‘*Filmler’ Kategorisi için Arşiv


Okumadan, dinlemeden, keşfetmeden bilenler var bu ülkede, gök kubbe altında. Sokrates’i duymamışlardır belki de ama gavurdan öğrenecekleri hiçbir şey yoktur zaten onların. Elbistan’ın kocaman bir ülke olduğunu düşünmüşlerdir bir kere, -tan eki sayesinde sadece. Haritayı Adriyatik’ten Uzakdoğu’ya kadar boyamak yerine, bi’ Kahramanmaraş il haritasını merak etselerdi keşke. Meksika’yı ‘üçüncü dünya ülkesi’ olarak konumlandırırlar, Meksika’nın haritadaki yerini dahi merak etmeden. Meksika’yı izledikleri filmlerde İstanbul’un da Bombay’dan farkı olmadığını görebilmeyi başarsalardı keşke. Bombay’a bir şey dediğim yok (yeni ismiyle Mumbai’ye), olanın olduğu gibi olmasıdır istediğim. Orası İstanbul’dur çünkü. Meksika ise üçüncü dünya ülkesi olarak bakılmayı hak etmemeli izlerken filmlerini. Meksika sınırına ise ‘sınır’ olarak bakmamalı sadece. Ya da tam da ‘sınır’ olarak bakmalı belki de. Dramdır oradaki, insan’ı yok sayan bir ‘ticaret’tir. Juarez’den sınırı geçmek, New Jersey’e ulaşmak ise tamamen ‘yeni bir dünya kurmak’tır yola çıkan Latin Amerikalılar için.

Yönetmenliğini ve senaristliğini Cary Fukunaga’nın yaptığı ‘Sin Nombre’ (İsimsiz) filmiyle yine bir ‘Meksika’ karşımızda. Mülteci dramı ya da yaşam daha doğrusu hayat için yolculuk diyelim filmin hikayesine. İki hikaye var, filmin ilerleyen sahnelerinde birleşecekler birbirleriyle. Çeteye üye olan Casper ve babasıyla Guatemala sınırından New Jersey’e gitmeye çalışan Sayra. Çetenin üyelerinden olmayan kız arkadaşından dolayı Casper’ın çete işlerini aksatması göze batmaya başlar. Bunun üzerine kız arkadaşı bir gün Casper’ın bulunduğu yere gelir ve fark edilir. Çetenin önde gelenlerinden biri dışarı çıkarma sebebiyle götürdüğü kızın ölmesine neden olur. Üzgündür Casper. Daha sonra, ABD sınırına doğru ilerleyen trende soyguna karar verirler. Sınıra ilerleyen trenin vagonlarının üzeri ise yüzlerce, yeni bir hayata yolculuğa kalkışan insanla doludur. Modern dünya gözüyle ‘kaçak, mülteci.’
Sayra’nın babası daha önce New Jersey’e gidebilmiş ve yeni bir hayat kurmayı başarabilmiştir. Kızı Sayra’yı da oraya götürmek için gelir ve benzer yollarla koyulurlar yolculuğa. Trenin vagonlarından birinin üzerinde… Tren ilerlerken ağaç dallarından meyveler koparmaya çalışırlar. Bazen köylüler bir şeyler atar, yiyecek olarak. Bazen çocuklar taş atar, sırf piçlik olsun diye. Casper ve arkadaşı da aynı vagonun üzerindedir, soygun için. Sayra ve Casper’ın hikayesi ise burada birleşir. Babasız büyüyen Sayra, güvenmek istediği bir erkek/koruyucu bulmuştur kendine. Ya da Casper’a bu düşüncelerle bağlanmak ister. Sayra’nın hayalleri vardır, Casper ise hayal kurmaktan vazgeçmiştir. Kendi deyişiyle, “Hayır, ben günlük yaşarım.”
İzlemeyenler için filmin tamamını anlatmaktan kaçınmak gerek. Kısaca, bir ‘Meksika sınırı’na daha şahit oluyoruz Sin Nombre’yle. Belki tüm insanoğlunun yüzleşmesi gerek bir sorun ya da sınır. Meksika Sınırı’na ‘modern dünya’ gözüyle değil, insan olarak bakmak gerek, çok anlatacakları olacaktır bize. Birçoğumuz çok uzağız bu diyarlara, ama sınırları kaldırmalı insanoğlu. Keşfetmeye, dinlemeye, anlamaya açık olmalı artık. Cemil Meriç ‘fildişi kulesi’nden bahsediyordu ama şimdiye kadar yapılanlar daha çok ‘battaniye altında olmak’ gibi.
FATİH
Reklamlar

Filmekiminde biletler satışa çıktığında fark ettik ki, izlemek istediğimiz filmlerin, istediğimiz seanslarda biletleri çoktan tükenmiş. Sanırım Lale Kart sahipleri, önce satın alma haklarını yoğun bir şekilde kullanmışlar. Biz üzülsek de mutlaka desteklenmesi gereken İKSV için sevindirici bir haber bu.

Çok sevdiğim bir dostumun, üniversiteden yakın bir arkadaşının çektiği filmin, Sundance’de ödül aldığını biliyorduk, ve filmekiminde gösterileceğini öğrenince mutlaka izlemeliyiz dedik. Mike’ın, editörlüğünü yaptığı, Leonard Cohen üzerine bir belgesel olan “I’m your Man”‘i de rahmetli Emek Sinemasında birlikte çok beğenerek izlemiştik. Yönetmenlik yaptığı bu ilk uzun metrajlı filmine sadece haftaiçi seanslarında yer kalması üzerine, işten kaytarmanın vicdan azabıyla, iş stresinden uzaklaşmanın verdiği rahatlamanın karışımı duygularla, bir işgünü sabahı sinemanın yolunu tuttuk.

Filmin, (neredeyse birinci ağızdan) ne zorluklarla ve ne kadar düşük bir bütçeyle çekildiğini bildiğimden, filmin yazarı, yönetmeni, sinematografı, editörü… Mike’ı çok takdir ettim. Filmi yönetsel ve görsel açıdan çok başarılı buldum. Başrolde yine aynı üniversiteden arkadaşları Brit Marling büyük başarıyla oynuyor. Güzelliğinin yanısıra çok da iyi bir oyuncu, bana duygu yüklü yüz ifadesiyle biraz Juliette Binoche’u anımsattı. Filmin en önemli zaafı bence senaryoda idi. Mike ve Brit birlikte yazmışlar. Film, trajik bir trafik kazasıyla başlıyor, ve sonrasında bu kazanın iki baş aktöründeki travmaları anlatıyor. İspiyon vermemek adına detaya girmeyeceğim ama sinemada çok sık işlenmiş bir konu olduğunu söyleyebilirim. Farklılaşabilmek adına yeni bir şeyler söyleyebilmek lazım. Film içerdiği bilim-kurgu katmanıyla bunu başarabilirdi, keza kazada rolü bulunan, filme de ismini veren bir “diğer Dünya” söz konusu. Ancak hassas konulu bir filme böyle bir öge ile derinlik verebilmek için, kullanılan metaforun içinin çok iyi doldurulması gerekiyor ki, bence senaryo bu anlamda oldukça yetersiz kalıyor. Bu zaafın yanısıra, bağımsız filmlerde olmamasını ümit ettiğim (esasında sadece benim gibi takıntılı sinemaseverleri üzecek) birkaç ufak klişe de söz konusuydu.

Uzun lafın kısası, kendisinin 100 katı bütçesinde hergün yüzlerce üretilen filmlerden daha iyi bir film ve Mike, bu filmin başarısı ile biraz daha rahat bütçeli filmler yapma fırsatını bulduğunda, eğer bir de iyi senaristlerle çalışma şansını yakalarsa, ismini sık sık duyacağımız bir yönetmen olacaktır.

BARIŞ
http://bariscemiloglu.blogspot.com/

İki kanka yönetmenden ikincisi de filmini vizyona soktuğu bu hafta, ilkine gitmişken ikincisine gitmemek olmaz dedik ve hemen salonların yolunu tuttuk. “Behzat Ç.” ile ilgili bir yazı yazmamıştım, çünkü bir eleştirmen öncelikle objektif olmak zorunda ve uğruna sevgilimi ekip pazar akşamlarımı bir sene boyunca feda ettiğim dizi ile ilgili objektif bir eleştiri yazmamın imkanı olmadığından, bu sayfayı propaganda için kullanmayayım dedim. Ama bu film başka; pazartesilerimi çalan “Leyla ile Mecnun” dizi kadrosunun neredeyse yarısını barındırmasına rağmen, farklı dertleri, bambaşka bir yapısı olan apayrı bir film. Bu yüzden yazıyı hak ediyor.
Filmimiz Eskişehir’de (ki Onur Ünlü’nün en sevdiği şehir sanırım) anayasa profesörü olarak hayatını sürdüren ve halk tarafından tanınmış Celal Tan’ın, peri masalı gibi başlayan bir aşk ile evlendiği, kendinden 40 yaş küçük karısını öldürmesi ile başlıyor. Bundan sonrası aile içinde, cinayeti ne yapıp edip saklama isteği, durumu örtbas edip suçu başkasına atma hevesleri ile örülmüş kaba bir kara mizah örneği. Sonuç olarak film bizi absürtlükleri ile güldürürken aynı zamanda içimizi sıkıntı ile dolduruyor. Bu bağlamda film başarılı diyebiliriz.
Onur Ünlü filmografisini “Leyla ile Mecnun” dizisi ile tüm Türkiye önünde tanınmadan ve sadece festival meraklısı bir kitle tarafından değer gördüğünden beri takip ederim ve çok da başarılı bulurum. Kendine has ince mizahı ve göndermeleri, birçoklarına göre karmaşık ve sıkıcı bulunmasına karşın, her zaman için yeni film çekse de takibe devam etsek dediğim bir yönetmendir. Fakat meşhur olmak yönetmene pek yaramamış ve hikayesini bu sefer daha halk dilinde oluşturmaya çalışmış. Bu yüzden de arada kalmış herşey. Bir sahnede çok basit ve karikatürize karakterler, gayet saçma komedilerdeki gibi repliklerini sıralarken, beş dakika sonra, son derece metaforik bir gönderme ile şok oluyorsunuz. Sonuçta salondan çıktığınızda arada kalıyorsunuz. Ayrıca filmin reklamlarda dönen iki sahnesindeki absürtlükler de sadece bu iki sahne ile sınırlı. O zaman neden sadece bu sahnelerle reklam yaptınız diye sorasım geliyor. Politik göndermeleri de bir önceki filmi “Beş Şehir” yanında çok suya sabuna dokunmaz bir halde. Tamam sistem eleştirisi yapılıyor fakat gerisi gelmiyor. Bu hali ile Trt’nin sansürcü yapısından kurtulamamışlık izlenimi veriyor. Halbu ki Ahmet Kaya müziği fonunda, anarşist kızı döverek öldüren polis memuru ne kadar etkileyiciydi. Bu filmde bunlardan yok, sonuçta eğlenelim gülelim.
Oyuncular da aynı dizideki hallerindeler. Ushan Çakır babam demiyor da bu sefer dayım diyor. Cengiz Bozkurt en az Erdal Bakkal kadar kaypak bir karakter. Diğer oyuncular da başka dizilerden gelme olduklarından, ordaki oyunculuklarını aynı şekilde devam ettirmişler. Bir dizi seyreder gibi seyrediyoruz.  Celal Tan’ı Selçuk Yöntem bile aldatılan adam rolünden sıyrılamamış, “Aşk-ı Memnu” dizisindeki hallerine devam ediyor. Ayrıca o bünyeye o küfüler hiç gitmemiş, çok iğreti duruyor. Hani diğer oyuncuların ettiği her küfür son derece yerinde ama Celal Tan olmamış. Filmdeki tek göze batan oyuncu Bülent Emin Yarar; ki sadece onun oynadığı sahnelerde film oyunculuk açısından izlenir kılınıyor.
Filmin teknik yönlerine gelirsek daha bir dökülüyor. “Yazın dizi tatile girdi, bu malzemeler ile filmi de çeker miyiz acaba? Çekeriz abi ya ne olcak.” Sanki teknik ekip arasında bu diyaloglar geçmiş de bütün dizi malzemelerini sete taşıyıp filmi çekmişler gibi, bir baştansavmalık filmin geneline hakim. Görüntüler yavan, ışık bir yerde çok fazla iken diğer tarafta yetersiz. Sonuç olarak ortaya daha halk kitlesine hitap eden, anlaşılabilir ama diziden bozma, vasat bir film çıkmış.
Benim gibi Onur Ünlü hayranı fanatikleri, bir film için böyle müstesna bir yönetmeni terk etmezler; fakat bu film Onur Ünlü filmografisinin en zayıf halkası ve eğer tanışmak istiyorsanız, öncelikle gidin diğer filmlerin dvd’sini edinip seyredin. Böylece bu filme katlanmaya nedeniniz olsun. Kendisinden daha özgün ürünler bekliyoruz. İyi seyirler.
PUAN: 6/10
CİLASUN


1923… Resmo limanından Ege’ye ağlıyor derin bakışlar. Gülcemal görünür, yaklaşır Resmo’ya. Gülcemal ta içe kadar hissettirir sıladan mecburi ayrılışı (karşılıklı kovuluşu) ve aynı zamanda o bir kurtuluş’tur da. Gülcemal bir ironi aslında, hüzün ve huzur’u anlatan…  İki yaka’nın iki yakayı da bu denli özlemesi, bu ironiden midir? Ve Ege’yi bu kadar ‘biz’ yapan da bu mudur? Milyonların hüznünü, huzurunu barındırdığı, milyonları ayırdığı için birleştiren olduğundan mıdır?… Mehmet Bey, arada bi’ eksik Yunancasını ağzından kaçırmaya devam ediyor, neredeyse 60 yıl olsa da Anadolu’ya göçü. Göçler memleketi Anadolu’nun Ege kıyılarında bir kasabada eşrafın saygınlarından olmasına rağmen hala ‘gavur’ olarak anılır, yıl 1970’ler olsa da. Torun Ozan ise ‘Biz Türk’üz’ ispatıyla onun için bir can olan dedesinin ‘gavur’ sayılması arasına sıkışmış 10 yaşında bir çocuk, ‘deniz çocuk’.
Çağan Irmak’ın 1980 darbesi öncesi bir aile anlatısı, Dedemin İnsanları. Bir dönemi konu almak yerine, 1923’ten 1980 darbesine uzanan bir hikaye. Girit’ten Anadolu’nun Ege kıyılarına uzanan, 10 yaşındaki Mehmet’ten dede Mehmet Bey’in otobiyografik hikayesi. Çetin Tekindor’un Mehmet Bey’i, Durukan Çelikkaya’nın da minik Ozan’ı oynadığı filmde Hümeyra, Gökçe Bahadır, Yiğit Özşener gibi isimler rol alıyor. Umarım, 2000 doğumlu Durukan Çelikkaya’nın sinema serüveni bu filmdeki kadar parlak olur… Babam ve Oğlum’daki gibi aile yapısı hakim Çağan Irmak’ın bu filminde de. Ege’nin, neredeyse tüm kasabalarında görülen deliliği, komedisi, trajedisi olabildiğince yansıtılmış izleyicilere. (Köy dolmuşundaki 10 kişinin çıkardığı desibel düzeyi hayli fazla uğultu ya da torunu severken sövme halleri. Allah’la kurulan rakı muhabbeti.  Ve yine ‘yukarıdakiyle’ yapılan Ramazan-Rakı anlaşması…) Ayrıca Ege’nin militarizmi ve ötekilik halleriyle ‘gavur’ üzerine kurulu bir komedi ve hüzün sunuyor.
Hikayenin baş kahramanı Mehmet Bey, tam bir ‘O da bizim insanımız’ adamı. Kendini iki tarafa da ait hissetmenin verdiği bir ‘ötekicilik’ karşıtı. Torunu Ozan’sa, militarist Ege’de ‘gavur’ kimliği üzerinden ‘İstiklal Marşı’ okuyarak Türk olduğunu ispatlama gayretinde. Oysa, hayatının merkezindeki dedesi de ‘gavur’ diye anılanlardan biri gizli gizli. Mehmet Bey, torununu adam etmek için, insana insan olarak bakması için çabalar. Ozan ise her geçen gün yeni bir sabıkayla dedesinin karşısına çıkar. Mehmet Bey, torunuyla konuşmaya karar verir ve bu konuşma bizi de Ozan’ın arada kalmışlığına, 10 yaşındaki bir çocuğun psikolojisini anlamaya yönlendiriyor. ‘Gavur’ üzerine kurulan Türklükte, çok sevdiği dedesinin ‘gavur’ olduğu söylenen bir Türk olma çabasını.  Ve yalnız kalmamak için arkadaşlarına uyarak toplumsallaşma çabasını / dedesinin de Türk olduğunu ispatlama çabası… Mehmet Bey sıla hasreti çeken bir dede. Her rakı sofrasında Resmo’ya giden bir kahraman. Yıllar sonra, Resmo’ya gitmek ister, öz memleketini ziyaret için. Yola çıkacakları gün radyodan öğrenirler, Kıbrıs Harekatı olmuştur. Yıllar sonra Resmo’ya gitmek ister tekrar, tüm aileyle. Yola çıkacakları gün öğrenirler, 80 darbesi!.. Darbe günlerinde, Ege’nin rant haline gelişini, halkın sessiz sessizliğini ve kabullenişini görüyoruz. Ve Ege’nin hazan’a erken girişini… Sonra, Mehmet Bey yıllardır ‘bildiği kadar Yunanca’sıyla notlar yazıp şişelerle bıraktığı denize, kendisini bırakır. 1923’te Resmo’dan gelirken Ege’ye bıraktıkları küçük kardeşinin yanına… Torun Ozan da dedesinin üzerine toprak atanlardan olur, sağ taraftaki meleğin yazacağı binlerce sevabı da düşünerek. 10 yaşındaki çocuğun dedesinin cenazesine toprak atması modern dünyada ‘travmatik’ anlatılabilir ama filmde de büyük Ozan’ın dediği gibi ‘hayat’tır bu…
Mehmet Bey’in şişelerine, ölümümden sonra cevap gelir, eksik Türkçe’yle. Adres yazılıdır ve bir yanında Uzo göndermiş Resmo’daki evin mübadele sonrası sahibi… Ozan, dedesinin ona hep söylediği ‘bir gün alıp beni götürürsün evime’ sözünü, tek başına, 20’lerinde gerçekleştirir. Ve Girit’e dedesinin adına geri yolculuk… Ege onun için bir deniz değildir artık, bambaşkadır… Resmo’da her selam verdiği Yunan’ın zoraki kahve ikramından sonra  dedesinin beyaz evini bulur. Evin yarım asırlık sahibi dolmadaki, cacıki, salata gibi ikramlarla karşılar Ozan’ı. Ozan Resmo’dadır, dedesinin adına / anısına…
FATİH

Salgın

Yayınlandı: Kasım 23, 2011 / ***Tüm Yazılar, **Cilasun'un Yazıları, *Filmler

Bu filme gitmek için iyi bir sinemaseverin elinde onlarca neden var. Hatta gitmemek için bahane bulması imkansız. Öncelikle yönetmeni Oscar’lı; gerçi artık fason üretim tadı veren sürekli çektiği filmlerinde aynı kaliteyi tutturamadığı söylense de yine de takibe değer halini korumakta. Sonra oyunculara bakıyoruz, Oscar almayanı yok gibi; bu kadar meziyetli oyuncuyu seyretmek için beş sinema bileti parası vermemiz gerekirken, toplu indirimden yararlanmış gibi hissediyorsunuz kendinizi. Bu kadro ne yapsa seyredilir diye düşünüyoruz. Bu hisler ile filmekiminde bilet bulamadığımız için üzüldüğümüz anlarda, nasıl olsa iki hafta sonra vizyona girecek diye teselli bulmuştuk. Vizyona girdiği gibi de gittik demek isterdim ama sonuçta bu işi hobi olarak yaptığımdan dolayı önceliklerimizde hep arkaya itiliyor sinema.
Filmimiz çok feci şekilde ölen birkaç kişi ile başlıyor. Açılış son derece başarılı, müzikler çok vurucu. Kendinizi filmin içinde buluyorsunuz ve neden sorusunu filmdeki çaresizler ile birlikte arıyorsunuz. Fakat süpriz bir son yok, nedenler niçinler filmin ortasında açıklanıyor. Zaten amaç da salgın ile genel mücadeleyi göz önüne sermek. Ortaya çıkan kaosu, hastalıktan daha büyük tehlikeleri son derece çıplak bir şekilde gözler önüne seriyor. Sonuçta zamanımızın paranoyak dünyasında başımıza gelmeyen şeyler değil bunlar.
Bir sürü kısa hikayeden oluşan filmleri hep sevmişimdir. Aslında yukarıda saydığım birçok nedenin yanında, filme gitmemdeki en önemli etken buydu. Fakat burda hikayeler birbirinden tamamı ile kopuk ve karakterler neredeyse hiç karşılaşmıyorlar, tanışmıyorlar. İnsan minimalist bir İnarritu dokunuşu arıyor doğrusu. Filmin başlangıç ve bitiş kurguları mükemmel. Fakat arada kopukluklar had safhada. Marion Cotillard filmin başında çok önemli bir karakterken, ortalardan sonra bir yok oluyor, unutuyoruz doktoru. Ta ki son sahneden bir öncekinde sonunun ne olduğunu öğrenene kadar. Bu da seyirciyi tatmin ediyor mu? Koca bir hayır. Aynı şey diğer karakterler için de geçerli. Hikayeler birbirine bağlanmıyor ve bu hali ile kısa filmlerden oluşmuş “Paris, Seni Seviyorum” tarzının üstüne çıkamıyor.
Oyuncular genel olarak başarılı, ama hiçbiri Oscar aldıkları veya adayı oldukları performanslarının yanından bile geçemiyor. Gerçi o kadar süreleri hiç olmuyor bu filmde. Sonuçta yukarıda toplu indirim demiştik ya. Oyunculuk da ona göre haliyle.
Film son derece etkileyici bir başlangıç ve nedeni açıklamakta o kadar başarılı bir son arası vasat bir yapı ile ilerliyor. Bu hali ile, klasik yorumu bir kez daha doğruluyor ve hatta yönetmen ile ilgili eleştirilere de biraz olsun katılmama sebep oluyor. Sonuçta her zamanki gibi, bu kadar ünlüden çok başarılı bir film çıkmıyor ve ancak kendini seyrettirir düzeyde kalıyor. İyi seyirler.
PUAN: 6/10
CİLASUN

