Kasım, 2010 için arşiv


Çağan Irmak‘tan sıcacık bir öykü daha…Küçük bir çocuk gibi hayallere dalmaya devam ediyor Irmak. Bu sefer uyuyan prensesimizi uyandırmak için uğraşıyor. Her zamankinin tersine bu sefer uyutmak için değil uyandırmak için masal anlatıyor. Filmin hep gülen yüzlü kahramanı Aziz…Hep gülüyor. “Benim yüzüm böyle.” diyor soranlara. Kütüphanede çalışan Aziz’in üst katına birgün yeni birileri taşınıyor. Küçük bir kız yani prensesimiz ve annesi…Ve küçük kız bir gün “eski bir dost”un eve gelmesiyle çıkan hengamede uykuya dalıyor ve hikayemiz de başlıyor. Masal dememiz yanlış değil aslında. Filmde kitaplardan çıkan hayvanlar ve kötü yaratıklar bile var..Hatta bizi şaşırtacak, film mi değişti dedirtecek geçişler var. Çağlar Çorumlu’nun (Aziz) performansıyla göz doldurduğu filmde yaşlı kurt Genco Erkal de “Pazar:Bir Ticaret Masalı”nda olduğu gibi yan rol olmasına rağmen döktürüyor. Çağan Irmak’tan yüzümüzdeki tebessümü almadan hüzünlendiren bir film….

Filmin müziklerine de ayrıca değinmek gerek. REDD grubu filmin adını taşıyan bir parça hazırlamış. Hikaye örgüsünde de sıklıkla geçen grup yardımcı oyuncu gibi. Fakat filmin düğüm noktasında filme girip çıkmaları bence hoş olmamış. Masal birden bölünüyor sanki. Ama her şeye rağmen başarılı bir film.Çağan Irmak filmleri arasında en iyi açılış yapan film oldu. Fısıltı gazetesiyle bakalım gişe sonuçları ne olacak.

MEHMET

Reklamlar

Alman Filmleri Haftası

Yayınlandı: Kasım 25, 2010 / *Festivaller

Babies

Yayınlandı: Kasım 25, 2010 / **Mehmet'in Yazıları, *Filmler

Kalıtsal özellikler nasıl her yeni doğan çocuğun birbirinden farklı olmasını sağlıyorsa, kişinin ait bulunduğu kültür ortamı da bu doğal farklılıkların artmasına ya da azalmasına neden olmaktadır. Bu yıl içinde bazı yabancı ülkelerde vizyona giren “Babies” (Bebekler) belgeselinde anlatılmak istenenler aslında biraz önce söylediğim faktörün güzel bir örneği olmuştur. Belgeselde Namibya, Japonya, Moğolistan ve Amerika Birleşik Devletleri’nden dört bebeğin doğum öncesinden emeklemeye başladığı döneme kadar olan süreci toplumsal kültür farklılıklarını ele alarak anlatıyor.

Geri kalmış Afrika ülkesindeki bir bebek kıyafet giyme ihtiyacı bile duymazken, Japonya’daki bebek yürümeye başladığında, öğretildiği gibi kafasına geleneksel Japon şapkasını takma zorunluluğu hissediyor. Moğolistan’daki bebek vahşi hayvanlara karşı soğukkanlı davranabilirken, Amerika’daki bebek çağdaş yöntemlerle yetiştiriliyor. Kısaca, her ülkede kabul gören kültür normları kişinin bebekliğinden itibaren kendisini hissettirip, davranış şekillerini etkilemeye başlıyor.

MEHMET


Garip bir topluluk Amishler. Teknolojik gelişmelerin tavan yaptığı günümüzde teknoloji kullanmayı reddediyorlar. Elektrik, internet kullanmıyorlar. Otomobil ve daha çok tarımla uğraşmalarına rağmen traktör de kullanmıyorlar. Hatta çoğu araba kullanmayı bile bilmiyor. İnançlarına göre insanlar basit bir yaşam sürmek için yaratılmışlar. Hristiyanlığı en sade haliyle yaşamaya çalışıyorlar. Kıyafetleri çok sade ve tekdüze. Fazlalık yaptığı için çoğu kıyafetlerinde düğme bile kullanmıyor. Onun yerine çengel kullanıyorlar. Fotoğraf çektirmek inançlarına göre yasak. Genelde topluluk kendi içinde evleniyor. Oy kullanmıyorlar ve hatta vergi ödemiyorlar. Mahkemenin verdiği bir kararla çocukları zorunlu eğitimden muaflar. Kendi dini eğitimlerini veriyorlar. Kısaca günümüzde 200 yıl öncesini yaşıyorlar.

Filmimizde aslında tüm bu anlattıklarımızı görebiliyoruz. Yaşam tarzlarını, dini inanışlarını, uğraşlarını ve insani ilişkilerini açıklıkla bize sunuyor film. Ama filmin asıl konusunu Amishler’in inanışları gereği affedicilikleri üzerine. Köyün tek okulunu sorunlu bir kişi basıyor ve birçok çocuğu öldürüyor. Filmde burada başlıyor. Amishler’in büyükleri çocukları öldüren kişinin evine onu bağışladıklarını belirtmek üzere bir ziyaret gerçekleştiriyor. Fakat ölen çocuklardan birinin annesi bu ziyareti kabullenemeyip evini ve yurdunu terk etmeye kalkıyor. Baba bunun inançlarının gereği olduğunu söylemesi anneyi teselli edemiyor. Anne inancıyla şefkati arasında sıkışıp kalıyor. Hangisinin galip geldiğini ise filmin sonunda öğreniyoruz. Film farklı bir topluluğun içinde hassas bir konuyu incelikle işlediği için izlemeye değer bence…

MEHMET

16.Gezici Festival 2010

Yayınlandı: Kasım 24, 2010 / *Festivaller

Just Another Love Story

Yayınlandı: Kasım 11, 2010 / *Filmler
Etiketler:,

Filmi izlediğimde Murat Menteş’e hak verdim…..Ne diyordu Menteş:

“”Bazı filmler öyle sürprizli ve esaslı ki, onların konusundan hiç bahsetmemek daha doğru görünüyor…

Sözüme güvenin ve Kærlighed på Film’i seyredin. Adrian Monk’un da dediği gibi “Bana teşekkür edeceksiniz.”

2007, Danimarka yapımı Kærlighed på Film hakkında en isabetli yorumu bence Thomas Hardy [1840 – 1928] yapmış: “İnanılmayacak kadar garip pek çok şey olsa da, [bu filmde] olmayacak kadar garip hiçbir şey yoktur.””


Komik ajanları, polisleri izlemiştim ama ilk defa komik El Kaide militanlarının filmini izledim. İngiltere’de yaşayan bir grup El Kaide üyesinin intihar eylemlerini planlama sürecini mizahi açıdan anlatan filmin galası bu sene Sundance Film Festivali’nde gerçekleştirilmiş. Yönetmenin birçok terör uzmanı ve müslümanla yaptığı görüşmeler sonucu planladığı film intihar saldırılarının altında yatan ana nedenleri irdelemese  de saldırıya hazırlık için kargaya bomba bağlayıp patlatanları, tehdit videosu çekmek için rap müziği kullananları, Pakistan’daki eğitimde yanlışlıkla Bin Ladin’i vuran acemi militanları mizah konusu yapması bakımından oldukça keyifli bir film.Herkesin dediği gibi biz de diyelim: FUNNY

MEHMET

Zamanın Tozu

Yayınlandı: Kasım 10, 2010 / **Fatih'in Yazıları, *Filmler

Zamanın Tozu, Theo Angelapoulos’un Üçleme’sinin ikinci filmi. Ağlayan Çayır’daki Eleni’nin acı ve umut dolu hayatı devam ediyor. Aslında umuda yolculuk bitmiyor diyebiliriz… Eleni’yi Sovyetler Birliği’ne kaçmış olarak buluyoruz bu filmde. Onu bulmamızı sağlayan ise, ABD’ye giden eşinin onu almaya gelmiş olması. Ve film bize Eleni’yle birlikte Toronto’dan Berlin’e, Kazakistan’dan Sibirya’ya geniş bir coğrafyada son yarım yüzyıla yolculuk yaptırıyor.