Hangimiz biliriz ya da kaçımızın haberi yoktur. Soykırımlar ve felaketler çöplüğü de diyebileceğimiz resmi olmayan tarih bir de Çingene soykırımını barındırır içerisinde. Üstelik Yahudi soykırımı diye bildiğimiz felaketin öznelerindendirler, isimleri bile anılmaz birçok makalede, filmde, eleştiride…  Tony Gatlif’in ‘Liberte’si  1943’ün Fransa’sında bi’ Çingene kervanını konu alıyor. Gerçek bir öykü. Özgürlüklerinin göç’e bağlı olduğu Çingeneler, özgürlüklerini yitirmemek ve hayatları olan göç’ü bitirmemek için kaçıyor Alman askerlerinden. Bir Fransız köyünün girişine kuruyorlar çadırlarını. Ve dönemin Avrupa’sının modası ırkçılık!.. Uzun süre dışlanıyorlar köy ahalisi tarafından, ‘üstün insan’ Avrupalı tarafından ‘insan’ görülmeyerek… Çingeneler de memnun değil hallerinden. Özgür değiller. Göç etmeliler ama savaş hali diye yerleşmek zorundadırlar, kendilerinin olmayan devletin kanunlarına tabi olarak. Oysa Çingenelerden biri hayatlarına konulan bu engele ‘Bu sizin savaşınız. Biz hiçbir zaman savaş çıkarmadık.’der… İkinci Dünya Savaşı zamanlarında Avrupa’da yaklaşık 2 milyonu bulan Çingene nüfusu var, devletsiz. Devletsiz olmak doğuştan kimliksiz olmak mı? Yarım milyona yakını yok olan Çingeneler, hangimizin aklına‘Naziler soykırım yaptı’ derken gelir… Gelir mi? FATİH


İlk uzun metrajlı filmi Sonbahar ile kariyerine başarılı bir başlangıç yapan Özcan Alper’in ikinci filmi Cezayir doğumlu Fransız Marksist düşünür Louis Althusser’ın kitabının da adı olan Gelecek Uzun Sürer, “Cafer Panahi ve Muhammed Rasulof’a Özgürlük” sloganı ve İtalyan şair yazar Cesare Pavese‘nin Tepedeki Ev romanında geçen “Savaş bir gün biterse kendimize şunu sormalıyız: Peki ya ölüleri ne yapacağız? Neden öldüler?” cümlesiyle başlıyor ve daha filmin en başında bir kaygısı olduğunu bize sezdiriyor. Sonbahar filminde politik fakat duygusal yanı daha ağır bir temayı işlemesine rağmen bu filminde duygusal fakat politik yanı daha ağır basan bir konuyu-günümüzde çözüm umudunu ve çözümsüzlük korkusunu aynı anda yaşayan Kürt meselesini, faili meçhulleri ve geride bıraktığı acıları-sorguluyor. Etnomüzikoloji tezi için ağıtlar derleyen Sumru’nun izinden takip ediyoruz konuyu. Çalışma yapmak için Diyarbakır’a gelen Sumru, bölgede yakılan ağıtları araştırırken korsan dvd satan, sanat filmleri hayranı ve tam bir “tutunamayan” örneği Ahmet ile tanışır (Korsan satıcı deyip geçmeyin, Ahmet’in filmde öğreneceğiniz fakat benim burada söylemeyeceğim başka ünvanları ve sosyal faaliyetleri de var.) ve ikisi sesler üzerinden bir yolculuğa çıkar. Bu süreçte yakınları faile meçhule (galiba artık meçhul değil) kurban giden Kürtlerle konuşma fırsatı bulurlar ve işitsel ve görsel hafıza merkezinde o döneme ilişkin konuşan tanıkların seslerini dinleyerek hayatını kaybedenler hakkında araştırma yaparlar. Özcan Alper’in bir röportajında dediği gibi belki herkesin bildiği politik hikayelerin arkasındaki insan hikayelerini öne çıkarmaya çalışırlar. Bu konuşmalar ve filmde gösterilen o döneme ait gerçek çekimler filme bir belgesel havası katmış olmakla birlikte filmin akıcılığını da engel olmuş. Filmde ağıt peşinde koşan Sumru aslında meseleye dışardan bakan herkes gibidir. Ağıt peşinde geldiği bölgede insanların acıları ve yaraları ile karşılaşan Sumru ağıtları unutarak acısını anlatan tanıkların sesleri içinde kaybolur. Filmde çok çok az görünen Sumru’nun dağa çıkmak için onu bırakıp giden erkek arkadaşı Harun, filmin esas temasında önemli bir yere sahiptir ve bizi üniversitede okuyan bir insanın neden dağa çıktığı sorusuna yanıt aramamıza sevkeder.

Özcan Alper’in yaptığı aslında malumun ilanı fakat bunu yaparken genelden özele inme çabası var. Evet güneydoğu ağıtların en çok yakıldığı yerdir ve Sumru bu yüzden buralara araştırmaya gelmiştir fakat bu ağıtların arkasında neler vardır, bunu anlatmak istemiş. Bir eleştirmenin de dediği gibi eline pankartı alıp bağırmaktan ve meseleyi ifşa etmekten başka birşey değildir Alper’in yaptığı. Ama  ne olursa olsun meselenin nerdeyse tüm boyutları ile konuşulduğu ve tartışıldığı günümüzde sinemasal anlamda da gündeme gelmesi sevindirici. (İki Dil Bir Davul, Oğul, Kayıp Özgürlük.. Kürt meselesine farklı boyutlarıyla anlatan filmlerle birlikte de düşünülebilir) Fakat açıkcası duygusal yanı daha kuvvetli olan sonbahar filmi kadar etkileyici ve sarsıcı bir film değil. Filmi izledikten sonra belgesel tadı kalıyor damakta. Sonbahar’dan aklımızda kalan duygusal sahnelerin aksine bu filmden sonra aklımızda filmde yapılan “röportajlar” kalacak belkide. Filmin sonlarına doğru Sumru’nun Ahmet’e sorduğu gelecek 25 yıl nasıl olacak sorusuna Ahmet’in verdiği cevap geleceğin uzun sürse de umutla dolu olarak geleceğini hissettiriyor.

18. Adana Altın Koza Film Festivali’nde Yılmaz Güney Özel Ödülü, SİYAD En İyi Film, En İyi Görüntü Yönetmeni, En İyi Erkek Oyuncu ve En İyi Müzik dallarında ödül alan film, röportajlarından çıkardığım kadarıyla ne şehit ailelerinin ne de terörist ailelerinin yanında durmadan orta yerden meseleye baktığını söyleyen Özcan Alper’in bu iyi niyetine ve ilk filmi Sonbahar hatırına izlenmelidir.

MEHMET


NBC’den son ricam film çekmeye devam etmesiydi. Saolsun üzerine her seferinde yeni birşeyler koyarak bizleri şaşırtmaya ve büyülemeye devam ediyor. Aradan 3 sene geçtikten sonra yine bir filmi için kıyı köşe salonlarını arşınladık. Gittiğimiz salon, tahmin edeceğiniz üzere, cep salonu idi ama bu sefer tıka basa dolu olması çok keyifliydi. Seyircinin yavaş yavaş kafalarını C sınıfı gişe işlerinden kaldırıp değişik sinema deneyimlerine sıcak baktıklarını görmek mutluluk verici.
Filme gelecek olursak, öncelikle NBC ile ilgili benden kötü eleştiri beklemeyin. Bir önceki filmin son sahnesinde, tren geçerken başlayan yağmur ve fondaki manzara birleşimi ile ulaşılmazı yakaladı artık diye düşündüğüm yönetmen, daha açılış sahnesinde, “Yok o daha başlangıç, neler göreceksiniz!” dercesine seyirciyi şoklamaya devam ediyor. Merak ediyorum tek plan çekilmiş olan açılışın çekimi kaç gün sürmüştür acaba? 10 dakikaya yakın süren çekimde yapılması muhtemel bir hata bile o günü öldürmeye yetiyordu; çünkü, güneş batmak için çekimin bitmesini beklemiyor ve alacakaranlığın, yönetmenin istediği gibi olması için ertesi günü beklemek gerekiyordu. NBC gibi mükemmeliyetçi bir yönetmen en az bir hafta uğraşmıştır bu sahne için diye düşünüp korkmaktan kendimi alamadım.
Açılıştan sonra konumuza dönelim. Filmde bir savcı, doktor, komiser ve suçlu bir gece boyunca bir cesedi arıyorlar. Konu tam NBC’ye uygun, uzun manzara çekimleri seyredeceğimiz dingin bir filmle karşı karşıyayız. Hele ki filmin başrol oyuncusu; oralı olanlar dışında hiçkimsenin haritadan yerini bile gösteremeyeceği Kırıkkale ilimiz olunca ve herkesten başarı ile rol çalıp bunun hakkını sonuna kadar verince, evet sakinlik 2 saat boyunca sürecek diyoruz. Ama durun; komiser konuşmaya başlıyor. Bu adam hiç de NBC karakteri değil; öncelikle çok ve boş konuşuyor, az da yalaka hali var. Devam ettikçe görüyoruz ki benzer karakterlerden etrafta sürü ile var. Bu arada komiser rolünde Yılmaz Erdoğan ve şöför rolünde Ahmet Mümtaz Taylan olağanüstüler. Sanki NBC böyle bir film çekse de biz de döktürsek diye senelerdir bekliyorlarmışcasına başarılı ve işin içerisindeler. Film bu karakterler sayesinde oldukça dinamik ve akıcı hale geliyor. Seyirci her an bir aksiyon görecekmişcesine istim üzerinde. Evet karakterler diyorduk, bu filmde o kadar çoklar ki hepsini tanımamız için filmin bu kadar uzun olması şartmış diyor insan. Bu saydıklarımın yanında, komutan, muhtar ve morg hizmetlisi var ki, her birine ayrı film çeksen iş yaparcasına nev-i şahsına münhasır tipler. Fakat hiçbirisi tip değil; film hepsine iyi kötü bir karakter olma, kendini bize sevdirme veya nefret ettirme imkanı sunuyor. Bu açıdan seyrettiğim en derin filmdi diyebilirim.
Filmin klasik NBC karakterlerine gelecek olursak, doktor, savcı ve katil, geri kalan herkesten farklılar. Onlar durup uzaklara dalan, derin düşünceleri olan, iki tanesi hayatta bir yere gelmiş olmasına rağmen aslında en az katil kadar kayıp karakterler. Burada “Popülariteye kendimi o kadar da kaptırmadım.” dercesine içten NBC. Oyuncular da en az yukarıda saydıklarım kadar başarılı. Ama Fırat Tanış, başrol bile olmayan karakteri ile herkesin üzerinde. O donuk, mahsun, suçlu ve üzgün yüzü, neredeyse hiç konuşmamasına rağmen en az Kırıkkale bozkırları kadar etkileyici. Popüler işlerin yanında asıl istediği şeyi yapıyor olmanın mutluluğu, bütün oyuncularda olduğu gibi onda da var ve filme son derece başarılı bir şekilde yansıyor. Burada NBC’nin artık cast sıkıntısının kalmamış ve herkes tarafından çalışılmak istenen bir yönetmen olmasının getirdiği rahatlığın büyük payı var. Sanırım tadını sonuna kadar da çıkarıyor ve hak ediyor. Bir sonraki filminde Mehmet Ali Erbil’i oynatsa, acaba o da döktürür mü aynı şekilde diye düşünmeden edemiyorum!!!
Filmin teknik yönlerine gelirsek, akşam çekimleri, gece çekimleri, sabah çekimleri, ışıklar, herşeyi ile bizim sinemamızın ötesinde bir iş olmuş. Yalınız burada bir kötü eleştiri getirmek istiyorum; kamera açı hataları daha önce çektiği filmlerin tamamı kadardı. Bir sahnede oturan doktorun, hemen arkasından ayakta çekilmesi gibi hatalar çok fazla rastladığımız birşey değil NBC sinemasında. Onu da nazar boncuğu olarak sayıyoruz. Bir de filmin herkes tarafından eleştirilen uzunluğu kısmına gelecek olursak; eğer film güneş doğarken ve araçlar bozkırdan şehre doğru yol alırken bitirilseydi de aynı derecede mutlu ve etkilenmiş olarak salondan ayrılırdım. Sonrasının sıkıcı olduğunu söylemiyorum kesinlikle, kafamızdaki birçok soruyo yanıt buluyoruz sonrasında. Baba ile oğulun karşılaşması, otopsi sahnesi gibi kısımlar oldukça etkileyici, heyecan uyandırıcı. Ayrıca bu tarz filmlerde hissedilen ” Hadi ya burda da biter mi, e başrol oyuncusuna ne olcak, şuna ne olcak, buna ne olcak?” soruları mümkün olduğunca seyircinin kafasından siliniyor bu sahneler sonunda. O yüzden uzunluğu kötü olarak eleştiremiyorum. Sadece ben öteki türlü de çok mutlu olurdum.
Sonuç olarak, “Üç Maymun” filminden daha başarılı bir Oscar macerası beklediğim, onun da üzerine birşeyler koyması ile yine şaşırtan, bu senenin şimdiye kadarki en iyi yerli filmi ile karşı karşıyayız. Artık yine bunlardan çek demiyorum, çünkü buradan sonra bırakmasının imkansız olduğunu hepimiz biliyoruz. Bir sonraki filminde yine bizleri şaşırtmasını büyük bir heyecan içerisinde beklediğim NBC’nin hiçbir işini kaçırmamanız dileği ile; iyi seyirler.
PUAN:9/10
CİLASUN

Filmekiminin ikinci ve son ziyaretini biraz geç kaleme alabiliyorum ne yazık ki. Bir önceki enerji dolu, kara mizah filmimizin getirdiği keyif ile salondan içeri giriyoruz. Bu Nişantaşı sinemaları pek festival filmlerine göre değil. Bildiğin AVM sineması. Koltuk araları geniş, perde kocaman, katlar arası kot farkı oldukça tatmin edici. Şaşırarak filmimizi bekliyoruz. Fakat bu sefer karşımızda geçen seferkine tam ters bir psikolojik gerilim var. Bu filmimiz de Sundance ödüllü olduğundan beklentim yüksek. Ama film çok sıkıcı. Durun bir dakika, sıkıcı olması gerekiyor zaten; psikolojik ve gerilim birleşeninden ne bekliyorsunuz. O yüzden sıkılmanız başarı kriteri. Yarattığı atmosfer insanı oldukça boğuyor, filmden hep bir vahşet sahnesi, hadi olmadı bir kapı çarpması ile irkilme hissi beklentisi içerisindeyiz. Evet evet karşımızda oldukça başarılı bir ürün var.
Kahramanımız Marcy May daha ilk sahnede çiftlikten kaçıyor ve ablasının yanına sığınıyor. Sonradan kızın asıl adının Martha olduğunu öğreniyoruz. Daha sonra Marlene karakteri de devreye girecek merak etmeyin. Yani bütün bu isimler bir kıza ait. Ana oyuncumuz bir tane ve Elizabeth Olsen elinde çok etkileyici bir şekilde, içinde bulunduğu buhran bize yansıyor. Kendisini 80’li yılların çocukları; Mary Kate ve Ashley Olsen isimli ikiz kardeşlerin çocuk filmlerinden hatırlıyoruz. Ufak kız kardeşleri olarak kıyıda köşede kalmakla yetinmemiş ve boynuz kulağı geçmiş olacak ki yaşı elverdiği gibi ana karakter rolünü kapıyor. Üstesinden de oldukça başarılı bir şekilde geliyor. Takip edin, ileride ismini daha fazla duyacak gibiyiz. Diğer oyuncular için fazla söze gerek yok. Çünkü film isminden de anlaşılacağı gibi bu dört ismi taşıyan kişinin üzerine kurulu. Diğerleri sadece ana karaktere hizmet etmek için ordalar. Hatta biraz meşhur bir ürün olsa Oscar adaylığı için ismi bile geçer ama daha ona zaman var.
Bu aşamada kurgunun başarılı olduğunu vurgulamak istiyorum. Zira çiftlik hayatı ile ablasının yanında geçirdiği günler iç içe anlatılıyor. Hatta ilk sahnede Patrick sanki ablasının komşusuymuş da tanışmaya gelmiş kadar iç içe geçmiş sahneler. Ki filmin bu şekilde anlatımı, başarılı olmasında en büyük etken. Flashbackler ile çiftlik hayatına atılan ince bir bakış, aslında o anda verdiği tepkilerin neden olduğunu gözümüze sokarcasına açıklayıcı. Bu aşamada çiftlik hayatından bahsetmek istemiyorum, çünkü spoiler vermeden bunun imkanı yok ve bu filmi spoiler olmadan seyretmelisiniz. Gerçi olacak şeyleri film boyunca tahmin ediyorsunuz ama ekranda görmek filmin sinir bozuculuk katsayısını daha da arttırıyor. Tabi senaryo hepten de tutarlı değil. Arada eksik, hatta yanılış bölümler mevcut. Bu kadar doğrucu bir filmde, naturalizm akımının öncülüğünü yapan çiftlik yaşayanları para kazanmak için ne saçma işler yaptıkları ile savundukları akımın tezatlığı kafa karıştırıcı. Bu kadarcık spoiler ile kafanız daha karıştı ama idare edin.
Yönetmen Sean Durkin; üçüncü işi ile Sundance Festivalinden en iyi yönetmen ödülünü almış olmasına rağmen bunu haketti mi sorusu kafamı kurcalamadı değil. Sonuçta filmin sinir bozucu etkisi var, elinde süper bir oyuncu ve başarılı bir kurgu var. Başka bir yönetmen de aynı ürün ile aynı filmi çekerdi. Daha karmaşık filmlerde yeteneğini görmeyi bekliyoruz. Yine de Hollywood’un canavar endüstrisine kaptırmayalım böyle yönetmenleri. Filme son bir not verecek olursak; bu da vizyonda görmemizin oldukça zor olduğu bir film. Dvd edinilse bile pazar günü değil, haftaiçi akşam sevgili ile izlenecek filmler kısmına yerleştirilmesinde fayda var. İyi seyirler.
Puan: 6/10
CİLASUN

-Çocukken pazar günleri, mahallenin genel aktivitesine uygun olarak, Pendikspor’un maçlarına giderdim. Bazı takımlarla oynanan maçlar çok olaylı geçerdi. Bu yüzden misafir takım taraftarı 15 dakika önce stattan çıkarılırdı. Bu gibi durumlarda biz de boş durmaz, “Kapılar açılsın, çatışmalar başlasın!!” diye tempo tutardık.-
O zamanki naif çığlığım ile aylardır dillendirdiğim sonbahar; sonunda geldi ve festivaller yavaş yavaş kapılarını açtılar. Biz İstanbul izleyicileri de Filmekimi sayesinde bunun tadını çıkarabiliyoruz. Fakat bu sene daha bir keyifliyim, çünkü bizden sonra Filmekimi beş şehir daha dolaşacak ve Türkiye genelini de bu zevkten mahrum bırakmayacak. Filmekimi’nin yeri zaten her zaman için ayrıdır. Bir jürisi yoktur, kazananı, yarışanı yoktur. Sadece seçilenleri ve başarılı filmleri vardır. İzleyici de bunların arasından filmleri kapışır. Konu buraya gelmişken, lale kartı sahibi Özlem’e teşekkür ediyorum. Sayesinde biz de kıyı kenardan filme bilet bulmayı başarabildik. Ayrıca lale kartı diye bir sistem çıkartan zihniyeti de kınıyorum, boğazlama isteği içerisinde yanıp tutuşuyorum. Festival gibi komün bir olguyu, liberalizmin zirvesine taşıdıkları için. Hadi lale karta para verdik diye bizi ayrıdın, diğerlerinden üstün kıldın da; bu kartlar da kendi içinde ayırımlara sahip. Yok sarı lalelere bi gün kala bilet alımı açılıyo, siyah lalelere 3 gün kala. 5bin liralık kart aldıysan kralsın, 5yüz liralık kart aldıysan, diğer sefillerden bir boy üstünsün. Tebrikler!!!
Neyse Özlem’in sarı lalesi sayesinde, bilet satışının başlamasından bi gün önce bilet almayı başardık ama bizden önce bilet alan daha büyük laleliler sayesinde Mehmet’in tavsiye ettiği filmlere bilet bulamadık çok şükür. Kendi adıma çok dert etmedim açıkçacı. Sonuçta programdaki bütün filmlere ayrım yapmadan gitmek istiyordum ve gidebileceğim 2-3 günümü herhangi biri ile doldurabilirdim. Üstüne üstlük bilet bulduğumuz filmler Sundance ödüllüleri olunca keyfim daha da yerine geldi.
Biraz da Sundance’den bahsedecek olursak, bu festival oldukça genç. Benim de tanışmam, 2006 yapımı “Little Miss Sunshine” ile oldu. Amerikan sinemasına göre çok düşük bütçeler ile, çoğu zaman ikinci el kameralar kullanılarak çekilen, oyunculuk odaklı minimalist filmler; anlattıkları küçük ve sıcak öyküleri ile her seferinde sinemadan gülümseyen bir yüz ile çıkmamı sağladılar. O yüzden afişinde Sundance işareti gördüğüm her filme karşı bir kulak kabartma ve beklenti artışı halim var.
Bu kadar yazı yazdık, biraz da filmimizi özetleyelim. Klasik bir Sunance filmi ile karşı karşıyayız. Fakat ilerledikçe biraz daha farklı olduğunu görüyoruz. Öncelikle bir ailemiz var. Anne, baba, iki erkek kardeş ve bir üvey ablaları ile mutlu, mutsuz, sorunlu bir Amerikan ailesi. Fakat bu aile ile tam tanışamıyoruz, çünkü günlük sorunlarının yanında, üvey ablanın öz kardeşi evleniyor. Ve aile olarak orda bulunmak zorundalar!! Burada işe öz baba, yaşlı büyükbaba ve anne, teyzeler, enişteler, kuzenler, vb. giriyor. Benzer bir çekirdek aile yapısına sahip olduğum için sorunları algılamam ve hikayenin içine girmem hiç uzun sürmedi. Fakat burada film; karakterleri uzun uzun tanıdığımız, herbirine ayrı ayrı yoğunlaştığımız klasik Amerikan bağımzıslarından sıyrılıyor. Bu kadar çok karakteri aynı yöntemle aktarmak zaten 12 saatlik bir film gerektirir. Filmin kalabalık hali iyi mi kötü mü bilemedim. Fakat, büyük aile ile tanıştığımız ilk andan beri bildiğimiz sonuna doğru oldukça dinamik bir gidişi var filmin. Sonuçta üç tane kaybetmiş kardeşin, karşılarında “300 Spartalı” filminden fırlamış kadar mükkemmel bir üvey kardeş olması fikri oldukça cezbedici.
Oyunculuklar da bu kalabalıkta boğulur diye düşünürken, çok öne çıkan ve başarılı karakterler ile film kendini kurtarıyor. Öncelikle hemen hepsi, daha önce benzer filmlerden veya yan rollarden tanıdığımız oyuncular, başarılı. Özellikle ailenin uyuşturucu bağımlısı büyük oğlu rolünde Ezra Miller çok başarılıydı. Donuk, umursamaz, çocuk tavrı film genelinde oldukça başarılı aktarımı ile tam puanı sonuna kadar hak etti. Bunun yanında annemiz Ellen Barkin ve intihara meyilli üvey ablamız Kate Bosworth de oldukça iyiydiler. Fakat filmdeki adı ile Elliot her sahnede hepsinden rol çalıyordu. Filmin sonunda güneşle parlayan yüzü bile ablasını gölgede bırakıyordu. Oyunculuk demişken, oynadığı her filmden nefret etmemi sağlayan, berbat kişilik Demi Moore, iyi/kötü kalpli mükemmel üvey anne rolünde; sadece bu filmi ile bile beni, “Ya bu kadın hakkında yanılış düşünmüşüm, eline fırsat geçince ne de güzel döktürüyormuş.” düşüncelerinin almasını sağlıyorsa eğer, en az  Elliot kadar tam puanı haketmiş demektir. Pişmanlığım ne zaman geçer bilemiyorum ama dönüp “Charlie’s Angels” veya “Streaptease” filmlerini bir daha seyredeyim bari. Bu kadar oyuncu kadrosunu başarı ile bir araya getiren ve yöneten Sam Levinson da bir alkışı hakediyor. Daha başarılı bi ürün de çıkarmış bu fikirden ama bu da oldukça tatmin edici.
Sonuç olarak, filmekimini diğer şehirlerde takip edecekler için güzel bir seyirlik. Denk gelirlerse seyretsinler. Fakat vizyona girme şansı çok olmadığını düşünüyorum ve dvd sini edinip yağmurlu bir pazar günü evde seyredilecek naif filmlerin arasına koymanızda fayda var. İyi seyirler.
7/10
CİLASUN

Yorgos Lanthimos’un , çok tartışılan Dogtooth/Köpek Dişi  filminden bahsedince, peşisıra bu kez yapımcısı ve oyuncularından biri olduğu Athina Rachel Tsangari’nin 2010 yapımı Attenberg filminden bahsetmemek olmaz dedim kendi kendime. İki Yunan yönetmen hoş bir dayanışma sergiliyorlar işlerinde. Çünkü Athina Rachel Tsangari de Köpek Dişi filminin yapımcılarından biriydi. (Hemen bir ilave not, Yorgos Lanthimos’un bu ay sonunda Yunanistan’da vizyona girmesi beklenen son çalışması Alpeis / Alps filminin de yapımcılarından biri Athina Rachel Tsangari.)

Filmin adı, ayrıntılı doğa belgesellerini çeken, sunan İngiliz bilim adamı Sir David Attenborough ’un adının yanlış telaffuzundan kaynaklanıyor. Nasıl Sir David Attenborough dünya üzerindeki tüm canlıları en ince detaylarına kadar inceliyorsa, Tsangari de hem yazıp hem yönettiği filminde küçük bir Yunan sanayi kasabasında, henüz 20li yaşlarının başında olduğunu düşündüğüm Marina adındaki genç bir kız ve O’nun ölmek üzere olan hasta babası üzerinden insan türünü inceliyor, irdeliyor filminde. Marina televizyonda sürekli Sir David Attenborough ’un belgesellerini (Planet Earth serisi) seyrediyor ve en yakın arkadaşı Bella’yla belgesellerde izlemiş olduğu hayvanların (özellikle gorillerin) taklidini yapıyor. Yönetmen özellikle bu hayvan taklidi sahnelerini film boyunca sahne atlamalarında bir üst sahne gibi aktarmış. Birdenbire başka bir sahne izlerken, kolkola ya da elele Marina ve Bella ortaya çıkıverip, kısa gösterilerini yapıyor ve başka sahneye geçiyor film. Müsamereye çıkmış iki okullu kız izliyormuş gibi hissediyorsunuz ikilinin tüm performanslarında. Düşünüyorsunuz, hangisi daha iyi, insan gibi kalmak mı hayvan gibi davranmak mı?

Marina’nın babası Marina’nın annesi öldükten sonra öylesine korunaklı yetiştirmiş ki kızını (Köprk Dişi filmindeki gibi had safhada faşizan bir tutum yok bu filmde ama pek çok açıdan bu filmle örtüştüğü sahneler var Attenberg filminin), halen büyümesini tamamlayamamış Marina, yetişkin olmakta (kime ve neye göre yetişkin, bu da ayrı konu elbette) geç kalmış. Aslında baba da tekerlekli iskemlenin üstünde hastane koridorunda sarfettiği “Yeni yüzyılın ellerine hiçbir şey öğretmeden bırakıp gidiyorum seni…” derken farkında sonuna dek çocuğunu hayata hazırlayamamış olduğunun. Korunaklı yetiştirirken çocuklarını aslında en büyük kötülüğü yaptığının farkında olmalı her ebeveyn (ki kendimi de dahil ediyorum korunaklı çocuk yetiştiren anneler gubuna !). Babasının ölümü yaklaşmışken, cinsiyet, seks, arkadaşlık, hayat kavramlarını bir an önce çözüp kendi ayaklarının üzerinde durmayı öğrenmesi gerekmektedir Marina’nın, bir de elbette belgesellerdeki ayrıntılarda kaybolmaması gerektiğini. Tamam ayrıntılar hoştur, güzeldir, insanı renklendirir ama bazen salt sade yaşamaktadır tüm erdem !

Yunan sineması Yorgos Lanthimos ve Athina Rachel Tsangari ile çok hoş işler çıkartacağını müjdeliyor bence. İzlerken yer yer bunalmakla birlikte eleştiri tarzlarını ve sinema dillerini ilginç bulup sevdiğimi söylüyorum tereddütsüzce.

AY
http://aydanizlenimler.blogspot.com/2011/10/attenberg.html

Yorgos (Giorgos) Lanthimos, çok tartışılan Kynodontas (Dogtooth / Köpek Dişi) filminde, yetiştiğimiz, çocuklarımızı yetiştirdiğimiz toplumun en küçük birimi olan ailede bir baba ve annenin çocuklarını dış dünyadaki tehlikelerden korurken nasıl faşizan olabileceklerini pek rahatsız edici biçimde anlatmış… Eğer “rahatsız eden filmler” kategorisi açmış olsaydım, rahatlıkla Pier Paolo Pasolini’nin Salo filmi ile Michael Haneke’nin Das Weisse Band filminin önüne geçerek birinci sıraya yerleşirdi Kynodontas.

Dış dünyayla tek bağlantıyı evden işe gidip gelmekle babanın yaptığı, annenin gönüllü olarak, iki yetişkin kız ve bir erkekten oluşan üç kardeşin ise bilmeden katlandıkları izole yaşam, izleyene doksandört dakika boyunca sürekli sebep – sonuç – çözüm sorgulaması yaptırtıyor. Ancak tıpkı Michael Haneke gibi ne sebep gösteriyor Lanthimos, ne de çözüm üretiyor. Filmini sunuyor ve çekip gidiyor, elbette hazmetmesi de izleyiciye kalıyor. Filmde, bize belletilen, öğretilen herşeyden farklı bir dünya yaratmış, kendi eğitim sistemleriyle, kavramlarıyla çocuklarına hükmeden bir anne-baba var.

Hazırladıkları kasetlerle bildiğimiz sözcükleri değişik anlamlar-kavramlar yüklenmiş olarak öğretiyorlar çocuklarına. Gerçekten, “Dil nasıl yok edilir?”´e oldukça iyi bir örnek, bu filmde gösterildiği biçimde sözcük eğitimi vermek; beyin yıkamak… Telefon, tuzluk demek(!), zombi de bahçedeki küçük sarı çiçek(!), deniz ise büyük koltuk(!). Baba, eve alınan su şişelerinin etiketlerine dek söküyor; çünkü dış dünyayla bağlantı kurulabilecek her şeyi yok etmek gerek ki zarar vermesin çocuklara! Çitlerin, duvarların dışında, insanları yiyen canavar kediler var. Kedilere karşı havlamak gerek. Uçaklar zaman zaman gökten aşağıya düşebilen oyuncaklar…

Televizyon yok, sadece babalarının yine kendilerini çektiği video filmleri izleyebiliyor çocuklar. Birbirleriyle kıyasıya rekabet içindeler. Günlerini oynadıkları tuhaf oyunlarla geçirip ödül olarak çıkartmalarını almalarını bekliyorlar. Frank Sinatra’yı dedeleri olarak tanıyorlar. Dışarıdan tek temas kurulan kişi, erkek çocuğun cinsel dürtüleri giderilsin diye para karşılığı babanın işyerinden gelen güvenlik görevlisi genç bir kadın. Tüm işleri karıştıran, babanın kurduğu otoriteye çomak sokan da dış dünyadan tek bağlantı olan bu kadın oluyor filmde. Ne demişler insanın başına ne gelirse meraktan gelir! Kadının, çocukların aklını karıştırdığının ayırdına varınca baba, keskin bir çözüm yolu buluyor ve karısıyla birlikte büyük kızlarını erkek çocuklarına sunuveriyor.

Çocuklar durumun ayırdına varmaya başlayınca işlerin hiç de evlerindeki kurulu düzen gibi olmadığının, yüksek çitlerin, duvarların arkasındaki evlerinden ve bahçelerinden ibaret olan tüm dünyaları çatırdamaya başlıyor. Bu çatırdama, “otorite nasıl yerle bir edilir?”´e dek yavaş yavaş sürüklüyor evdekileri. Evet, evet, dışarıda bir hayat var ne kadar gizlense de saklansa da gidip elmayı almak gerek ! Oysa biliyor ki çocuklar, anne ve babalarının kendilerine bellettiği üzere dışarıya çıkabilecekleri tek zaman (filme adını da veren) köpek dişlerinin düştüğü zaman. Besinleri koparmamıza yarayan köpek dişlerinin en sağlam dişlerimiz olduğunu anımsatmama gerek var mı?

AY
http://aydanizlenimler.blogspot.com/

Sanıyorum hayatımda ilk defa arkadaş arasında “ben bu filmi çözdüm abi” artistliği yapamayacağım raddede bir film izledim. Nuri Bilge Ceylan Üç Maymun’da bıraktığı yeri (varoluşçuluk? şiirsel gerçekçilik? neyse işte) bu filmde oldukça öteye taşımış görünüyor. Üç Maymun -ölmüş kardeş olayı hariç- kapalı bir öykü olduğundan denklemi yerli yerine koymak, yapılan çözümlemenin sağlamasını yapmak oldukça kolaydı. Ayrıca kurulan dünyanın birincil özne ve nesnesi olan kadın (Hatice Aslan), tüm hali tavrıyla tabiri caizse incelemeye sunulmuştu. bu filmse alabildiğine eril, özneler tamamen erkek ve kadınlar sadece onların öykülerindeki gerçeklikleriyle varlar. Görünenlerse konuşmuyor, bakıyor; anlatmıyor, anlam üretiyor diyelim. Ama ana mevzu kadın, ona kuşku yok, komser naci’nin dediği gibi: “Bir olayda önce kadına bakacaksın.”

Şimdi dediğim gibi ben filmi tam olarak çözdüğümü iddia edemeyeceğim ama önerecek bi metodolojim var. şimdi elimizdekilere bakalım, teker teker gidelim:
– Yüz çekimlerinin yoğun olarak, özellikle kullanıldığı bir film bu. Suçu, suçluyu yüz’de gösteriyor. Katilin de yüzü yaralı, savcının da. Şimşekle beraber doktor’un gördüğü kabartma sureti de unutmayalım.
– Bir ölüm var. (Öldürülen bir adam mı; yoksa öldürülen bir kavram, bir duygu, bir “bişey” mi?)
– Kadınlarıyla sorunları olan bir grup adam cesedi arıyor. (Bir “bişey”in ölümünü yaşamışlar, ama adını koyamıyorlar?)
– Köy sahnesinde tüm o sorunlu karakterler muhtarın kızından büyüleniyorlar (Platon’un koyduğu anlamıyla “ideal” kadını görüyorlar bence), öyle ki, katil öldürdüğü adamı da orada görüyor.
– Bu köy ziyareti/ideal kadının gösterimi sonrasında, ceset “bulunuyor.” (Problem açığa çıkıyor, kendi kendilerine itiraf ediliyor vs.)

Şimdi bu ceset öyküsünü doktor üzerinden okumazsak çuvallarız gibime geliyor. Çünkü şurası açık ve net ki “doktor” karakteri üzerinden bir “teşhis” arayışı olarak kurulmuş bu öykü, sonunda da “otopsi”yi yapan kişi doktor zaten. (Kimi zaman cesedin bu şekilde bir metafor olarak kullanıldığı filmlerde olayı ısrarla dedektiflik öyküsü olarak yansıtırlar. Bence bu doktor oyunu iyi olmuş. Çünkü dikkat ederseniz insanların mahremlerini doktora açma realitesi iyi kullanılmış, yalanlarla bezeli dedektiflik öyküsündense kalıbınna uydurulup doktora anlatılan samimi öyküler filmi daha gerçekçi kılmış.) Zizek de öyle diyor ya hani, “psikanalist dedektiftir” diye; burada psikanalitik değil, daha cerrahi bir araştırma yapılıyor ama alegori aynı yere işaret ediyor sonuçta.

Doktor film boyunca Komiser Naci’nin, Arap Ali’nin, Savcı’nın derdini dinliyor ama, her birinin kadınlar(ıy)la dertleri olmasına rağmen, asıl gerilim Savcı üzerinden gidiyor dersek yanlış olmaz. Zaten yüzü “yaralı” olan şahıs savcı. Anlattığı öykü biraz netameli. Eşinin ölümüne dair tek referans noktamız yine kendisinin anlattıkları. Eşi kendini öldürmüş çünkü. Bir konuşamayan, kendisinin yerine konuşulan kadın daha. Burada bir parantez, Clark Gable’a benzeyen savcı, neden maktul hakkında “Clark Gable’a benzemektedir” esprisi yapıyor? Kendini kurban olarak görüyor diyebiliriz sanırım, veya öyle görmek istiyor. Komiser de kendini karısının kurbanı olarak görüyor, değil mi? Bence öyle. Peki Arap? Karısının köyüne gitmek istememesi? Ama doktor anlıyor, çünkü doktor rasyonel, çözümleyici akıl.

Doktorun film boyunca geçirdiği transformasyon konusunda elimizde iki işaret var bence. Biri şimşekte görülen suret üzerinden verilen “zamansızlık” ve/veya “zamanda hapsolma” hissi, diğeri otopside yüzüne sıçrayan kanla içine girdiği ahlaki suç. Kanımca “Bir zamanlar anadolu’da tuhaf bi gece yaşamıştık” demeye ikna oluşunun resmidir bu doktorun. Soluk borusundan çıkan toprakla erk(ekliğ)in suçunu gören, bu suçu kendisi de duyumsayan (kendi kadınıyla olan öyküsünü bilmiyoruz, onun anlatabileceği bir “doktor” yok çünkü) doktor, bu suçun “baki” olduğunu hissediyor, diyebiliriz bana göre. Ama yüzüne kan sıçrıyor işte, ona engel olamıyor.

Şimdi, Nuri Bilge’nin tıpkı Üç Maymun gibi gökgürültüleriyle başlayan bu filme kattığı bir öneri/çözüm olarak, filmin çocuk cıvıltılarıyla bitmesini ele alabilir miyiz? Ortada bir cinayet varken, yakınına düşen topa hayata çocuksu bir vurdumduymazlıkla vuran maktulün/katilin oğlu, bize umut vaat ediyor mu? Ediyor bence. Naci’nin çocuğu hasta, umut yok. Savcının çocuğu, sahi o çocuk ne yapıyor? Haber yok. Bu suçlu erkekler dünyasının yeni jenerasyonunu, bu Habil’in de Kabil’in de suçlu olduğu cinayet öyküsünde, akan kandan attığı taşla hesap soran çocuk temsil ediyor diyebiliriz sanki.

Baştan belirttiğim gibi, türlü yorumlara açık, şiirin, öykünün, resmin içiçe geçtiği böylesi bir yapıttan sınırsız anlam çıkabilir, çıkacaktır da elbet. İzlemek, izletmek, düşünmek, düşündürmek, düşünülenleri paylaşmak lazım. Ben üzerime düşenin bir kısmını yaptım sanırım. Herkes görev başına.

HAKAN


Midnight in Paris, Woody Allen abimiz hep Avrupa’da kalsın dilekleriyle sonlanan bir film. Müthiş film müzikleri, durup dururken içine giriliveren inanılmaz kareler, kafaya kafaya vurmadan tatlı dille verilen yaşamsal mesajlar.. Doğrusu bu kadar iyisini gerçekten beklemiyordum.

Filmin “nostalji” duygusu etrafında dolaşıp bugüne dair verdiği mesajlar çok yerindeydi. Ukala yavşak akademisyenin “golden age” eleştirisini haklı çıkarır gibi biten film aslında nostaljinin, daha doğrusu geçmişte aranan şeyin, bugünde de bulunabileceğini, ama neyin arandığının tam olarak bilinmesiyle mümkün olduğunu söyler nitelikte. Yazarın (Gil) hayatının yazdığı kitapla eşlenmiş olması da basit ama yorumu güçlendiren bir unsur olarak sevimliydi. Bu arada Carla Bruni davaya uyanmış mıdır bilmem ama, sanki rehber rolünde onun oynatılması Woody amcanın güzelim Paris’in ve bugünün Avrupasının anasını ağlatan Sarkozygillere bir nazireydi gibime geldi, bilemiyorum artık.

Bu arada yavşak akademisyen örneğiyle sunulan çokbilmişlik ve teorik robotluğun karşısına hissiyatın, bizzat deneyimin çıkarılması da güzeldi elbet. Ama bu deneyimleme hususunda beni filme en ama en çok bağlayan şey, Woody Allen’ın -neticede kendisi de bir sanatçı olarak- sanatçıların eserleri vasıtasıyla diyaloğa girilen, tartışılan, geyik yapılan, derdine ortak olunan dostlar olarak kurgulamış ve yaşamsal bağlamına bu şekilde oturtarak zenginleştirmiş olmasıydı.