Ağlayan Çayır’da olduğu gibi, sadece bir hikaye değil asıl anlatılmak istenen. Eleni’nin üzerinden son yarım yüzyıla acı ve umut dolu bir yolculuk. Bu yüzden eşiyle buluştuklarında tekrar bir ayrılık onları bekliyordu… Ve Stalin ölmüştü, Ukrayna’dan Sibirya’ya, Kırgızistan’dan Polonya’ya kadar tüm halk yasa davet ediliyor… Ayrılıktan sonra Sibirya’ya sürgün edildi Eleni, bebeğiyle birlikte. Daha sonra bebeğini yakın dostu, sevgilisi Jacob’un kız kardeşine göndermek zorunda kaldı, Berlin’e… Bir gün, tüm Stalin heykellerinin toplatıldığı fark edildi… Sürgün bitmişti, Macaristan’dan Avusturya’ya giriş yapılıyordu artık. Özgür dünyaya belki de. Fakat, sınırlar Jacob’u sevdiğinden ayıracaktı. Ya da ayıramayacak! Jacob, Eleni’yi İsrail’e tercih etmişti ve onun peşinden Almanya’ya yerleşti… Eleni, Kanada sınırında sisler içerisinde görünüyor. Sınırlar, sadece bir çizgi değil çünkü. Buraya gelmesinin sebebi ise, eşini, eski eşini bulmaktı. Buldu ve evliydi müzisyen eşi… Berlin Duvarı yıkılıyor… Yönetmen olan oğlu, annesiyle babasının filminin çekimleriyle ilgileniyordu Berlin’de. Milenyum arefesinde Eleni ve eşi Spyros, Berlin’e geldi. Bunu duyan Jacob da Leipzig’den hemen Berlin’e geliyor, Eleni’sini görmek için. Ve yönetmen, film çekimlerinin arasında tüm aileyi ağırlamak zorunda ve bir de işkolik babasından ve onları terk etmiş annesinden dolayı bunalımdaki küçük Eleni’yle ilgilenmek zorunda. Tüm bunlar eklenince, geçmiş ilişkiler dökülmeye başlıyor. Jacob, Eleni’yi kaybettiğini kendine itiraf eder ve geriye dönüp baktığında, hayatının boşa geçtiğini düşünür. Yapacak tek bir şey kalmıştır onun için. Sessizlikte intihar…  Eleni hasta yatağındaydı. Ağlayan Çayır’dan bir söz hatırıma geldi, “Sen uzandın ve ıslak çimlere dokundun. Elini kaldırdığında birkaç damla yuvarlandı ve gözyaşları gibi toprağa düştü…” Eleni’nin elinden birkaç damla yuvarlandı, gözyaşı gibi… Spyros Eleni’sini kaybetti ama torun Eleni’sini kaybetmeye niyeti yoktur.

Angelapoulos, film boyunca sekanslarla ‘flashback’ler yaşatıyor. Zamana göre değil, olayların ilişkilerine göre ilerletilmiş bir film. Ve filmin başında da zaten diyor, “Hiçbir şey sona ermedi. Ermez de…”

FATİH

Ağlayan Çayır

Yayınlandı: Kasım 10, 2010 / **Fatih'in Yazıları, *Filmler
Etiketler:

Oldukça uzun bir film izledim, 160 dakikadan fazlaydı ve her anı dikkat istiyordu. İlk defa bir filmi izlerken yorulduğumu hissettim. Bahsettiğim fim, Theo Angelapoulos’un ‘Üçleme’sinin ilk filmi, Ağlayan Çayır. Bolşevik İhtilali’nin hızla yayılmasının ardından Odessa’dan Batı Trakya’ya sürülen Yunanlılar’la film başlıyor. Sürgün yerinin Yunanistan’ın iç kısımları değil de Batı Trakya olması, birinci dünya savaşının ardından ulus devletlerin, nüfus dağılımındaki etnik ağırlığa verdikleri öneme dikkat çekiyor olmalı. Batı Trakya henüz Yunan olmuştu ve Türk nüfusun ağırlığı hala sürmekteydi orada. Odessa’dan gelenler burada, göl kenarına yerleşiyor, köy kuruyor, yıllarca burayı vatanları olarak benimseyemeden yaşıyorlar ve sonunda, göç ediyorlar, gölün suları altında kalan köylerinden.