Gerçekten de filmden çıkınca filmde yer verilen her sanatçıyla, ama en çok da Woody başkanla oturup bi şeyler içerek “baba nolacak bu dünyanın hali” diye konuşmuş olmayı istemeyen var mı çok merak ediyorum.

HAKAN


“New York’un Batı Yakası’nın 72. Cadde’siyle Broadway’in kesiştiği nokta Sherman Meydanı’dır ancak eroin bağımlıları buraya Needle (İğne) Park der.”

Jerry Schatzberg’in 1971 yılının New York’unda geçen ve o yıllarda hakikaten yukarıda belirtildiği gibi “İğne Park” olarak tanımlanan Sherman Meydanı’nındaki eroin bağımlılarını konu edinen yarı belgesel tadında diyebileceğim The Panic in Needle Park filmi çok yalın bir anlatıma sahip. Film “Esrar Bitti” başlığıyla bizde tanınıyor ama ben “İğne Park’ta Uyuşturucusuz Zamanlar” demeyi tercih ediyorum. Filmde yer alan oyuncular dışında İğne Park’ta oynayan pek çok kişi gerçekten oralarda sokaklarda yaşayan, İğne Park’ın müdavimi uyuşturucu bağımlılarıymış.

Film, küçük ölçekte hırsızlıklarla hayatını sürdüren eroin bağımlısı Bobby ile Bobby vasıtasıyla uyuşturucuya alışan Helen’in umutsuz aşkını anlatıyor. Bobby rolünde Al Pacino var ve sinema dünyasındaki ikinci rolü bu film. O kadar başarılı bir performans sunuyor ki Pacino, bundan sonra kaptığı rol Francis Ford Coppola’nın The Godfather/Baba filmindeki sinema severlerin belleklerine adeta kazınacağı Michael karakteri oluyor. Filmde İğne Park’ı Helen’in gözlerinden izliyoruz. Bobby’e olan tutkusuyla uyuşturucu bağımlısına ve bununla beraber uyuşturucu bulabilmek bir sokak fahişesine dönüşen Helen rolünü Kitty Winn üstlenmiş ve 1971 Cannes Film Festivali’nde “En İyi Kadın Oyuncu” ödülünü almış. Uzun uzun her türlü uyuşturucu bağımlılığının kötülüğü üzerine ahkam kesmeyeceğim. Film 1970li yılların New York sokaklarını gerçekten belgesel tadında sergilediği için ilginç ve seyre değer bir film. Ayrıca hemen belirtmeliyim ki The Panic in Needle Park filmi, “İçinden Türk Motifleri Geçen Filmler” kategorimle arşivimizde yerini alan bir filmdir.

Bobby bir minibüsün arkasından çaldığı televizyonu yaşlı bir kadına satmaya çalışırken, kadın 12 dolar veririm dediğinde; Uf bu be! Ne istersen seyredersin bununla. Chicago mu istiyorsun, Chicago’yu seyredersin. Hatta Türk kanalları bile izlenebiliyormuş diyorlar.” diyerek son noktayı koyar ve 25 doları kapar kadından ! (O dönemde tek kanallı televizyon yayınımızın olduğunu eklememe gerek var mı?)

İz Düşüren : AY
http://aydanizlenimler.blogspot.com/2011/09/panic-in-needle-park.html
 (Sinemakentine hoşgeldiniz. MG)

“Yeni bir Batman felaketi mi geliyor?” Evet bu korkunç soru; benim gibi Tim Burton hayranlarının, kült Batman ve Joker’i, hayallerinde halen daha yaşatıp, yeni Karanlık Şövalye’ye aşağılık bir taklit gibi tavır almalarına sebep olan zihniyeti, uzun zamandan beri kurcalıyordu. Yine “Karanlık Şövalye” gibi çok başarılı eleştiriler alınca, korkuların üzerine gitmek gerekir diyerek salondan içeri girdim. Hem zaten Burton’un Batman’i meşhur, maymunları en kötü filmlerinin içerisinde. Kendi bile beğenmemiş ki devamını çekmemiş. Bu arada o kadar bahsettik ama filmin asıl orijini 70’li yıllara dayanıyor ki bunlar şimdi bile hayranlık uyandıracak eserler. Aslında onların korkusu ile filme gitmemiz gerekliydi. Ama korkmayın, karşınızdaki film yeniden çekim değil. Belki devamı öyle olacak ama en azından bu değil. Daha öncekilerde maymunların hakim olduğu bir gezegende yaşam, onlarla savaş, hatta onlardan kaçış konuları işlenmişti. Bu filmde ise konumuz olayın nasıl başladığı. Belki de yönetmenin dediği gibi, ileriki filmler de tamamen bağımsız olacak ama en azından bu kurgu izleyiciye, olayların öncesine gidilmiş hissi veriyor. Zaten filmin her iki dildeki ismi de bunu doğruluyor. Bu durum, ilk yarım saatte film ile ilgili önyargılarınızı bir kenara koymanızı ve filmin içine girmenizi sağlıyor.
 
Günümüzdeyiz. İnsanlar bilimsel araştırmalar yapıyor, denek olarak maymunları kullanıyorlar ve bu deneyler sonucunda gelişen maymunlar artık isyan vaktidir diye atağa kalkıyor. Çok klişe bir konu olunca, bizim de kurguya, diyaloglara odaklanmadan teknik kısımlara kafa yormamız gerekiyor. Zaten yönetmen de aynı şeyi düşünmüş olmalı ki, oyunculukları hep arka planda tutuyor. Filme gözümüze bir tek James Franco batıyor, ki o da gayet iyi bir oyunculuk çıkarıyor. “127 Saat” filminden sonra bu tarz genel geçer işler kabul edilebilir ama çok devam etmesin. Diğer oyuncular; olsalar da olur olmasalar da. Hele ki esas kızımız niye oynuyor anlayamıyoruz. Veteriner olduğunu sadece ilk sahnede görüyoruz, sonrası umurumuzda değil. Starbucks’da kahve satıcısı olsa da tanışsalar hiçbir şey farketmez. Bu hali ile Freida Pinto’ya yazık olmuş.
 
Gelelim teknik kısımlara. Maymunlar son derece başarılı. Görsellik ön planda ve oyunculuğun eksikliğini son derece başarılı bir şekilde kapatıyor. Daha doğrusu oyunculukta çok güzel rol çalıyor. Kurguda bir takım saçmalıklar var elbet ama bunlar da kabul edilebilir seviyede. Olduk olmadık her şey için orduyu devreye sokan Amerikalılar, hayvanat bahçesinden bozma mekandan kaçan yüz kadar maymunun şehri yakıp yıkmasına sadece seyirci kalıp, üç beş polis arabası ile olayın üstüne gitmesi bunlara bir örnek. Yok, bu pek de kabul edilebilir bir saçmalık değilmiş.
 
Filmin sonu da tam ismine layık bir biçimde bitiyor. Maymunlarla büyük bir kapışma yok. Ortadayız, sonunu nasıl isterseniz bitirin. Durun bu bir Amerikan bağımsızı değil, gişe filmiydi değil mi? Dolayısı ile çok kafa yormayın, devamı gelecek. Karayip korsanlarının bu seneki bölümünde özlemini duyduğumuz deniz savaşlarının, maymun insan halini ikinci de göreceğiz sanıyorum. Sonuç olarak, beklentilerimin düşük olmasının da katkısı ile, filmden memnun ayrıldım. Bu senenin genel hali olarak, teknik açıdan çok başarılı olmasının yanı sıra, senaryo ve kurgu açısından da çok göze batmayan film, gişe canavarları arasında şimdilik en elle tutulur ürün. Benim gibi son dakikaya bıraktıysanız artık salonlarda denk getiremeyebilirsiniz ama dvd olarak da güzel gider. İyi seyirler.
PUAN:8/10
CİLASUN

Cars 2

Yayınlandı: Ağustos 22, 2011 / ***Tüm Yazılar, *Animasyon Filmler, *Filmler

Hafta sonu yakında dört yaşını dolduracak olan oğlumu sıkı hayranı olduğu ve ilk filmini evde yaklaşık 1500 kere izlediği ‘Arabalar’ filminin ikincisine götürdüm. 3 boyutlusuna da gitmek mümkündü ancak biz Türkçe dublajlı normal halini seçtik. Filmin bu ikinci versiyonu ilkinin devamı niteliğinde olmakla birlikte, bence ilkini animasyon tekniği, kurgu, ayrıntılar ve benim belki farkına varamayacağım birçok açıdan aşmış. Konu itibariyle Şimşek Mc Queen’in yarışçılığı 2. planda kalmış ve sevimli-şaşkın Çekici Mater’ın ajanlık hikayesi ön plana çıkmış. Filmin başlangıç kısmı gerçekten çok iddialı-petrol platformlarının aydınlandığı sahneye dikkat! Genel olarak 007 James Bond’un animasyon ve arabalara uyarlanmış versiyonunu izliyor gibi hissettim. Ayrıca ülke görüntüleri-Tokyo, Portofino, Londra- hayal gücümü zorlayıcı nitelikteydi. Tabii konu itibariyle yeni tiplemeler eklenmiş hikayeye. Benim favorim Külüstür Mafyasının yaşlı Alman Profesörü oldu, “Wunderbar” çok sevimli! Ayrıca İngiliz Kraliçesine ve Ajan Fin’e (adı Fin idi sanırım) bayılacaksınız. Kısacası büyüklerin de keyifle izleyebilecekleri bir film olmuş.( zaten konusu itibariyle bizim oğlanı biraz aştı sanırım; arada merdiven basamaklarındaki mavi ışıkları incelemek üzere yerinden kalktı.)

DERYA
http://liladunya.blogspot.com/

Seyfi Teoman’ın Tatil Kitabı filmden sonraki ikinici filmi Barış Bıçakçı’nın aynı adlı romanından uyarlama Bizim Büyük Çaresizliğimiz. Roman uyarlaması filmlere her zaman seviyeli yaklaşsam da bu filmin kitabını okumadığım için bu sefer öyle olmadı. Bu yıl Berlin Film Festivalinde yarışacağnı duydum günden beri bekliyordum filmi. Her ne kadar Berlin’den elimiz boş dönsek de genç bir yönetmenimizin ilk filminde olduğu gibi Berlin’de bize heyecan yaratması bile yetti.

Filme dönecek olursak. Film Ankarada geçiyor. Fakat Ankara’yı sevmeyen benim gibi birisine bile Ankara hakkında tekrar düşünme fırsatı verdi. Yönetmen sekans geçişlerinde ekrana yansıttığı güzel Ankara manzaralarıyla nerdeyse şehrin tüm meşhur yerlerini seyirciye sunuyor.(Belki de tek eksik yanlış izlemediysem Ankara Kalesi’nde herhangi bir sahnenin geçmeyişi) Filmde lise yıllarından beri samimi arkadaş olan Ender ve Çetin’in hayal ettikleri bekar evlerine kavuşmalarından sonra hayatlarına ve evlerine  yakın arkadasları Fikret’in kızkardeşi Nihalin girmesiyle dengeler bozuluyor. Kendilerinden yasça çok küçük olan Nihal evlerine girmesiyle daha bir dikkatli yaşamaya özen gösteren arkadasları büyük de bir tehlike beklemektedir: Nihale aşık olmak, belki de aynı anda… İnsanı gerçekten imrendiren bir bekar evine sahip olan ikili birlikte oldukları her anın tadını çıkarmaya özen gösterirler. Film  boyunca beraber yaptıkları yemekler ve kurdukları sofralar insanın iştahını kabartıyor. Filmde Ender’in de dediği gibi aslında iki yakın arkadaşın yaşadığı bir başka çeşit aşk. İzlediğim belkide hiçbir filmde birbirine bu kadar düşkün (tabiiki de gay olmadan) iki erkek arkadaş görmedim. Film boyunca iki arkadaşın Nihal’le olan ilişkileri de izleyiciyi filmin sonu için meraklandırıyor. Yoksa bu kadar yakın arkadaş bir kız için bir kavgaya veya tartışmaya girer mi? Filmin sonunun çok ama çok samimi bittiğini söyleyebilirim (ama spoiler vermeden).

Yönetmen Seyfi Teoman’ın kamerası gerçekten çok doğru yerde duruyor. Nuri bilge Ceylan’da alıştığımız fotoğraf kareleri kıvamında çekimlere bu filmde de rastlamak mümkün. Bence filmde olması gereken birçok şey vardı. DVDdeki çıkarılmış sahneleri de izlediğinizde yönetmenin ne kadar iyi bir ayıklama yaparak filmini oluşturduğunu görmek mümkün. Çok samimi ortamlarda geçen (dans sahnesi, sofra başı muhabbetleri, yemek pişirmeleri, birbirlerine küfürleri, kokoreç keyifleri…) film gerçekten gördüğü ilgiyi haketmiş. Filmin içinde geçen müzikler de gerçekten filme ayrı bir tat katmış. Ben şimdiden Seyfi Teoman’ın üçüncü filmini sabırsızlıkla bekler oldum….

MEHMET


Sundance Film Festivali’nde yarışmış ve/veya gösterilmiş filmleri izlediğimde çoğu zaman hüsrana uğramadım. Bağımsız filmleri sevenler için buradaki filmler kaçırılmayacak nitelikte oluyor. En son izlediğim 2010 Sundance’da gösterilmiş “Welcome to the Rileys” filmi de beni mutlu etti diyebilirim. Film son zamanlarda sıkça değinilmeye başlayan ‘evlat acısı’ (Allah kimseye göstermesin) temasını işliyor. Bu konuda akla gelen diğer filmlerle (The Rabbit Hole, The Son’s Room, Üç Renk: Mavi) paralellik gösteren kısımları olsada “Welcome to the Rileys” filmini başka kılan unsur evlat acısını unutturan bir başka kişinin olması. 

Filmde, genç yaşta kızlarını kaybene Riley ailesinin hayata tutunma/tutunamama hikayesini izliyoruz aslında. Baba Doug Riley (James Gandolfini), kızının ölümüyle hayata küsen ve uzun süredir evinden dışarıya çıkmayan karısından (Melissa Leo) gittikçe uzaklaşmaktadır. Başka birisiyle görüşmekte, çıktığı iş gezilerini bilerek uzatarak evinden olabildiğince uzak durmaktadır. Yine çıktığı iş gezilerinden birinde, eğlenmek için gittiği barda dansçılık yapan genç bir kızla (Kristen Stewart) karşılaşır. Başlangıçta kendisiyle farklı şekilde ilişki kurmak isteyen genç kızdan uzaklaşmaya çalışır fakat farklı bir mekanda daha düzgün şartlarda tekrar karşılaştığı kızla bu sefer bambaşka bir ilişkiye yelken açacaktır. Doug, bu genç kızı kaybettiği kendi kızı yerine koymaktadır ve en sonunda bir şekilde kızın kaldığı köhne evde para karşılığı kalmaya başlar. Beklenmedik şekilde dışarıdaki hayata adapte olmaya karar veren eşi Lois de haber vermeden Doug’un yanına gitmek için yola çıkar. Ve bu üçlü buluştuğunda tahmin edilenler olduğu gibi, edilmeyen birçok şeyde gerçekleşir. Evlat acısını işleyen Rabbit Hole ve The Son’s Room filmlerindeki can sıkkınlığının yerine bu filmde biraz daha umut var. Kaybedilenin acısı elbetteki hiçbir zaman unutulmaz ama dünya da aynı hızla dönmeye devam eder. The Rabbit Hole’da Nicole Kidman’ın anne rolünde kaybettiği çocuğunun eşyalarına tapan bir karakteri canlandırmasına inat, bu filmde kaybedilen çocuk ile ilgili çok detaya girilmez. Fakat burada da kaybedilen bir çocuğun yerine sevilebilecek birinin – ki burada aslında kötü bir karakter- portresi çizilmeye çalışılır. Alacakaranlık serisinden tanıdığımız Kristen Stewart ve The Soprano’tan James Gandolfini’nin performansı gerçekten iyi. Frozen River filminde kendisine hayran kaldığım Melissa Leo’nun yeri ise ayrı.

Aile içindeki geçimsizlik, evlat acısı, ailedeki yaşlıların durumu, ruhsal bunalımlar…vb. gibi dünyanın heryerinde karşılaşabileceğimiz durumlara değinen filmlerin artması sevindirici. Artık sinema dünyası salt iyinin kötüyü kovuladığı polisiyelerden, aşık olup da kavuşamayan çiftlerden, başına dünya da düşse ölmeyen kahramanlardan bıktı bence. Gerçekleşme ihtimali düşük olaylardan absürd filmler çıkarmak yerine hergün başımıza gelen olaylardan izlenesi ve bamteline dokunan filmler çıkması sinemanın işlevselliğini arttıracaktır. İyi ki bağımsız sinema var.

MEHMET


Alejandro Gonzales Inarritu’nun filmleri, birbiri ile alakasız gibi görünen onca parçanın biraraya gelerek anlamlı bir bütünü oluşturduğu bir yapbozu andırır.Parçalı görüntüler ile başlar bu filmler ve her bir parça kendi kahramanını barındırır. Karakterleri, özenle çalışılmış farklı kişilerdir. Her bir parçada farklı bir film izler gibi olursunuz.

2006 yapımı “Babil” yapboz parçacıklarının en çok bulunduğu filmidir. Fas’ta, babalarına hediye edilen bir tüfeğin söylendiği gibi gerçekten uzun menzili olup olmadığını denemek isteyen küçük Yusuf’un nişan aldığı turist otobüsünde Amerikalı bir bayanı (Cate Blanchett) yaralamasıyla başlar bütün hikaye. Aslında bu başlangıç sadece film için geçerlidir. Esas hikaye, öncesi ve sonrasını kaybettiren bir zaman kurgusu ile farklı kıtalardaki başka hikayeler ile kesişmektedir.  Meksika’nın yoksul bir kasabasında, bir düğündeki yöresel adetleri izlerken bir anda kendinizi Japonya’nın modern ötesi karmaşasının içerisinde bulursunuz.  Zihin, Meksika ve renklenememiş görüntülerin arkasındaki karakterler ile dolmuş iken, Japonya’nın Avrupa özentisi eğlence mekanlarındaki sağır ve dilsiz genç kızın (Rinko Kukichi) filmde hangi sebepten bulunduğuna dair düşünmeye başlarsınız. Babası ile yaşayan Japon kızın, Fas’ta eşini hayatta tutmaya çalışan Amerikalı adam (Brad Pitt) ile olan etkileşimin sebebini merak ile beklersiniz. Inarritu’nun yapbozu sonunda birleşecek ve Fas, ABD, Japonya ve Meksika’da geçen hikayelerin oluşturduğu tabloya zevkle bakacaksınız.

Tarzı olan yönetmenlerdendir Inarritu. 2000 yapımı “Paramparça Aşklar ve Köpekler (AmoresPerros)”de de benzer parçalanmış hikayelerin birleşimi ile ortaya çıkan bütün vardır. “Babil” den farkı, bu sefer hikaye tek bir şehirde Mexico City’de geçmektedir. Üç farklı hikayeyi izletir bize Inarritu. Bir trafik kazasının kesiştirdiği, birbirlerinden bambaşka hayatlara sahip ve öyle hayatlar ki olağan zamanlarda kesişmesi mümkün olmayan, üç farklı hikaye… Köpekleri dövüştürerek para kazanmaya çalışan bir delikanlı (Gael Garcia Bernal) ile reklam panolarını süsleyen popüler bir mankenin hayatı ancak bu kazada kesişir. Çulsuz bir Meksikalı’nın gözleri önünde… Yaşamın her daim sebep ve sonuç sürecinden geçtiğini ve bazı sonuçların öncesinde tahmin edilemeyecek sebeplerden oluştuğunu  düşünürsek, doğal olan tesadüfleri incelikler ile işleyerek sinemaya uyarlayan Inarritu’yu keyif almadan izlemek mümkün değil.

ALPER AĞIRMAN
http://keyfimizvebiz.wordpress.com/

Becca (Nicola Kidman) ve Howie’nin (Aaron Eckhart) mutluluk arayışını anlatan dram öğeleri ağır bir film. Film, çiftin 4 yaşındaki çocuklarını bir trafik kazasında kaybettikten sonraki 8. aylarında başlıyor. Normal yaşamlarına devam etmeye çalışan Beca ve Howie’nin, nasıl normal bir şekilde devam edemediğini ve mutluluk arayışında uygulamak istedikleri farklı yöntemleri izliyoruz.

Becca, herşeyi ile çocuğunun anılarından kurtulmak istiyor. Kıyafetlerini bir yardım kurumuna veriyor, kazaya sebep olan köpeği annesine gönderiyor ve nihayetinde evi satıp gitmeyi istiyor. Howie ise acısını, daha farklı bir şekilde, anıları yaşayarak atmaya çalışıyor. Telefonunda kayıtlı oğlunun videosunu izleyerek, onun odasında vakit geçirerek ve evi satmaya direnerek… Birlikte başladıkları terapi derslerine yalnızca Howie devam etmek zorunda kalıyor. Becca ise bunun bir çözüm olmayacağını söyleyerek gruptan ayrılıyor. Becca, acısını yaşarken bazen Howie’ye sert çıkıyor, bazen hamile olduğunu öğrendiği kız kardeşine, bazen de aynen kendisi gibi çocuğunu kaybetmiş olan annesine. Ama bu arayışta ona asıl yardımcı olacak kişi, oğlunu ondan alan arabayı kullanan genç Jason (Miles Teller) oluyor. Jason’ın da acıyı içten yaşayan halini görmek Becca’nın acısını hafifletebiliyor. Onunla görüşmeye başlıyor. Paylaşıyor.Çizgi romanlarını okuyor. Onun hayal dünyasındaki tavşan deliğini anlamaya çalışıyor.