Filmin asıl konusu, Yunanlılar’ın hayatı ya da bir ailenin sıkıntıları değil. Puşkin caddesinde annesinin cansız bedeninin yanında ağlayan Eleni’nin, sürgün edilen Yunan ailelerinin biri tarafından evlat edinip, Selanik’e getirilmesiyle başlayan yaşamı. Annesiz ve 3 yaşındayken göçle başlayan bir hayat…
Birkaç dakikanın ardından, Eleni büyümüş ve ikiz çocuklarını evlat vermiş küçük bir anne olarak karşımıza çıkıyor. Bu sırada Yunan ailenin çocuğuyla yeşeren aşk ise filmin temelini atıyor fakat babalığının Eleni’yi istemesi, genç kızın oradan uzaklaşmasına neden oluyor ve iki genç, köyden kaçarak Selanik’e geliyorlar, yeni bir hayat kurabilme düşüncesiyle. Mübadele sonrası İzmir’den Selanik’e gelmek zorunda kalan müzisyen Nico ise onlara yardım edecek ve film boyunca iki genç aşığın dostu olacaktır. Nico’nun sık sık İzmir’i anması, kişinin hayatında milli vatanın değil anavatanının daha güçlü olduğunu anlatıyor.

Selanik’te hayatın zorluklarıyla boğuşurken zamanla siyasi mücadelelerin içinde buluyorlar kendilerini. Bu arada, jandarmadan gizli düzenlenen bir partide, sürekli onları arayan babalarıyla karşılaşıyorlar. Yaşlı baba, oğlundan bir parçayı çalmasını isteyerek, Eleni’yle kısa bir dans ediyor. Ve dans sonrası ölüyor…

Angelapoulos, müziğe önemli bir yer vermiş filmde. Buzuki, darbuka, keman, akordion ile müzik ziyafeti veriyor. Film boyunca, siyasi tarih de bizi bırakmıyor. Birinci dünya savaşının acı sonucuyla başlayan film, Yunan iç savaşı ve işgalin ardından ikinci dünya savaşına kadar uzanıyor. İç savaşta Eleni’nin ikiz çocuklarından biri gerilla olarak karşımıza çıkıyor, diğeriyse asker olarak… Artık iki düşmanlar. Fakat, konu Eleni olunca yani anne, hala iki kardeşler… Ayrıca film sonuna kadar göl kenarında asılı kalan beyaz çarşaflar ve sık sık geçen kara tren, bazen Eleni’nin umudunu bazense acılarını anlatıyor. Aynı zamanda dünyayı da… Beyaz çarşaflar, Nico’nun ölüm sahnesindeyse kana bulanıyor…
Annesinin cansız bedeni üzerinde ağlarken bulunan Eleni, Üçleme’nin ilk filmi Ağlayan Çınar’ın sonundaysa oğlunun cansız bedeninin üzerinde ağlıyordu…

FATİH

The Boy

Yayınlandı: Kasım 5, 2010 / ***Tüm Yazılar, **Smyy'nin Yazıları, *Filmler
Etiketler:,

Yeni Zellanda’nın Waihau Bay bölgesinde çekilmiş güzel bir manzara filmi olan “Boy”, içinde fotoğraflanacak birçok kare barındırıyor.Hepsi olmasa da bu karelerden birkaçına filmin sitesinden ulaşabilirsiniz (boythemovie.co.nz) Boy yani Alamein erkek kardeşi ve beş tane kuzeniyle babaannesinin nezaretinde yaşayan, yalanlar hayatını süslendirebilen 11 yaşında bir yeni-ergen.Küçük kardeşinin (Rocky) doğumunda annesini kaybetmiş ve hiç görmediği babası ise bir hapishane kaçkını.Bir gün iki çete arkadaşı ile birlikte babası çıkagelir.Oğullarıyla tanışır.Babalarını ilk defa gören Boy ve Rocky onun varlığına alışmaya çalışırlar.Bir süre sonra ise Boy için babası büyük bir idol oluverir.Ama baba Alamein’in( Taika Waitit-filmin yönetmeni aynı zamanda) çocuklarından ziyade çok daha önemli bir işi vardır.Yıllar önce sakladığı bir tomar parayı bulmak..İşte bu farklı ilgi odaklarıyla örülü güzel bir ikindi filmi.Yorgunken de izleyebilirsiniz..

SMYY


Detaylar: http://www.gencsinema.com/makale/34-9448/22-istanbul-uluslararasi-kisa-film-festivali-basliyor