Orjinal ismi “Rabbit Hole (Tavşan Deliği)” olan film Türkçe’ye -belki de yakışır bir biçimde- orjinalinden farklı olarak “Mutluluğun Peşinde” olarak çevrilmiş. Son kareye kadar karakterlerin mutluluğun peşindeki içsel seyahatlerini  başarılı bir şekilde veren film, mutluluk anını doyasıya paylaşıyor mu?..

Filme mutlu iken gitmek en iyisi. Aksi bir hayli yorar.
Bizden aldığı not : 6,3   (IMDB: 7,3)
 
ALPER AĞIRMAN
(http://keyfimizvebiz.wordpress.com/)

Ve senelerdir bıkmadan usanmadan beklediğimiz son gelip çattı. Bir seri daha bitti. Remake yapılana kadar bir 30 sene rahatız. Şahsen, diğer gişe canavarı film serilerinin yanında eli yüzü düzgün bir ürün olduğundan o kadar da sevindiğimi söyleyemeyeceğim. “Spider Man” serisini tekrardan seyredene kadar yeni baştan bir “Sırlar Odası” seyretmeye razıyım.

 Neyse gelelim filmimize. Gelelim de ne anlatsam acaba. Zaten serinin en az bir bölümünü seyretmişinizdir. Konu hakkından haberdarsınızdır. Usta büyücümüz Harry Potter’ın okul hayatı boyunca 2 can ciğer arkadaşı ile birlikte hazırlandığı büyük savaş artık bu bölümde verilecek. Kötü ve faşist büyücü “İsmi Lazım Değil” artık yolun sonuna geldi. Acı bir ölüm onu bekliyor. Bunlara artık spoiler demiyorum çünkü, benim gibi kitabı hiç okumadan seriyi seyredenler bile sonunda ne olacağını artık biliyor. Bu kadar bilgiden sonra “Titanic” filmi bile daha süpriz bir sonla çıkar karşımıza. Gelelim teknik detaylara. Ama burda da anlatılacak yeni bir şey yok. Zaten Bölüm 1 ile aynı anda çekildikten sonra kurguda iki filme ayrıldıkları için, bir önceki bölümü seyrettiyseniz görsellik ve oyunculuk anlamında hiçbir farkı yok. Hoş öncekiler de çok mu farklıydı? Şahsen seriyi sinemada takibe, tam ortasından başlayan bir seyirci olaraktan, genel anlamda filmlerden tatmin olarak çıkıyordum. Bu son halka da öncekilerden ne eksik ne fazla. Beton askerlerin savaş pozisyonu alması, okuladaki savaş çekimleri, ekstra güzellikleriydi. Diyaloglardaki gençlik espirisi kırıntıları, oyunculuklardaki ustalıklar ise önceki filmlerin izinden gidildiğinin göstergesiydi.

Yine de eğer istikrarlı bir Harry Potter seyircisi iseniz; Hermione ve Weasley’in ilk öpüşmelerini, kahramanlarımızın saçma sapan yaşlılık hallerini, başından beri kurgulanmaya çalışılan bir takım sırların açığa çıkmasını ve büyük kapışma sahnesini görmek için sinemaya gitmenizi tavsiye ederim. Ayrıca Voldemort’un ölümü çok sade başarılı ve yerindeydi. Filmin en başarılı sahnesi diyebilirim. Sonuç olarak sadece üst paragraftan anlam çıkaranlara tavsiye olunan vasat üstü bir seyirlik. Artık ben de gişe canavarı filmler hakkında atıp tutmak yerine, festival görmek, sinemanın üstadlarının filmleri ile coşup, bu satırlara mehtiyeler düzmek istiyorum. Gelsin artık Eylül…

Puan: 5/10
CİLASUN

The Way Back/Özgürlük Yolu

Yayınlandı: Ağustos 2, 2011 / ***Tüm Yazılar, *Filmler

The Way Back ya da Türkçe adıyla özgürlük yolu adlı filmi izledim. Filmin hikayesi gerçek olduğu iddia edilen bir kitaba dayanıyor ama ciddi şüpheler varmıs bu konuda. Konusuna gelince, Stalin döneminde Gulaglardan (kısaca esir kampı-hapishane kampı tarzı Sovyet mamulü) kaçan bir grup mahkumun Hindistan  yolundaki maceraları anlatılıyor. (4000 mil ya da 6500 km) Basınımızda Stalin dönemini eleştiren bazı yazarlar, liberal solcular da dahil, bu filmi Stalinist döneme mersiye yazan fraksiyonlarla izleme tavsiyesinde bulundular, “siz övuyorsunuz ama bir bakın da görün övdüğünüzü tarzından” fakat bunu yazan kisilerin filmi izlediklerini zannetmiyorum çünkü film Stalin dönemine ait çok az vurgu içeriyor, yapılan vurgular da filmin başında başrol oyuncumuzun (Jim Sturgess) Sovyet subayı tarafindan medeni bir şekilde sorgulanması (hikayeden çıkardığımız üzere yakın akrabalara baskı ile yalan şahitlik yaptırılması) ve 2 dk bile sürmeyen kamptaki yemek sırasındaki insanlarin sefil hali ve mücadelesi. Film bir dönem eleştirisinden çok vahşi doğa karşısında insanoğlunun zayıflığının anlatıldığı bir film tadında, zaten National Geographic Entertainment’in filmin yapımcıları arasında yer aldığını düşündüğumüzde bu anlaşılabilir bir durum.

Film boyunca Sibirya soğuğundan, Moğol stepleri ve Çin çöllerinin acımasız sıcağına, oradan yine Himalayalara ve sonunda Hindistan’a ulaşan görsel bir şölen içinde durmadan, ama arkalarında kimse olmadan,  bol bol yürüyen bir grup trekker var karşımızda. Bu kadar uzun coğrafyayı (6500 km) 2 saatlik bir filmde göstermek isterseniz haliyle ya hikaye kurgusundan ya da coğrafyadan ödün vereceksiniz, filmin yapımcıları hikayeyi biraz boşlamışlar, ve ortaya Sibirya’dan doğaya bırakılan 7 adet zayıflatılmış Bear Gryll’in Hindistan yolu maceraları tadında bir film çıkmış. Burada diğer bir problem ortaya çıkıyor, filmin başında çok sağlam bir spoiler var, “bu film Sibiya’dan kaçan 3 adamın 4000 millik kaçış hikayesi” tarzında, yani filmin başından itibaren hikaye ve doğa kadar kaçan arkadaşların (7 kişi) hangi dördünün ne zaman ve nasıl öleceğine dair çaba konsantrasyonunuzu ve heyecanı daha da aşağılara çekiyor.

Peki bu film niye izlenir. Sakın filmi aman yoldaş Stalin dönemi nasılmış  fikriyle izlemeye kalkışmayın. Film Sibirya Moğolistan, Çin, Gobi Çölü, Himalayalar, Tibet ve Hindistan gibi ismini bilip belki de insanlar buralarda nasıl yaşar, doğası nasıldır diye ayrıntılarını bilmediğimiz coğrafyalar hakkında güzel bir tat bırakıyor damakta.
 
Son olarak filmin girişinden bir kaç cümle: “Halk düşmanları! Çevrenize bakın ve bunu bilin! Bu hapishaneyi teşkil eden silahlarımız, köpeklerimiz veya dikenli teller değildir. Sizin hapishaneniz Sibirya’dir, 13 milyon kilometrekare alana yayılır. Tüm bu tabiat sizin gardiyanınızdır. Doğa burada acımasızdır. Hayatta kalsanız dahi yerli halk sizi öldürecektir.
Avladıkları her bir firari başına ödül alırlar”
 
not1: Film boyunca ne kaçanları kovalayan asker var ne de ödül peşinde yerli halk, bir koşan bizim arkadaşlar,
not 2: Ed Harris pragmatist ama yeri gelince yumuşayan, içinden humanizma fışkıran babacan Amerikalıyı oynamış, iyi de oynamiış, yakışmız, 
not3: Şerefsiz çıkarcı bir Rus adi (her iki manada adi) mahkumunu oynayan Colin Farrel dostumuza hem Rus aksanı hem de tipi tam yakışmiş, adam iyi oyuncu ama ruhunda da var biraz bu özellikler eski bir röportajindan hatırladığım kadarıyla,
not4: sondaki İngiliz Hindistanının Hintli sınır subayı çok sempatik, işler alt kıtada (sub-continent) nasıl dönmüş, donüyor ve dönecek gayet güzel anlatıyor,
not5: 7.3 fazla olmuş bu filme:)

AHMET K.


İkinci filmin sonundan beri heyecanla(!!!) beklediğimiz üçüncüsü sonunda vizyonda. Bu sefer üç boyut sosu da eklenmiş, heyecan, adrenalin ve testosteron deposu film tüm erkeklere göre birebir. Zaten sinemaya uzun zamandan sonra iki erkek gittik. Lise yıllarımızın ergen dönemlerine saygı duyar nitelikte, nostaljik bir akşam geçirdik.
 
Gelelim filme; gerçi ne anlatsam bilemiyorum. Zaten ilk iki filmi ucundan kıyısından seyretmeyen kimse kalmamıştır. Hadi onu geçtim; 80’li yılların çocukları, Optimus Prime kanlı canlı (ki bu filmde kolu kopunca kan benzeri bir sıvı bile fışkırıyor) fikri için bile tüm seriye gider. Bu kadar konuyla ilgili bilgiye sahip bir nesil varken, filmin konusunu kısaca özetleyip geçelim. İyi robotlar var, kötü robotlar var, birbirleri ile savaş halindeler. Kendi dünyaları yok olmuş ve bizim dünyamızı savaş alanı olarak seçmişler. İşin güzel kısmı bu robotlar beğendikleri arabalara dönüşebiliyorlar. Evet, iki filmdir bunları seyrediyorduk zaten demeyin. İki sene boyunca, her hafta Transformers vakti gelsin diye tv başında beklemediniz mi hiç? İlk filmde çok eğlenmiştim, ikincisinde sıkılmıştım. Üçüncüsü ise arada bir yer edindi kendine; Shia Labeouf: Aynı; Michael Bay bu adama maaş bağlasa yeridir. İki senede bir aynı filmde aynı adam rolünde, artık kendisini bırakın, kenar mahalle çocuklarının bile ezberlediği rolünde devlet memurundan farksız. Rosie Huntington-Whiteley: Esas kızımız gerçek hayatta evlenip, kariyerini bırakınca, yerine seçilen yeni esas kızımız da onu hiç aratmıyor. Victoria’s Secret meleği olduğunu bilmeyen varsa bile, ilk sekansta poposuna zoom yapan kamera ile bilgi eksikliğini giderircesine gözümüze sokulan seksapeli, oyuncu olmadığını idrak etmememiz için kısa ve gereksiz replikleri, o kadar savaşçı erkeğin içerisinde ne işi var dercesine salınan vücudu ile, aslolan animasyonun mantığına ters düşen kişiliğe, ilk filmden beri ısınamadım, ama seyirci de toplamak lazım diye katlanıyoruz.
 
Yan Karakterler: Esas çocuk için ne dediysem bu kısım için de aynısı geçerli. Yalınız, John Malkovich var ya, adamsın. Efektler: CGI teknolojisi oldukça gelişmiş. Bu konuda en son teknikleri kullanan yönetmen, bu sayede hep izlenen olmayı sürdürüyor. Sahneler son derece anlaşılırdı. Bu etkileyiciliği arttırarak eğlenme garantisini veriyordu doğrusu. Yiğidi öldür hakkını yeme demişler. Michael Bay’in bu konuda üstüne yok. 3D: Yukarıda ne demiştim, sadece sos ve biçokları için gereksiz. Kurgu: O da ne ola ki? Eğlenelim çoşalım, konu, diyalog gibi şeylere takılmayalım lütfen. Bir de seyircinin genel şikayeti, aşırı Amerikan milliyetçiliği var ki; kırmızı, beyaz, mavi renkli bir tıra dönüşebilen robottan nasıl bir demokrasi bekliyorsunuz acaba? Sonuçta bir Micheal Bay filmindesiniz ayrıca. Filmin bir repliğinde dediği gibi: “Ama bu şirket cumhuriyetçi!!”
 
Sonuç olarak Transformers 3; karısını aldatmak amacı ile, antropozlu erkeklerin para karşılığı anlaştığı çok kaliteli, genç bir fahişe gibi. Seyret, eğlen, mutlu ol, ama ertesi gün hiçbirşeyi hatırlama, kimseye de bundan bahsetme. Vaadettiği herşeyi yerine getiren bu filmin vaadleri ilginizi çekiyorsa iyi seyirler. Yoksa kıyıda köşede kalmış salonlardaki festival filmlerini aramaya devam.
 
PUAN: 7/10
CİLASUN

Cennetin Batı’da olduğu hayaliyle kapağı Avrupa’ya atmaya çalışırken denizde polise yakayı ele veren mültecilerin dramıyla başlıyor sahne. Kasvet kokan bir film değil, aksine renkli, eğlenceli ama sistem eleştirisinin de bariz yer aldığı bi’ Costa-Gavras filmi. Başroldeki Elias’ın (Riccardo Scamarcio) Paris’e yolculuğu sırasında yaşadıkları özelinden bir göçmenin sıkıntıları, Fransa’nın hali, Fransızların tavrı, kapitalist sistemin eleştirisi, cinsellik, doğallık, yabancı olmak ve daha birçok sosyolojik ‘algı’ya değiniliyor. Aslında tüm bunlar basitçe, bir göçmen hikayesinin neşeli ve macera dolu bir şekilde, masalsı bir kahraman yaratılarak yansıtılmasıyla halledilmiş. Elias’ın sürekli polisten, güvenlikten, korumalardan, patronlardan kaçışıyla ve Alman kadınların, otel patronunun, kuşçu kadının, gay kamyoncuların tacizleriyle dolu bir serüvenü var ama her şey yolunda gidiyor yaşananların aksine. Hayat güvenilmeye değer yine de… Kaçışlarla başlayan film bi’ süre sonra ise yolculuk filmine dönüşüyor. Tanımadığı bir ülkede, yolunu bilmediği Paris’e otostopla varıyor masalsı kahramanımız. Anlamadan gezgin’lik yapmış oluyor…  Paris’te göreceği biri vardır, otelde tanıştığı illüzyonist,  Elias’a demiştir “Paris’e gelirsen beni görmeye gel”.  Elias, Paris’te onu gördüğündeyse şu cevabı alır, “İşte Paris’tesin ve beni gördün.” Hayat bu!..

Filmde Batı’yı ‘cennet’ görenler, gayler, Romanlar, Türkler, Fransızlar, Almanlarla ilgili hoş espriler var. Böylece hoş eğlenceli karışık bi’ film çıkmış ortaya.  “teröristler hiçbir zaman otostop yapmazlar, onlar ya hızlı tren ya da uçak kullanırlar.” gibi sağlam replikleri de var…

FATİH


Nikos Kazancakis’in 1940’larda kaleminden çıkan Zorba’dan uyarlanarak çekilen film, her çağın sorunu olan farklılıkları dışlamayı, özgürlüğü, birlikteliği, hayatı beyaz perdeye yansıtıyor. Film, basit bir şekilde “İnsan özgür müdür?” sorusuna cevap aratmıyor. İnsanın doğasını, günümüz tabiriyle hayatının ‘mahalle baskısını’ gözler önüne seriyor. Özgür olabilmek mümkün değilse, acı’lar değişmiyorsa eğer, hayatı yaşamak gerektiğini anlatıyor. Felsefesini. Sirtaki yapmak…

Filmin başrollerinde Alexis Zorba (Anthony Quinn) ve Basil (Alan Bates) var. Yaşadıklarından edindiği derslerle hayatını basitçe devam ettiren, neşeli ihtiyar Zorba, Atina limanında Girit’e baba mirası maden ocağını işletmeye giden genç, utangaç yazar Basil’in peşine takılır. Basil aslında maden ocağı bahanesiyle, yalnız ve sakin, yeni bir hayata kapı açmıştır fırtınalı Girit yolculuğuyla. Girit’in, dışarıdan mütevazi, içeriden ise ‘Yalan Rüzgarı’ yaşamı olan, aslında tipik Ege kasabası diyebileceğimiz küçük bir kasabasında geçiyor hikaye. Kasabalının tavrını izledikçe insanın özgür olamayacağı vuruluyor yüze. ‘Dul’ olmak ya da ‘yabancı’ olmak veya ‘zengin’ olmak. Küçük Ege kasabasında dedikodu ok’una tahta olmak için yerinde sebepler. Irene Papas’ın anlattığı dul kadın, tüm erkeklerin elde etmek istediği ama edemediği için de düşmanca tavır sergilediği ‘dışlanmış’ biri. Madame Hortense ise “Bu Giritliler! O kadar kıymet bilmezler ki…” diyecek kadar dertli ve yaşlı bir kadın…

Filmin, ‘acı’ olarak en etkileyici sahnesi ise Noel ayini sırasında Kilise bahçesinde dul kadının recm edilircesine taşlanması. Ve taşlamanın sonunda bir Ege yiğidi çıkar tutar kadının saçından ve boynuna bir çizik atar efe bıçağıyla… Fransız Hortense’ın ölüm döşeğinde olduğunu öğrenen kasabalılar, eve ‘üşüşür’ ve “Devlet bu yabancının mallarına el koymadan biz alalım. Biz daha fakiriz.” düşüncesiyle birkaç saatte ev boşaltılır. Tutuculuğun had safhası da burada karşımıza çıkıyor. Hortense Katolik’tir ve Ortodoks papaz cenazesini kaldırmaz onun. Bu yaşananlara film boyunca Zorba basit ama anlamlı sözleriyle dokundurmalarda bulunuyor. Devlet’i için savaştığını anlattığı bir sahnede Zorba, “Öldürdüm, köyleri yaktım, kadınların ırzına geçtim. Peki neden? Türk oldukları için. İşte o kadar aptalmışım. Şimdi herhangi birine ‘iyi biri’ ya da ‘kötü biri’ diyorum. Yunanlı ya da Türk olmasından banane. Hepimizin sonu aynı ne de olsa, kurtlara yem.”

Acıyı unutmak için dans ediyor Zorba. Dans denildiği anda yüzünde bir haz beliriyor. Ve hissettiriyor insana, o içinden çıkılmaz halini. Böylece Mikis Theodorakis’in müziğiyle birlikte Zorba’nın dansı filmin en unutulmaz sahnelerinden biri oluyor. Bir hareketlilik geliyor izleyene de, Zorba sirtaki yaparken.

Michael Cacoyannis’in 1964 yapımı Zorba filmi, Antik Yunanvari bir yaklaşımla bilgelikte basit bir yaşam olduğunu gösteriyor bize. Sokrates’in sözü gibi “Bildiğim tek şey hiçbir şey bilmediğimdir.”. Ve acıya üzülmenin faydası olmadığı, dans etmenin delilik değil, acıyı hafifletmek olduğunu anlatıyor.

Fatih


Nazi Almanya’sına mücadele filmlerinden biri “Roma, Açık Şehir”. Düşman, dönemin Avrupa’sını hizaya sokmuş faşist Alman yine. Buna karşı, İtalyan halkının Katolik, Marksist demeden tümüyle birlikte yürüttüğü  ‘şanlı mücadelesi’ söz konusu, eşcinsel olduğu varsayılan Alman askerlerine. 2.dünya savaşı’nın henüz bittiği zamanlarda çekilen, dönemine göre İtalya’da çığır açmış bir film aynı zamanda. Stüdyoda yıldızlarla değil, amatör oyuncularla gerçek sahnede, Roma’da çekimi yapılmış filmin.

Niye “açık şehir”? Sebebi, Almanlar ve İtalyan direnişçilerin ortak kararı ya da sözde anlaşması, “Roma, asker ve silahın olmadığı bir şehir olarak kalacak. Açık şehir.” Öyle değil tabi ki de, Alman askerleri sokakta yürüyen 3 kişiyi gücünü kullanarak hemen arabaya atıp uzaklaşabiliyor. Silahlar, askerin ‘rap rap rap’ları her yerde. Fırında ekmek kavgası, Alman askerin kadına tacizi, apartmanın boşaltılması vs…  Yani savaş hali cirit atıyor açık şehir Roma’da. Filmde dikkat çeken noktalardan biri, çocuk sayısının fazlalığı. Direnişçi, korkusuz ve iyi çocuklar bunlar. Kısacası, savaştan yeni çıkmış İtalya adına umut, onlar.