http://www.istanbulfilmfestival.com/

Katalog: http://www.istanbulfilmfestival.com/turkce/katalog_2010.pdf


İran kökenli Amerikalı yönetmen Ramin Bahrani’nin 4.filmi Good Bye Solo. Yönetmenin izlediğim ilk filmi. (ikincisi Chop Shop; Man Push Cart ve Plastic Bag filmlerini de hararetle arıyorum ama bulamadım. Bulan arkadaş olursa haber versin..) Filmin esas oğlanı Afro-Amerikalı Souleymane fakat arkadaşları onu Solo diye çağırıyor. Gece vardiyasında taksi şoförü olan Solo bir gün, ilerleyen günlerde devamlı müşterisi olacak William isminde bir müşteri alır. William Solo’ya ilginç bir teklifte bulunur. Bir kaç hafta sonra kendisini şehrin dışındaki kayalıklara götürürse 1000 dolar vereceğini söyler. İlk başlarda William’ın amacını anlayamayan Solo gerçeğin farkına vardığında William’ı ikna etmeye çalışır. Bu süreç garip bir şekilde ilerleyen dostluklarının pekişmesini sağlar. Aslında film iki zıt karakter arasında geçiyor.Cana yakın, yardımsever Solo ile asık suratlı, sinirli eski toprak William…Birbirlerini idare etmeyi öğrendiklerinde ise “Good Bye” deme zamanı geliyor.

İnsanı hayata bağlayan nedir? (Ya da Tolstoy’un deyimiyle ‘İnsan ne ile yaşar?’) Uzun bir süre düşünme fırsatı olduğu halde, insanları meçhule götüren eylemlerin asıl sebebi nedir?… Ölmek için en güzel planları yapabilen bir insan yaşamak için daha iyisini neden yapamasın ki… Ölmenin daha zor olduğunu bilmeyişinden mi acaba…

Goodbye Solo’ kiminizi uyutabilir ama çoğunuzun da uykusunu kaçıracağından eminim… Ramin Bahrani Amerika’da bağımsız sinemanın gözdelerinden. Diğer filmlerini de şimdiden tavsiye edebilirim…

MEHMET


“18.10.2010 tarihinde Habertürk gazetesinde yayımlanan ve Habertürk kanalında Akşam Raporu programında zikredilen sözler ve iddialar üzerine Ağustos Film ve ’nın basın açıklaması:

2008 yılında prodüksiyonuna başladığımız Kar Beyaz isimli filmin müzikleriyle ilgili olarak filmimizin yönetmeni olan fotoğraf sanatçısı Sayın Selim Güneş’in tercihi üzerine şirketimiz Sayın ile anlaşmıştır. Filmin bütün müzik üretim koordinasyonu ve müziklerin filmle bütünleşmesi adına yaşanan sanatsal yolculuğu Sayın tarafından yürütülmüştür. Bu sürece katkı yapan tüm sanatçıların isimleri ve yaptıkları katkılar filmin jeneriğinde ve afişlerinde zikredilmiştir. Dolayısıyla yukarıda belirtilen tarihlerde yapılan yayınların gerçekler ile hiçbir alakası yoktur. Şirketimiz söz konusu yayınlarda tarafımızı ve filmimizi töhmet altında bırakan ve karalamaya çalışan kişiler ve bu mesnetsiz suçlamalara imkan sağlayan yayıncı kuruluşlar hakkında her türlü hukuk yolunu kullanacaktır. Şirketimiz filmimizin müziklerinin yaratılmasını sağlayan Sayın ’nın da haklarını sonuna kadar savunacaktır.

Ayrıca sözü geçen yayınlarda Murat Bardakçı’nın sarf ettiği “benim vergimle hiç kimsenin seyretmediği filmleri çevirdiğini iddia eden yönetmenin para kazanmaya hakkı yoktur”,”Film desteği, film yapıyorum bilmem ne, laf. Türkiye’de, özellikle film yarışmalarında, belli bir ideolojinin ve gruplardan birisi değilseniz ödül mödül alamazsınız, mesele budur” ve benzeri hakaretamiz sözlerini kınıyor ve yıllardır beklediği sıçramayı son dönemde yapan ve dünya çapında her geçen gün kendinden daha fazla söz ettiren Türk Sineması, büyük emekler ile Antalya Belediyesi tarafından düzenlenen Uluslararası Antalya Altın Portakal Film Festivali, bu sene Sayın Kadir İnanır başkanlığında görev alan değerli Jüri Üyeleri, destekleri ile Türk Sineması’nın gelişimine katkıda bulunan Kültür Bakanlığı ve en önemlisi sinemaseverler hakkında bu ifadeleri kullanan kimselerin sanata olan saygısızlık seviyelerinin değerlendirilmesini kamuoyuna bırakıyoruz.

Kamuoyuna saygılarımızla bildiririz…


Değerlendirme:http://mavimelek.com/arjantin_hikayeleri.htm