Alman komutan, Peder’i iknaya çalışıyor. Askerleri ise diğer odada peder’in komünist dostunu ikna etmekle uğraşıyor fakat canlı bedenine ateş püskürtmeye varan yoğun ‘ikna çalışmaları’ sonucu komünist direnişçi ölüyor. Filmin sonunda da acı ya da onurlu, bi şekilde peder de öldürülüyor. Direnişçi olmak, Alman askerlerine karşı olmak, askerden kaçan Almanlara yataklık gibi faşist ruha muhalif hareketler içerisinde bulunmaktan dolayı. Başka bir Alman komutan filmin bir yerinde “Biz üstün ırk falan değiliz. İnsan öldürüyoruz. İnsanlara zulmeden bir ırk üstün olamaz.” diyor ve birkaç kez tekrar ediyor “öleceğiz. hepimizin sonu böyle.”

1944 yılında Nazi işgalindeki Roma’yı anlatan “Roma, Citta Aperta”,  1945 yapımı bir Roberto Rosselini filmi. Önemli rollerde ise Anna Magnani ve Aldo Fabrizi yer alıyor. Anna Magnani, senaryoyu hissettiren ya da izleyeciye o senaryoyu yaşatabilen bir oyun sergiliyor. Film, 1946’da Cannes’da Altın Palmiye ödülü almış, Türkiye’de ise ilk kez 1993’te İstanbul Film Festivali’nde gösterilmiş.

Fatih


Sonunda meyve veren ağacın bir köşede kurumasına izin verilmedi ve üçüncü bölümde bitecek denilen Karayip Korsanları serisinin dördüncüsü vizyonda. Bunda hiç de haksız değil yapımcılar. Çünkü halen daha, gişede harcanan paranın kat kat fazlasını getiriyor seri. Aslında bu tarz para tuzaklarına sonuna kadar karşı bir sinema seyircisi olsam da, konu Karayip Korsanları olunca, ben de o tuzağa düşmüşlerden olduğum için boynum kıldan ince. Korsan hikayeleri ile çocukluğu geçmiş birisi olarak, bir de her yaptığı işe hayranlık duyduğum Johnny Depp‘i kadroda bulundurması filmin her çıkacak bölümüne gitmemi zaten garanti etmiş durumda. Bir de bu bölümde utanmadan yanına Penelope Cruz eklenmemiş mi? Üç saat boyunca oturup boş boş kameraya baksalar bile sıkılmadan seyrederim yani. Bundan dolayı filmle ilgili aşağılayıcı bir eleştiri yazısı beklemeyin. Başka bir gişe canavarı filme artık.
 
Tabi filmin eksileri yok mu? Birçok var hemde; hatta anlatmaya satırlar yetmez. Neyse bir köşesinden başlayalım. Öncelikle filmimiz, önceki üç filmden alıntı parçaların bir kolajından ibaret. Penelope Cruz ile karşılaşma sahneleri ilk filmdeki demirci sahnesi ile birebir. Sonra Karasakal, ikinci filmimizdeki kötü kaptanımızın efektsiz hali. Deniz kızları sahnesi çok başarılı ama ilk filmde de, bunun denizde yürüyen korsanlar versiyonunu görmüştük. Yönetmenin neden değiştiğinin yanıtı böylece alıyoruz aslında. Hiçbir yönetmen çektiği birşeyi bir daha çekmek istemez herhalde. Sonuçta Rob Marshall da ünlü ve bu tarz filmlerde deneyimli bir yönetmen olarak, benzer stilize sahneleri tekrarlamakta oldukça başarılı. Fakat izleyicide başarılı bir kopya etkisinden başka birşey bırakmıyor.
 
Bütün sahneleri önceki filmlerden alınmış desek de, konusu önceki seri ile bağlantılı değil. Olaylar muhtemelen daha sonrasında gelişiyor ve karakterler daha öncesi ile ilgili hiç konuşmuyorlar. Sonuçta yaşandı bitti. Bu açıdan film başarılı. Bir de gelecek devam filmine bir hazırlık söz konusu. Sanki “Kill Bill2” filmindeki gibi konuşmalardan ibaret ve sadece öncesindeki bol kavgalı filmin açıklamasını yapmak istercesine. Ama burda olaylar tam tersi. Büyük gemi savaşlarını ikinci filmde göreceğiz. Sonuçta herkes gemisine ancak filmin sonunda kavuşuyor. Bu arada, hiç spoiler vermeyi sevmeyen ben, doya doya herşeyi açıklıyorum ama bu filmde amaç son değil zaten, olaylar boyunca yeterince eğlenmek. Film bunu sağlıyor da; bu açıdan da başarılı diyebiliriz.
 
Johnny Depp bildiğiniz gibi, harikulade yani. Diğer oyuncular da önceki filmlerde oldukları gibiler. Penelope Cruz ise, her ne kadar ana karakter gibi görünse de figüran kadar rolü vardı. Devam filminde onda da güzel bir gemi ve bolca savaş görmek istiyoruz. Görüntüler başarılı, fakat artık 3D düşmanı oldum. İstemiyoruz sinemalarımızda, iki boyutlu çekin lütfen yapımcılar.
 
Sonuç olarak benim gibi fanatikseniz zaten bu zamana kadar beklemeyip seyretmişsinizdir. Bunun dışında da sadece gişe canavarı filmleri sevenler tarafından katlanılabilir bir film. Eğlendiriyor, unutuluyor, fakat bir de kopya hissi veriyor ki bu da eksi yönü. Vizyonda bolca seçenek varmış gibi görünürken, aslında ülke çapında sadece 3er salonda oynayan filmler olduğu, gitmek istediğiniz zaman anladığınız bu dönemde, çok salonda yer kaplayan filmler arasında kabul edilebilir bir başarı oranını tutturmuş. İyi seyriler.
 
Puan: 7/10
Cilasun

Vasat gerilim filmleri ile sinematografisini başlatan İspanyol yönetmen Jaume Collet-Sera’nın bu filmine gitmemdeki tek neden gelen olumlu eleştiriler. Başrol oyuncusu Liam Neeson‘a nedenini bilmediğim bir sinir oluş içerisindeyken ve geri kalan bayan oyuncu kadrosunu da beğeniyor fakat olağanüstü bulmuyor olmama rağmen; bir de yukarıda saydığım yönetmen unsuru ortadayken bu filme gitmek gerçekten büyük bi kumar idi. Fakat filmin Türkiye’de elde ettiği gişe başarısının altında da bu yatıyor. Reklamı hiç olmayan, sadece eşin dostun önerisi ile gidilip, beş hafta boyunca gişemizin ilk 10’unda yer alarak; “Babam ve Oğlum” tarzı bir başarı elde etmesi bile filmin ilgi çekici olduğunun göstergesi.

Filmimiz bir botanik profesörü olan Martin Harris’in, Berlin’de bir konferansa giderken yaşadığı bir trafik kazası sonrasında, hafızasını kaybetmesi ve uyandığında kendi olduğu zannettiği kişinin yerinde bir başkasını görmesi; bunun üzerine de olayları araştırması ile başlıyor. Bu anlatım ile, iki film önce hakkında yazdığım “Source Code” ile çok benzer bir film ile karşı karşıya gibiydim salonda. Fakat burda olaylar ordaki kadar kolay açıklığa kavuşmuyor. Profesörün hafıza kaybı mı yaşadığı, yoksa bir komplo içerisinde mi olduğu filmin son kısmına kadar muallakta bırakılıyor. Aslında birçok klişe yöntem ile filmin gidişatı seyirciye belli ediliyor. “Final Destination” filminden fırlamışçasına, ilahi bir güç tarafından, özellikle çözülüp yola düşen buzdolabı ve kaza bunlara bir örnek. Bu tarz abartı sahneler ile izleyicinin çok rahatlıkla tahmin edebileceği bir son hazırlanıyor. Fakat durun; çok büyük mantık hataları da bu klişeler ile birlikte ortaya çıkıyor. Spoiler vermemek adına buna da tek bir örnek vereyim; hafızasını kaybettiğini sanan bir kişi, niye akrabalarını aramaz da, sadece yakın bir dostunu arar. Sonuçta “Buried” filminde benzer bir durumda kalan kahramanımız bütün eşi dostu arıyordu. Yok mu bu profesörün anası, dayısı, eniştesi. Bütün bu ikilem filmin sonunda çözülüyor. Kafanızdaki sonun sadece klişelerin dayatması olduğunu, asıl sonun hiç de öyle olmadığını, mantık hatalarının tamamının, aslında filmin gayet basit sonuna hizmet eden birer şaşırtmacadan ibaret olduğunu görüyoruz. Hem şaşırıyoruz, hem de yapbozun bütün parçalarını yerine koyuyoruz. Bu bakımdan kurgu son derece başarılıydı. Bu arada tüm mantık hataları diye bi söz yazmışım ya; birisi bana geri vites ile giden bir Mercedes’in, nasıl olup da ileri vitesle giden, dört çeker bir Touareg’den daha hızlı gittiğini mantık çerçevesinde açıklar ise sevinirim. Kovalamaca sahneleri, bu bakımdan berbattı. Bunun rağmen film, görüntü yönetimi açısından başarılı idi. Efektler ve patlamalar gözümüze sokulmamış ve birçok CGI destekli filme nazaran daha anlaşılır ve yerindeydi.

Sonuçta teknik açıdan başarılı bir iş çıkarılmış. Aynı güzel sözleri oyunculuklar için de söylemek mümkün. Yiğidi öldür hakkını yeme mantığı ile, hiç sevmesem de başrol oyuncumuz Liam Neeson, son derece sert ve soğuk ifadesi ile filmin sonuna kendini hazırlar gibiydi. Karısı rolündeki January Jones için de aynı şeyler geçerli. Truvalı Helen’den beri, bizim seyircimiz için aksiyon filmleri yıldızı olarak ortalama bir yer edinen Diane Kruger; aynı performansını burda da devam ettiriyor. Fakat filmin asıl yıldızı ajan eskisi rolündeki Bruno Ganz idi. Bir insana Doğu Alman olmak bu kadar mı yakışır; itiraf etmek gerekirse, her filmini ayrı bir zevkle seyrediyorum. Bunda da aynı duyguları yaşadım. Filmden çıktığımda, vizyondaki diğer filmlerin yanında alt sıralara atıp, son anda seyretme imkanı yakalayabildiğim için kendime kızdım. Son zamanlarda sinemada aranılan en önemli şeyin şaşırmak olduğunu göz önünde bulundurursak, bu film her şekilde bunu sağlıyor. Beklentilerinizi sonuna kadar karşılıyor. Yönetmenin seyrettiğim ilk filmi idi ve İspanyol sinemasına olan hayranlığımı da arkasına alarak bundan sonra takip edilmeyi hakediyor. Vizyonda bulamayacaksınız ama dvd olarak edinin ve seyredin. İyi seyirler.

Puan:9/10
CİLASUN

Fransızca bilmediğim bir dil. Bu yüzden Fransızca filmler her zaman için bende eksi puanla başlar. Fakat bu filmin ödül dolu afişi ve aldığı ödüllerin kalitesi, uzun zaman sonra hiç düşünmeden Fransızca bir filme gitmeme neden oldu. Filmimiz Kanada’nın vasat şehir manzarası ile başlıyor, olaylar ve karakterlerin tanıtım aşamasıda aynı şekilde bir müddet devam ediyor. Birden zaman ve mekan değişiyor. Babamızın öldürülmesi ile ince bir sarsılma yaşıyoruz. Bir müddet de Arap ülkemizin pastoral manzarası eşliğinde kalan karakterleri tanıdıktan sonra, bir minibüs sahnesi geliyor ki. Aman diyim!!! Birden kendinizi filmin içinde buluyorsunuz. Buna benzer bir sahneyi seneler önce “Enemy at the Gates” filminde seyretmiştim ve bir hafta aklımdan çıkmamıştı. İşte onunla denk. Bundan sonra tamamen kendinizi karakterlerle iç içe buluyorsunuz, problemin her safhasında onlarla düşünüyorsunuz. Ortaya çıkan her acı gerçekte daha bir sarsılıyorsunuz.
 
İki çocuğu ile Kanada’ya göçen Arap kökenli annemizin ölümü ile, geldikleri yerde bir babaları ve abileri olduğunu öğrenen ikiz kardeşlerin, bu yeni akrabalarını arayış sürecini, ilginç flashbackler ile süslü, başarılı bir anlatım ile kotaran yönetmeni tebrik etmek gerek. Çünkü yukarıda anlattığım hissi, çok fazla filmden alamıyorsunuz artık. Öncelikle görüntülerde Avrupa sinemasının minimalist samimiliği var. Savaş, görsel efektler ile gözümüze sokulmuyor. Oyunculuklar başarılı, ki özellikle anne ve kız üzerine yoğunlaşan senaryonun altından iki bayan oyuncu büyük bir başarı ile kalkmışlar. Bir tebrik de onlara. Aslında diğer roller için vasat da diyebiliriz ama filmde zaten çok öne çıkmıyorlar. Birçok karakter barındırdığından, hepsi belli bir zaman diliminde anlatılıyor. Fakat bu hal, filme karmaşadan çok ilginçlik katıyor. Yeni her karakter, sıkmak yerine daha bir filme bağlıyor sizi. Filmin sonunda tanıştığımız Şemseddin’e bile büyük bir merak ile bakıyoruz. Başarılı kurgunun bunda etkisi büyük.
 
Filmin sonu demişken, hiç ummadığınız bir süpriz seyirciyi bekliyor. Fakat bu son bende, seyreden herkesin aksine, şaşkınlık değil, zorlanmışlık hissiyatı uyandırdı. Kronolojide hep bir sorun varmış duygusu içerisindeyim. Spoiler vermemek adına burda daha fazla paylaşım yapamıyorum, çünkü filmi seyredecekseniz, hiçbirşey bilmemenizde fayda var. Ayrıca bu sene bol ödüllü filmimiz “Bal”ın neden Oscar ödüllerinde esamesi okunmadığını da anlamış oldum bu film ile. Bir kere filmin bir meselesi var, anlatmaya çalıştığı kanlı canlı bir hikayesi, tarafsız görünmesine rağmen, tuttuğu bir tarafı var. Sonuçta savaş ortamında katliamlar olur, analar çocuklarını kaybeder, çocuklar … (Pardon spoiler yoktu) Bizim saf pastoral, kişilik filmlerimizin alabileceği en büyük ödülleri alıyoruz zaten ve bence bunlar bize yetmeli. Oscar için ise daha farklı ürünler ortaya koymalı yönetmenlerimiz. Tabi bu yönetmenler Semih Kaplanoğlu ve Nuri Bilge Ceylan değiller.
 
Gelelim filmin en önemli sorununa. Ben üçüncü haftasında yetiştiğim için, Türkiye’de sadece 4 salonda oynuyordu. Yakınlarınızda bir yerde bulabilirseniz bu filme gidin. Yoksa da dvd edinin çıktığında. Çünkü seyredilesi bir sinema deneyimi. Her ne kadar kaçırılmaması gerek kategorisinde olmasa da. İyi seyirler.
 
Puan:8/10
Cilasun

Cumartesi gününü bu film için ayırmıştım. Uçan Süpürge Kadın Filmleri Festivalinin dikkat çeken filmlerinden biriydi Yağmuru Bile. İspanyol yapımı bir film. Bolivya’da çekilmiş. Kristof Kolomb’un “yeni kıta” ya ilk çıkışını anlatmak amacı ile belgesel çeken bir grubun Bolivya’daki “su satımı” olayından dolayı iç karışıklık yüzünden başlarına gelenleri resmediyor. Kristof Kolomb’un sömürgecilik anlayışı ile günümüzün sömürgecilik anlayışının “özü” itibari ile çok değişmediğini gösteren bir film. Kurgusu ile eleştirel bakışını çok iyi oturtan yapımda oyuncular da bir hayli başarılı. Özellikle yerlileri oynayan oyunculardan çok etkilendiğimi belirtmek isterim. Belgeseldeki 1400’lü yılları gerçek hayattaki 2000’li yılları aynı anda oynayan oyuncular filmin hakkını çok iyi vermişler. Sahneler ve diyaloglarla özellikle haç sahnesi ile inandırıcılık oranı yüksek bir film çıkartmış yönetmen. Sömüren Devletlere karşı cevaplar için iyi argümanların bulunduğu başarılı bir film. Ortalamanın üstü. ENES

 


Macaristan’ın bu seneki Oscar aday adayı olan ve ismini hala söyleyemediğim filmi Randevu İstanbul Film Festivali (Aralık 2010)  kapsamında izleme fırsatı bulmuştum. Abartı olmaz sanırım, hayatım da gördüğüm en ilginç konulu filmlerden biriydi. Düşmanlarından kaçan bir adam tarafından rehin alınan Mona, bir gecede duygusal yakınlık kurduğu bu kişiden çocuk sahibi olur, aynı zamanda adamın düşmanları tarafından öldürülmesiyle yalnız başına kalır. Babası tarafından yurtdışında çalışması için kandırılan Mona, kızını bir büyücüye bırakarak yola çıkar. Ama babasının çalışması için teslim ettiği kişiler ne acı ki kadın ticareti yapan mafyanın elemanlarıdır.

Filmin ilginç tarafı da burda başlar. Bibliotheque Pascal adında bir gece klübüne satılan Mona burada çalışmaya alışamaz. Çünkü burası ilginç bir yerdir. Her odasında farklı edebiyat karakterlerinin ortamları oluşturulan mekanda, Mona gibi çalışanlara bu edebiyat karakterinin sözleri ezberlettirilir ve o geceyi beraber geçireceği kişi ile ezberlediği metini konuşarak ilgilenir. Bir nevi beyin yıkama yoluyla ezberletilen metinlerle birlikte, o karakter şeklinde giydirilen Mona kitaptaki karakterin bir kopyası olur. Kızının da ilginç bir özelliği vardır. Rüyalarını dışarıya yansıtabilmektedir. Bunu keşfeden büyücü, kız üzerinde para kazanmaya başlar. Kızı açık hava tiyatrosu gibi bir yerdeki yatağında uyutur ve yansıyan rüyaları film gibi izleyicilere sunar. Kızın rüyalarından yola çıkan bir bando takımı annesi Mona’yı kurtarmak için yola çıkar.

Fantastik öğeleriyle belki de bugüne kadar hiçbir film de rastlamadığımız sulara dalan yönetmen görsellik açısından bir başarı yakalamış bence. Kadın istismarının olabilecek boyutlarına dair bir ütopya çizen yönetmen, gündemdeki bir konuyu farklı bir şekilde izlettirebilmeyi başarmıştır. Girişlerinde, içeride hangi karakterin oynandığı yazılı odaların dekorasyonları da oldukça ilginçti. Türkiye’de vizyona girmesi veya DVD’si çıkması mümkün olmayan bu filmi festivallerden ya da sokak dvdcileriden bulabilirsiniz.

MEHMET


Artık bu tarz filmlerde aradığımı bulamayacağımı anladım. Senelik seyretme oranım da giderek düşüyor, umudum ile birlikte. Her seferinde, değişik olacak diye bir umutla gidip, yine mi klişe diyerek salondan çıkması kötü oluyor sonuçta. Bu haftaki filmimize de gitmek için birçok güzel neden var öncelikle. Yönetmenin “Moon” isimli son derece etkileyi olduğu söylenen filmini seyredememiş olmam bir defa ilgimi bu filme yöneltti. Ayrıca çok sevdiğim iki oyuncuyu başrolde görmek, ilgimi daha bir arttırdı. Sonuçta salondan bir umut ile içeri girdim ve filmimiz başladı.
 
Kendini hiç tanımadığı bir kişinin bedeninde bulan yüzbaşı Stevens, karşısında kendine kur yapan güzel bir hatun ve ortamdaki kişileri tam çözecek iken, bomba patlıyor ve ölüyor. Film başlangıcı için çok ilginç bir fikir. Görsel efektler gayet yerinde ve başarılı. Ne olduğunu siz de yüzbaşı ile birlikte merak ediyorsunuz. Ta ki ana fikir, güzel dış ses tarafından yüzbaşıya aktarılana kadar. Bulunacak bir bombacı var ortamda, ve bunu bulmak için zamanda yolculuk yapıp, geçmişteki aynı sekiz dakika içinde defalarca araştırma yapması gerek yüzbaşımızın. Defalarca aynı bomba efekti, defalarca ölmek. Hadi bu da ilginç; her defasında başka birşeylere odaklanıldığından çok sıkılmadan seyrediyorsunuz. Ama o bombacının ilk göründüğü sahnede “Ben bombacıyım” diye bağırması, ve tahmin etmemize rağmen, filmin sonuna kadar, yok artık bu kadar da değildir diyerek seyretmemiz tam bir hayal kırıklığı idi. Hani yerli dizi Behzat Ç.’de bile katili daha geç tahmin ediyorum.
 
Katili bulduk bari filme odaklanalım diyoruz. Oyunculuklar sıradan, zaten aynı sahneyi oynuyorsun, ne gibi bir değişiklik olabilir ki. Aslında ellerinden geleni yapmışlar, senaryo öyle. Bir tek Vera Fermiga, diğerlerine göre üst seviyede bir oyun sergilemiş. Bu kadını artık büyük filmlerde, başrolde görmek istiyorum. Filmde en önemli oyuncu Chicago kenti. Helikopter çekimlerinde kentin banliyösü muhteşem, gidip görme isteği uyandırıyor kesinlikle. Görsel efektler başarılı, fakat zaten sadece bir patlama sahnesi çekiyorsun. Onu da hep trenin içinde yaşadığın için, odanın içini alevle doldur, oldu bitti. Bu arada yüzbaşının trenden atladığı sahnedeki efekt berbattı. Orda da ayrıca bir eksi not düşeyim. Kurguya bakıyorsun; ölüm soslu imkansız bir aşk katılmış araya, ikilemde kalıyorsun. Güzel ama 8 dakikada ne gördün kardeşim diye geçirmeden edemiyorsun. Sonu da ayrı bir çelişki içerisinde geldi filmin. Yönlendirici firmanın ikiyüzlü tavırları, hep farklı bir son beklentisine itiyor sizi. Fakat filmin sonunda klasik romantik film sonu gibi yaşanıp bitiyor. Şaşırma beklentiniz zerre kadar karşılanmıyor. Buna da iyi mi desem kötü mü desem bilemedim.
 
Sonuç olarak, birçok farklı tarzın kolajı olan, arada kalmış bir film. Bu hali ile “Geleceğe Dönüş” serisinin bütün komedi unsurları ayıklandıktan sonra, “Alacakaranlık Kuşağı” dizilerinin belirsiz metafizik, ve sonlandırmaları ile karıştırılmış; üstüne de “Kasım’da Aşk Başkadır” tarzı bir melodram sosu yedrilmiş, karmakarışık bir film. Yaz ayları Mado’da yediğimiz cup dondurmaları gibi. Her seferinde farklı bir tane seçeriz, çünkü önceki seçtiğimizi hiç hatırlamayız. Bu da öyle o an için güzel ama diğerlerinden hiçbir farkı yok. Sadece klişe severlere tavsiye olunur.
 
Puan: 4/10
Cilasun

Gişe memurları… Önünden onlarca kez geçmemize rağmen çoğu zaman yüzüne bile bakmadığımız, uzatılan paraya karşı bilet uzatmaktan başka haklarında birşey bilmediğimiz insanlar… Kesinlikle küçük gördüğüm için yazmıyorum bunları, hatta bu işe katlanabildikleri için takdir ediyorum kendilerini. Bana bunları hatırlatan bir ilk film, adı da aynı: Gişe Memuru. Tolga Karaçelik’in yazıp yönettiği ilk film denemesi. Filmi, Antalya Film Festivali’nin gala gösteriminde izlemiştim, Sekiz ay önce Ekim ayında. (Aslında bu da ayrı bir problem. Festival gezmekten vizyonu unutan filmler…Ayrı bir yazının konusu.) Oradan en iyi ilk film ödülünü almıştı. Neyse ki film 6 Mayısta vizyona giriyor.

Baştan şunu söylemek isterim ki, film katıksız bir sanat filmi bence. Öyle bir gişe memurunun hayatını kalın çizgilerle anlatan bir film bekleyenler hüsrana uğrayacaktır. (Yani bir gişe memuru beni anlatan bir filmmiş, gideyim dese, küfür ederek çıkabilir salondan.) Galadan sonra yönetmeniyle yapılan sohbete de katılmıştım. Orada bir gişe memuru hakkında film yapma fikrinin nerden çıktığını da anlattı. Yolculuk ettiği birgün, uğradığı bir gişedeki memura iyi günler demiş, memur istifini bozmadan işlemini gerçekleştirmiş ve sanki kötü bir söz söylemiş gibi bir bakış atmış. Bu noktada memurların robotlaştığını hissettim diyor yönetmen. Belli ki önünden geçen yüzlerce insan arasından kendisine selam veren çok az. Buradan yola çıkarak filme karar vermiş.

Hayatımızı kapalı kutular arasında dolaşmakla geçiriyoruz diyor yönetmen. Evden servise, servisten gişe kutusuna, ordan tekrar servise ve son nokta yine ev. Filmdeki karakterimiz bu durumu fazlasıyla kanıksamız biri, asosyal, dışarıdaki hayatla çok ilgilenmiyor, kendisine aşık kıza ve hatta evinin içindeki hasta babasıyla bile. Açıkcası rolünün hakkını fazlasıyla vermiş Serkan Ercan (Eşref Saati ve şimdi de Halil İbrahim Sofrası dizisinden hatırlayın). Zaten kendisi de Antalya Film Festivali’nde en iyi erkek oyuncu ödülünü aldı. Gişedeyken hayallere dalar fakat hiçbir zaman bunları gerçekleştirmek için adım atmaz. Filmin son sahnesindeki kayıtsızlığı onu en iyi şekilde anlatıyor aslında, bu kadarına da pes dedirtiyor.

Hayatımızı kuşatan kutulardan (ev, iş, okul, kurslar, saatler süren yol çileleri…) kurtulmak çoğu zaman kolay olmuyor. Bir süre sonra bu kutuların dışı bize yabancılaşıyor. Yaş ilerledikçe buralardan çıkıp farklı sulara adım atmak, heyecanı arayıp bulmak zor oluyor. Ve hayat alıştığımız gibi akıp tamamına eriyor. Filmi ben beğendim, içimdeki hep farklı yerleri görme, farklılıkları tatma arzusunu kamçıladı. Filmi izlediğim salondan sıkılır hale geldim.( Nerde o eski açık hava sinemaları…) Aslında bu filmin açık havada gösterilmesi lazım, yoksa anlattığı konuyla az da olsa çelişiyor. Hele bir de Nadir Sarıbacak (Uzak İhtimal filminin müezzini..) sahnesi var ki, aklıma geldikçe gülüyorum. Bu sahne için bile filmi tekrar izleyebilirim. Sanat filmlerinden hoşlananlara kesinlikle tavsiye ediyorum, sevmeyenler için “aman ha… uzak durun”. Kötü söz işitmek istemiyorum.

MEHMET


Bu film hakkında yazmayı düşünmüyordum, ama dosttan bir yorum gelince yazmayı görev saydım. Tabi sadece filme değilde anlatısına dair birkaç kelam yazayım istedim. Kavramlar hakkında çokça düşünüyorum. Telaffuz ettiğimiz kavramların zihinlerimizdeki, toplumumuzdaki yansımaları, içimde sıkıntı oluşturan, kendime de kızdığım bir olgu. İşte “Modernizm” 16. yüzyıldan bu yana kavram olarak hayatta olan ve her daim algısı ve tesiri değişen bir kavram. Özellikle bilişim çağının yokuş aşağı kendine dahi hakim olamadan yuvarlandığı – yuvarlanmaya başladığı dönemden itibaren- dönem boyunca kucağımıza birçok babasız çocuk bıraktı. Biz bu babasızları ne yapacağımızı tam bilemedik. İnsanlık doğru rehber ve kaynaklardan hakikat dersi alamadığından ve medet umduğu yerlerden vefa göremeyince dolayısıyla bu babasızları zaman zaman dost deyip bağrımıza bastık, kimisine tam olarak sırtımızı dönerek oradan hakikate onu inkılap edemedik. İster sosyolojik, ister ekonomik bu kavramlar, çıkış yolu olarak görülen caddeler  eninde sonunda hep çıkmaz bir sokak olarak kalmadı, bizi bizden alıkoydu. Hümanizm böyle, özgürlükçülük böyle, kapitalizm böyle … böyle .. böyle… Biz bu kavramlara kendi rengimizi vererek onları insanlığın hizmetine sunma şansından da bu dönem boyunca üzüntü ile, uzaktık.

İşte bu düşüncelerim doğrultusunda (az kalsın ışığında diyecektim) bir sanat eserini, bir filmi, tiyatro eserini, şiiri artık ne ise.. cihanşümul doğrulara, yani fıtrata, sanatın -bildiğim kadarıyla- kaidelerine ve sonra da kendi doğrularıma göre değerlendirmeyi kendimde bir hak addederim. 
 
Bu cihette A Single Man, çok iyi paketlenmiş, çok incelikle sunulmuş, temiz ve kaliteli malzemelerle önümüze sunulmuş bir kusmuk gibi bir şey. Tabirim ağır da olabilir, her zaman kendimden de emin olamıyorum. Fikirlerim, sözlerim bazen çok fevri olabiliyor, düşüncelerim değişebiliyor. Fakat yine de son on yıldır önümüze matah bir değermiş, sanki isteyenin hakkıymış gibi bir sunulan eşcinsellik öğesini bir nevi örtük halde hoş ve meşru gösteren bir filme daha iyi şeyler diyemeyeceğim. İnsaniyetimize, ruhumuza, kalbimize, aklımıza tamamen zıt ve bunlar bozulmadan hoş görülemeyecek bir eşcinselliği; İzlanda (ve birçok Avrupa ülkesi) evlilik yönüyle serbest bırakmıştı ve bu haktan ilk yararlanan ülkenin 75 yaşındaki kadın başbakanı olmuştu da, biz halen Eyyafyallayöküll’ün bir türlü neden dinmediğine fiziksel sebepler arayıp durduk. Lut kavmi neden helak olmuştu bilen var mı?
 
Evet iyi oynanmış, dramatik yapısı iyi kurulmuş, müzikleri ve görüntüleri ile çok incelikle tezyin edilmiş kötü bir bir şey bu film. Onu kötü yapan yönüyle tek artısı, yönetmen filmi aşk (nasıl bir şeyse bu) temeli üzerine bina etmiş, belden aşağı kısmını -pek- tasvir etmemiş.
 
HÜSEYİN

Wiiliam’ın (filmdeki asabi abimiz) Gran Torino’daki huysuzdan (Walt Kowaski) farkı, karşılıksız iyilik ve samimiyet havuzunda erimeden kalması sanırım. Kayalıklara giderken söyleyemediği “good bye solo” sahnesinde Clint Eastwoodun eliyle yaptığı silah hareketi aklıma geldi. O kadar zaman insanların gözünde oluşturduğu yalnız, agresif kalıbını bir anda yıkamıyor ama yavaş yavaş eriyor ve hayatın içinde tekrar yaşam buluyor. Solonun üvey kızıyla William’dan ayrıldığı bölümde şunu gördüm; yapayalnız sevgisiz geçirilmiş bir hayatın matlaştırdığı bir kalp ve bu hayatın geldiği son noktasında dahi olsa uzanabilen bir ele karşılık verememe.

“Good bye solo” basit bir söz olarak görülmemeli. İhtimal içinde yukarıda bahsettiğimiz hayata tekrar tutunma yatıyor. Bunun sırrı yine filmin önemsiz gibi gözüken bir bölümünde gizli. Film boyunca Solo’da hissettirilen en önemli özellik samimiyet. Bu sahnede Solo’nun sesinden aldığımız samimiyet William’ın sürüklendiği uçurumun kenarından kurtarabilecek olan tek şey. Son demde uzanmış bir el. Filmin bu sahnesini izlemenizi isterim, Solo yavaşça taksiyi hareket ettirirken gözü William’da.. Umutsuzca gidecekken, Solo! diye bir ses. Solo bir anda çok uzaktaki sevgiliden bir ses işitmiş gibi Willlliiiam diye bağırıyor. Solo,William’ın Şems’i olma yolunda…

“Good bye Sol”o son bir umuttu William için. Nitekim bir bölümde kendini salıyor gündeliğin, samimiyetin içine, yumuşatır gibi oluyor duygularını. Belki de oda farkındaydı çok istedi ‘good bye solo’ demeyi, lakin…Yaşanmışlığın, hayal kırıklıklarının kalbini çevrelediği örtüleri ne Solo’nun ne kızının ne de fotoğraftaki gencin kaldıramayacağını düşünmüş olmalı ki, good bye diyemiyor.

Solo’nun olanca seslenişine Williamın vermediği/veremediği cevap. Williamın çaresizliğinde insanoğlunun sahip olduklarının önemi anlatılıyor. Hayata mükemmel bir donanımla gönderilmiş insanın zamanla üzerine yine insanlar tarafından yıkılan beton kalıplarını kaldırabilmesi mümkün mü? Ya da bütün bu kayaları nasıl kaldırıp atacak? İnsanın bizzat insan olması hasebiyle sahip olduğu değeri hatırlatıyor. Solo kendi kültüründen çok uzakta hala kendi olabilmeye çalışıyor benzerlerinin yanında tüm zorluklara rağmen. Bir sevgi bulmuş çok uzaklardan, sıcak bir ev, bir çocuk ve kendi kanından bir bebek.. Benliğini koruyabilmiş yada korumaya imkan bulacağını umduklarını koruyabilmiş. (Aynı film için farklı yorum: https://sinemakenti.wordpress.com/2010/11/03/goodbye-solo/ 

Not: Can Dost Feridun’a bloğumuzu şereflendirdiği için sonsuz teşekkürler…Devamını bekliyoruz…MG)

FERİDUN


Önce şu satırları okuyalım:“Mesela Kathryn Bigelow‘un ‘Ölümcül Tuzak’ı gibi bir film yapmak, o filmi düşünebilmek bana tuhaf geliyor. Şundan dolayı: Siz o ülkeye girmişsiniz, işgal etmişsiniz, 1,5 milyon kişi ölmüş ve hala kendi bomba imha ekibinizle alakalısınız. Bu kadar körlük olabilir mi? Irak halkı bu kadar mı yok? Ben sinirlenip o filmin yarısında çıktım. (Yusuf’un Rüyası, 208, Timaş Yayınları)”  Bu satırların sahibi Semih Kaplanoğlu ve kesinlikle katıldığım bir düşünce.

Amerika’nın Irak’a girişinin üzerinden yaklaşık 8 sene geçti. Bu zaman zarfında birçok insan öldü, geri kalan yakınları ise hergün tekrar be tekrar ölüyor. Her savaş Amerika ve müttefiklerine sözkonusu savaşla ilgili destansı filmler çekme fırsatı veriyor. İnternette bir aratın bakın, Vietnam Savaşıyla ilgili onlarca film var. Hatta geçenlerde ben en iyi 10 Vietnam Savaşı filmi diye bir listeye bile rastladım. İstediği her mesajı, vermek istediği şekilde o kadar güzel veriyor ki. Oscarı alan Ölümcül Tuzak filminde de öyleydi aslında. Bir grup Amerikalı bomba imha ekibinin hikayesini anlatan filmi ne yalan söylim ben de evde izlerken bitirememiştim. Hatırladığım tek sahne bir bombanın patlayışını özel çekimle verdikleri sahneydi, tüm ayrıntısıyla.

Buraya nerden geldim. Geçenlerde Ankara Film Festivali kapsamında izlediğim Ken Loach‘un son filmi Route Irish(Tehlikeli Yol) nedense tekrardan Semih Kaplanoğlu’nun sözlerini hatırlattı. Her ne kadar Ken Loach eleştirel ve politik bir film yaptıysa da yine filmde yası tutulan, ön plana çıkarılan sözleşmeli İngiliz güvenlikçileri. 2004 ‘de terhislerinden sonra çok dolgun bir maaşı reddedemeyen iki kafadar çocukluk arkadaşı tekrardan Irak’a göreve giderler. Ve biri orada Irak’ın en tehlikeli yolu kabul edilen Bağdat Havalimanı’ndan Yeşil Bölgeye giden yolda (Route Irish) bombalı saldırı sonucu ölür. Diğer arkadaşı bu ölümün arkasında bir kıllık sezerek araştırmaya koyulur. Birşeyler de bulur hani. Bulur ama bulduklarının Irak halkına faydası ne. Ölen bir kişi üzerden bir film yapılıyorsa, ölen yüzbinlerce Iraklı için yüzlerce film yapılmalı. Yapacak bir şey yok, sinema sektörünün devi onlar…

Ama az da olsa dediğim şekilde filmler de var ve Hollywood filmlerinden daha dokunaklı, daha insancıl. Mesela yine geçenlerde If Ankara Film Festivali’nde izlediğim ‘Son of Babylon’ filmi Irak meselesini anlatan en iyi film bence. Bir çocuğun savaşa giden ve dönmeyen babasını arama serüveni, bir Irak yol filmi. Irak Savaşı hakkında tonlarca makale, gazete küpürü okumaya gerek yok bence, sadece bu film izlense yeter. Film boyunca gezilen her yerde yas tutan kadınlar (zaten yası sadece kadınlar tutar…), harap olmuş evler, ağlayan insanlar, sefillik çeken koskoca Irak halkı. Bir savaşın ardından bırakabileceği en kötü tablolardan biri aslında Irak. Stalin’in sapıkça ifadesiyle “Bir kişi ölürsa bu bir trajedidir, bir milyon kişi ölürsa bu bir istatistiktir.” İşte olan olmuşu bu. Bir taraftakilerin ölüleri için trajedik filmler yapılırken Irak halkı’nın ölülerine toplu mezarlarda yatan, insan gibi mezarı bile layık görmeyen et parçaları olarak bakmak. Gerçek şu ki, her insanın ölümü birileri için trajedidir fakat bunu anlamak istemezsen sadece bazı  trajediler film olur. ‘Son of Babylon’ gibi filmlerden bir tane olması bile yeter bence. Acının kalbi var mıdır bilmiyorum ama acının tam kalbinden seslenen bir filmdi.

Umarım ‘Son of Babylon’ babasını ararken yanlışlıkla ‘Route Irish’ e girmez. Eğer girer ve ölürse bilin ki bu olaydan da Hollywood’a film çıkmaz. Niye mi, çünkü o bir Iraklı.

MEHMET


Adından da anlaşılacağı üzere “öldürmek” hakkında bir film bu. Ama sadece öldürmek üzerine değil.  Filmin ana ekseninde “bir insan ne kadar kötü olursa olsun, ne yaparsa yapsın, bizim onu öldürmeye-ölüm cezası vermeye hakkımız var mı” sorusu var. Fakat filmin niyetini sadece bu soru ile sınırlamak yanlış olur. Kader, adalet, cezalandırma, sosyal psikoloji, ferdi ve toplumsal ahlak, yozlaşma, nesillerin yetiştirilmesi, toplumun ruh haletinin birey üzerindeki etkisi, sevgi gibi esaslı konular üzerine esaslı söylemleri, daha doğrusu soruları olan bir film bu. Bu açıdan bakıldığında Hanake’nin “Beyaz Bant”ı ile yakından bağlantılı.
Bu “düşünen yönetmen”, üçlemesinde zirveye taşıyacağı kader eksenli incelikli anlatım tarzı ile birbirinden farklı ve alakasız görünen insanların hayatlarını aynı kare içinde gösterme becerisini bu filmde de ustalıkla gösteriyor. Karakterlerin film boyunca analizi yapılırken, yani seyirciye olaylar ve kişiler tanıtılırken (Film bu hususta çok başarılı) aslında olacak olanı rahat bir şekilde anlayabiliyoruz. Tüm bu olup bitenler sırasında yönetmen bize soru sormuyor, soruyu kendimize sormamızı istiyor: Ceza ve cezalandırma kavramlarının içeriği, caydırılıcılık ilkesi üzerinden, bunu yaparken insan öldürmeye hakkımız var mı? sorusunu sorgulatıyor film. Acımasız iğrenç bir katilin dahi insani yönlerini olabileceğini göstermeye çalışıyor, o katili toplumun kendisinin o hale getirdiğinin altını çiziyor. Kendince bir sonuca da varıyor. Bu sonuca isterseniz katılırsınız isterseniz katılmazsınız.
Ben yönetmenin vardığını sandığım sonuca katıldığımı söyleyemem; farklı gözlüklerle, farklı açılardan farklı kaynaklardan beslenerek bakıyoruz, ama bunu bir sanat eseri ile sorgulanabilir kıldığından dolayı kendisine müteşekkirim.

1992-1995 yılları arasında yaşanan Bosna Savaşında 100.000’den fazla insan hayatını kaybetti ve 2 milyondan fazla insan ise yerini yurdunu terketmek zorunda kaldı. O günlerde 10 yaşındaydım ve hatırımda o günlere ilişkin  kalan en önemli kare, uzun kuyruklar halinde otoyollarda bekleyen-yurdunu terkeden-insanlardı. Hatırlıyorum da o kadar çok üzülmüştüm ki hala aklımdan çıkmaz o kareler. O zaman katledilen insanlar için şimdi yas tutmanın, özür dilemenin (Hollanda), tazminat vermenin çok bir anlamı yok bence. Ölen ölmüştür. Çocukları ve kocası ölen bir kadına nasıl bir özür, nasıl bir tazminat, nasıl bir şeref madalyası merhem olabilir ki. Babasını 20’li yıllarda kaybetmiş biri olarak, insanın en yakınlarını kaybetmesi kolay kolay alışabilecek bir durum değildir. Hele ki ahlaksız, insanlığa aykırı yolların denendiği bir savaşta yakınlarını kaybetmek daha zor olsa gerek. İnsan her zaman kendisine soracaktır: Ne gerek vardı?

Bosna benim için çok özel bir yere sahip. Gidip görmek istediğim ilk yerlerden. Oradaki insanlara yapılanlar-biraz önce de bahsettiğim gibi çocukluk zamanlarıma gelen savaş görüntüleri-beni oranın bir parçası yaptı sanki. Biliyorum şu anki Bosna benim hayalini kurduğum yer değil ama olsun..

Bunları yazmamı sağlayan izlediğim bir Bosna filmi. Aida Begiç’in ilk uzun metrajlı filmi “Kar”. Angelina Jolie’nin de izleyerek şu anki film projesine ilham kaynağı olan film.(Biliyorsunuzdur A. Jolie’nin Bosna’da yaşayan kadınların durumunu anlatan bir film projesi var.) Kocaları savaşta ölmüş ya da haber alınamayan bir grup kadının hayat mücadelesini konu alan film Cannes’ Film Festivali’nde büyük övgüyle izlenmiş ve ödüle layık görülmüştü. Geçimlerini kendi ürettikleri meyvelerden reçeller, sebzelerden turşular yaparak kazanan kadınların aklında hep savaş ve savaşta kaybettikleri kocaları ve çocukları vardır. Kimisi umudunu kaybetmişken, kimisi için umutla beklemek hayatlarının gayesi olmuştur.

Günün birinde bir Sırp çıkagelir ve bir şirketin arsalarını iyi bir fiyata almak istediğni söyler. Zamanında zorla almak istedikleri toprakları şimdi ise parasıyla satın almak derdindeler. Kadınlar ikileme düşer fakat içlerinde hala direnmeye çalışan birileri vardır. Kocalarını ve çocuklarını öldürenler şimdi de onları o topraklara ait hissettiren arsaları alarak aidiyet hislerini de öldürmeye çalışmaktadır. Bunu başarabilmesi için tek tek herkesi ikna etmesi oldukça zor olur çünkü ‘iyi bir yaşam’ın köylerinde ve topraklarında olacağına inanan birileri vardır.

Film sade anlatımı ve oyuncuların performanslarıyla göz dolduruyor. “Bosna rüyası” na kafa yormaya çalışan yönetmen hayalleri kaybedip hatıralara dalma durumunu irdeliyor. Kendi deyişiyle: “Ümitvardık. Hayallere sahip olma lüksünü yaşıyorduk. Kar’daki karakterler bazen kâbusa dönüşebileceğini bile bile kendi hayallerini kurmaya karar vermişlerdi.  Kaldığımız yerden hareketle bugün “Bosna rüyası”nın nerede olduğunu sordum kendime. O zamandan bu yana neyin değiştiğini sorguladım ve fark ettim ki artık sistemin yeniden inşasına inanmıyoruz; rüyalarımızın, hayallerimizin yerini ise hafızamız ve hatıralarımız almış.”

Yeni filmi “Bait” in ortak yapımcılarından biri Semih Kaplanoğlu. Bosna Savaşı’nın yetimlerini konu alan filmin çekimlerine devam ediliyor. Kendisiyle yapılan ve Hayal Perdesi Online Sinema  dergisin’de yayınlanan roportajı Aida Begiç’i ve filmlerini tanımak için okunmaya değer.(http://www.hayalperdesi.net/edergi/default.aspx?dergiid=21)

MEHMET


Öncelikle bir filmi oluşturan tüm öğelerin mükemmel uyumunun simgesi olarak gösterilebilecek film; ele aldığı dönemini hem zahiri yönüyle hem de ruhsal yönleri ile kusursuz işler. Oyuncularından yönetmenine, müziğinden görüntülerine, detayda boğulmayan ama onu da ihmal etmeyen senaryosundan kurgusuna kadar tüm bileşenleri ile zirvede olan film; bu öğelerden birinin aksaması ile kesinlikle bu bütüncül havayı yakalayamaz ve bu başarıyı da elde edemezdi. Zaten bu ekip birçok filmde beraber çalışarak başarıdan başarıya koşmuşlardır.

Taxi Driver; sinema tarihinin en iyi açılış sahnelerinden birine (belki de en iyisine) sahiptir. Filmin açılış jeneriği adeta filmin bir sinopsisi hüviyetindedir. Zira film kaotik (dehşetengiz) bir müzik eşliğinde, duman ve alevvari görüntülerle başlar. Duman bulutu; içerisinden bir Taxi’nin geçmesi ile dağılır. Bu filmin ilerleyen safhalarında çokça zikredilen ‘Yağmur’ imgesinin Travis kullanımındaki Taxi’ye işaret olduğunun apaçık bir göstergesidir. Aynı zamanda; hiç kuşkusuz jenerikte geçen isimlerin kırmızı aleve benzer bir fontta olması bilinçli bir seçimdir. Müziğin değişip romantik bir havaya bürünmesi Travis’in yüzünü gördüğümüz sahneye denk gelir ve romantik bir karakterle karşı karşı olduğumuzu bize belirtir. Travisin dehşete kapılmış bakışlarını ve bu bakışlarla kirin-pasın, ahlaksızlığın şehrini izleriz. İzlediğimiz şehir manzarası müziğin yine değişmesine denk düşer ve pek bulanıktır. Bulanık olması ise hem şehirdeki tefessüh etmişliğe hem de Travis’in pekte sağlıklı olmayan bakış açısına delalettir. Ve bu şehirde insanlar alevler içinde yanmakta; fakat bunun farkına varamamaktadırlar. Açılışta Scorsese bunu da enfes bir şekilde görselleştirir.

Travis’in iş başvurusu bizim onu tanımamıza yardımcı olur. Aslında kendisinin de ne denli sağlıksız olduğunu görürüz.

-Şoförlüğü neden istiyorsun? / -Geceleri uyuyamıyorum. /- Bunun için porno filmler var./- Biliyorum denedim. /             – …..  / -Sicilin nasıl? /- Temiz, ahlakım gibi tertemiz!

Travis’in günlüğü; Scorsese’nin, çoğu filminde kullandığı ve sinemada zirveye taşıdığı ‘anlatıcı’yı rolünü üstlenir. Bu vasıta ile hem filmin işleyişi kusursuzlaşır, hem de -daha da önemlisi- Travis’i en mahrem yönü ile tanırız: hayata bakışı, hadiseleri değerlendirişi, ne ve nasıl olmak istemesi gibi. Anlatımda yer yer öyle bir dinginlik hâkimdir ki; Scorsese ‘kötü’yü tasvir ettiği sahneleri pat diye kesmez ve adeta izleyicinin gözüne sokar. Ve bundan ötürü izleyici -Scorsese’nin istediği gibi- taraf tutmak gerektiğinde hemen Travis’in yanında yer alır.

Travis aslında tüm nefret ettiği insanlarla aynı batakta, o bataklığın birçok aşağılık ‘meta’sını kullanan biridir. Travis bir anti-kahraman olmadığı gibi kahramanda değildir. O arada kalmış, huzursuz ve tatminsiz  ‘aykırı’ bir tiptir. O’nu diğerlerinden ayıran şey çürümenin farkında olması ve meşru ya da değil bu pisliği temizleme gayretidir. Kendini bir çeşit ‘vazifeli’ olarak görür: Scorsese bu durumu; bir bardak su içerisinde eriyen, eridikçe tüm suyu değiştiren, harekete geçiren bir ilaç ile simgeler.

Travis bir ilişki yaşar. Betsy’nin cazibesi, onun bu rezil toplumda kirlenmemesi (‘bu pisliğin ortasında bir melek gibi görünüyordu’), Travis’in ise sıradan, düz biri olmamasıdır(daha önce senin gibi biriyle tanışmamıştım). Betsy’nin ‘düz’ insanlardan hoşlanmadığını; beraber çalıştıkları ve onu seven adama karşı davranışlarından (3 parmakla kibrit yaktırmak istemesi gibi) anlarız. Fakat bu ilişki Travis’in hastalıklı ruh yapısından ötürü daha ilk randevuda biter.

Kaderin cilvesi; arabasına binen Başkan adayı Palantine’e duyduğu huzursuzluğu anlatır ve başa gelecek kişinin bu pisliği bir an önce temizlemesi gerektiğinden bahseder. Yine Palantine Travis’inde izlediği bir televizyon programında ‘halk yönetmeye başlıyor, tabanda kıpırdanma hissediyorum’ der. Bu sözler karşısında Travis kendini görür, sorumluluk hisseder.

Derken Iris’i görür ve ondan etkilenir. Daha çok küçüktür ve pisliğe en derin noktasında batmıştır. Eline geçen bir fırsatı da kaçırdıktan sonra, onu kurtarmak için kendini daha da sorumlu hisseder ve operasyonuna buradan başlar.

Filmin siyahî (zenci)lere bakışı müthiş derecede olumsuz ve bir o kadar da keskindir. Diğer şoförler ile konuşurken iyi giyimli zencilere nefret edercesine bakışı, bir yerde hırsızın yine zenci oluşu, arabası ile ilerlerken zenciler tarafında taşlanması vs. hiçbir yerde zencilerle alakalı ‘iyi’ye rastlanmaz. Anlaşılacağı üzere bu; filmin bir eksiği değil, o zamanki Amerikan toplumunda zencilere bakışın temsilidir. 

Taxi Driver sözünü budaktan esirgemeyen ve sürekli gerilimi tırmanan bir filmdir. Olaylar peşi-sıra, hiç zaman fevt etmeden gerçekleşir. Akla kazınan birçok sahneye sahip olan filmde adeta boş tek kare dahi yoktur. Yan öykücükler öyle ayarlanmıştır ki; izleyiciyi finale hazırlar ve filmin genel ilerleyişine iğreti de durmaz. Film genelde ‘neden’lerden çok ‘sonuç’lara yönelir. Ahlaksızlığın, adaletsizliğin sonuçları gibi.

Filmin finali genelde anlaşılamamaya kurban gitmiştir. Travis’in ölmemesi, halk kahramanı haline gelmesi gibi sonuçlar, izleyiciye gerçekleşmesi pek mümkün olmayan şeylerin mümkün kılınarak tozpembe bir tablonun sunulması şeklinde algılanmıştır. Aksine Scorsese filme bu sonu vererek; asıl toplum taşlamasını yapar. Yani genel ahlak değerleri öylesine yıpratılmış ve toplumun basireti öylesine kapanmıştır ki; toplum Travis gibi birini halk kahraman olarak addedecek derecede muhakeme kabiliyetinden yoksundur.

Birçok filminde olduğu gibi bu filmde de kendini kamera karşısında (iki yerde) izleyiciye gösteren Scorsese; sinemada, senaryosunun bu derecede görselleştirildiği az sayıda yapıttan birinin altına imzasını atıyor.  

Hüseyin


Fikir nedir? Fikir çilesi nedir? Fikir işçisi nedir ve kimdir bunlar? Hayatı yekpare bir ‘eğlence’nin ötesinde algılayan ve ona ‘hayat bulmuş yaşam’ dedirten şey bu fikir çilesi değil midir? Kendi dünyamızdan bir Nurettin Topçu, bir Necip Fazıl, bir Cemil Meriç, bir Peyami Safa ve adını saymakla bu satırlara sığdıramayacağımız onlarca, ama yine de bir avuç insan yukarıdaki ‘nedir’lere hayatları ve eserleri ile cevap olmuş müellifler değil midir? Onların yaşamları ve eserleri hayatın gerçek manası itibari ile algılanabilmesi ve ona değerinin verilmesi adına tetkik edilmesi zorunlu şeylerdir. ‘Sorgulanmayan yaşam yaşanmaya değmez’ diyordu Sokrates. O ve O’nun gibi şahıslar düşünmüşler, sorgulamışlar ve yazmışlardır. Peki, sinemadaki durum nedir? Kaç fikir işçisi yönetmen var? Eserleri ile düşünen ve düşündüren kaç yönetmen, kaç yazar var? İnsana varoluş, yaşam, sevgi, aşk, ölüm ve ötesi hakkında kaç kişi bir şeyler anlatmakta ve en azından soru sordurabilmekte? Sinemada fikir çilesi çeken ve onun hamelesi haline gelmiş kaç yönetmen var acaba?

Bu denli çetrefilli sorulara bir hamlede cevap verebilmek hoş karşılayacağınız üzere basit değildir. Yine de düşünmeye teşvik babından; o karanlık fakat bizi nice aydınlıklara alıp götüren yahut nice aydınlıkları getirip bize sunan salona doluştuğumuzda, en azından perdeye yansıyan esere bu sorular çerçevesinde bakabilmek, onu hallaç edip okuyabilmek seyirci/eleştirmen açısından bir sosyal sorumluluk zannediyorum.

Su, güneş, gökyüzü, ağaç ve tabiatın o eşsiz musikisi… Zahirden batına ve aşkına giden bir görsellik ve anlatım, farklı diyarlardan bize ulaşan bir ses. Hepsinin son uğrağı inkârı namümkün; ‘Ruh’. Öğelerini hep dünyanın incitilmemiş, kirletilmemiş metalarından alan ve noktayı metafizikle koyan bir sinema anlayışı. ‘Dünya problemi insanla tanıdı’ anlayışının bir göstergesi olan bir sinema. Bir fikir işçisi, tek yazar, tek yönetmen, iki film:Terrence Malick, ‘İnce Kırmızı Hat’ ve ‘Yeni Dünya’. Biz şimdilik sadece Malick’in ‘Yeni Dünya’sına değineceğiz.

Yeni Dünya’ adının da anımsattığı gibi bir keşif filmi. Film, içindeki tüm taraflar (yerliler-İngilizler, Pacohontas-Smith, Rebecca-John) adına keşif/tanıma/anlama gayretini işler. Hatta daha da beliğ ve önemli olan ise, film kendi başına da, her insan için kendini tanıma-keşfetme davetiyesini de taşır üzerinde. ‘Keşif’ duygusuna aşık bir insan için yeni bir keşiften öteye gittiği sonunda anlaşılan bir kadının, yeni bir kıtanın, yeni haritalar için yepyeni sahillerin keşfi… Yeni ruh dünyalarının keşfine yelken açan bir yolculuk. Yelken imgesinin bunca sık kullanımı ve önemi de buradan kaynaklanıyor zaten.

Kameranın ardındaki güç; ön plandaki hikâyeye karşı oldukça rahat tavır içerisinde: ona takılmıyor, seyircinin ona takılmasını da arzu etmiyor, çok mantıklı/rasyonel olmasına önem vermiyor. Ve çok çabuk geçiyor hikâyeyi. Yani bilinçli bir tercih söz konusu burada. Asla değil fasla bakma meselesi. Aynı durum ‘Yeni Dünya’daki kadar olmasa da ‘İnce Kırmızı Hat’ta da var. Kaptanın düşmanlardan ve kralın varlığından bahsetmesi, dil probleminin çarçabuk sayılabilecek şekilde çözülmesi, mısır tohumlarının İngilizlere verilmesi, yerlilerle ilk kan dökülmesi gibi hadiseler film içerisinde, yönetmenin niyetinin iyi anlaşılması ile hoş görülebilecek bir hal alan, fakat havada kalan şeyler. Yani kaptan hangi düşmanlardan bahsediyor? dilini bilmediği yerlilerle nasıl konuşarak kralın varlığına kanaat getiriyor? Yeni bir dünyaya yerleşme düşüncesi ile gelen İngilizler mısır tohumlarını kendileri getirmiş olamazlar mı? gibi sorular akla gelse de yönetmen ve amacı nezdinde bu sorular çok önem arz etmiyor.

Kaptan ‘geleceğin ülkesini kurma’ maksadı ile yeni topraklara adım attıklarını ve bu işte öncü olduklarını yinelerken, aç kalan adamları karınlarını doyurma yerine altın arama gayretine giriyorlar. Yine asıl maksadın sömürü olmadığı vurgulanmasına karşın [-ne zaman araştırmaya çıkacağız efendim. –buraya yağmalamaya gelmedik.], yeni toprak keşifleri, dolayısı ile yeni maden ve zenginlikler her daim İngilizlerin akıllarının bir köşesinde duruyor. Bu nokta üzerine değinip geçse de Terrence Malick; asıl eleştiri oklarını modernite, ‘çağdaş’ uygarlığın yıkıcılığı, yıpratıcılığı, ‘insanın tabiatını’ ve ‘tabiatın saflığını’ nasılda heba ettiğini üstüne basa basa izah ediyor. Yeni Dünyaya ayak basıldığında ‘Tanrının merhameti kimseyi ayırt etmeden ve fakirleşmesine izin vermeden nimetlerle donatması, kendisine ve insanların kendi arasındaki sevgiyi dahi pervasızca/hesapsızca vermesi’ diyor yönetmen. Zaman ilerleyip merhametin lanete inkılâbı, sevginin hasede, nimetin nikmete, temizin kirliye çevrilmesi… Hepsi de imgelerle okuyucunu [evet Terence Mallick filmi okunur!] önüne seriliyor.

1600’lerde geçen filmi günümüz dünya dengelerine uyarladığımızda; sömürünün bitmeyip sadece şekil değiştirdiği, sömürenin ise hiç değişmeden devam ettiği ayan beyan görülüyor. ‘İnce Kırmızı Hat’ bu noktada âdemoğlunun nasılda bir hiç uğruna savaştığı; hasedin, kinin, öfkenin ve samimiyetsizliğin enfüsi planda insan [ruhu], afakî planda âlem üzerine nasıl olumsuz tesir ettiğini gözler önüne daha net sunuyordu. Aynı söylem ‘Yeni Dünya’da daha şümullü fakat daha muğlâk olarak seziliyor. Daha şümullü; çünkü savaştan daha ziyade aşk-sevgi ön planda (çünkü sevgi mahlûkatın mayasıdır), daha muğlâk çünkü yönetmen cümleyi noktalamıyor, izleyicinin bunu yapmasını öngörüyor. İktidar mücadelesi, açlık karşısında insanın nasıl insanlığını kaybederek kendi türünü yemesi (Akif’in ‘dişsiz mi bir insan, onu kardeşleri yerdi’ dediği yer işte!), ceviz kabuğunu doldurmayacak tartışmalar ve mücadeleler. Mimsiz medeniyet dedikleri nokta bura olsa gerek.

Kaptan Smith yerlilerle görüşmeye gönderilip tek başına onların ortasında kaldığında; yerliler tarafından ilginç bir seansa tabi tutulur. Bir ‘arınma’ ile neticelenen seans; John’u geçmiş kirlerinden(!) temizlenmesi/arınması olarak okunabilir. Bu arada birkaç saniyelik bir yelken açılma sahnesine şahit olmamız, hem yeni bir keşfe çıkan hem de keşfe âşık bir kâşifi işaretler. Yerlileri, yaşam ve inanış biçimlerini keşfedecek hem de onlarla yetinmeyerek yeni sahillere yelken açacak bir kâşif (sonunda pişman olmasına rağmen!). Filmin çeşitli yerlerinde görülen kuşlar devranın dönüp durduğu ve hiç bitmeyen bir yolculuğun parçası olduğumuzu işaretler.  

Malick’in kamerası tüm olup bitenin peşinden hiç durmadan gider; yer yer dua için göge kaldırılmış avuçlar gibi semaya seslenir. Bu bağlamda Malick’in kamerası ‘vicdan’ın vizörü, içsesleri de ‘vicdan’ın fısıltılarıdır. 

İlkinden son karesine kadar sinemayla dopdolu, vicdanı konuşturup maddeyi susturarak ruha seslenen, ruhu seslendiren, mutlak saadetin yalnızca bu dünya ile sınırlı olmadığını izah eden, değişik ve geniş okumalara izin veren bir film ‘Yeni Dünya’. Keşfedilmeye değer aynı zamanda muhtaç.

Hüseyin (huseynozr@gmail.com)


Geçen hafta Akademi jürisi ile beğenilerimiz tutuyor demiştim ya. Arada tutmadığı da oluyormuş işte. Bir hafta aradan sonra vizyondan düşmeden bu senenin en büyük ödülüne layık filmi de görebildim.
 
2. Dünya savaşının başlamak üzere olduğu bir anda ölen İngiltere Kralı V.George yerine geçmek üzere, (filmin saçma çevirisindeki isminde vurgulandığı gibi) zorlama seçilen küçük oğlunun, bu göreve layık olabilmesi için, kekemelik problemini yenme öyküsü, aslında klasik bir İngiliz Kraliyet ailesi öyküsü. Filmin teknik yönlerine hiçbir kusur bulmak mümkün değil. Dönemin, yakın tarihimiz olması sebebiyle yarı abartılı kostümler, başarılı mekanlar son derece yerinde. Bu aşamada, geçen haftaki filmle karşılaştırma yapacağım, fakat oyunculuk sadece bir kişi üzerine kurulmuş, o da kral. Burada Colin Firth, çok başarılı ve aldığı Oscar’ı sonuna kadar hakediyor. Fakat yine de Natalie Portman daha çok haketmiş, bunu iki filmi de üst üste seyrettikten sonra anlıyorsunuz. Yan rollerde en az başroldeki oyuncu kadar ünlü kişiler, tamamen kralın en iyi erkek oyuncu Oscar’ını alabilmesi için çalışıyorcasına başarılılar. Her sahnede karlı daha da gözümüze sokuyorlar, bu bile ayrı bir başarı.
 
Film bu hali ile oyuncu Oscar’ını sonuna kadar hakediyor. Fakat sorun bundan sonra başlıyor. Bunun gibi, İngiliz aristokrasisine yönelik filmlerden her sene ülkemizde en az 2 tanesi gösterime giriyor. Hepsi genelde bunun gibi temiz ve çok başarılı filmler oluyor. Birçoğu, aynı bu film gibi Oscar’larda yarışıyor ve oyuncu ödülleri yanında yan ödüllerden de paylarına düşeni alıyorlar. Bu filmin ötekilerden ne farkı vardı onu kavrayamadım ben. Bir “Queen” veya “Sense and Sensibility” en iyi film Oscar’ını ne kadar hakediyorsa, bu film de o kadar hakediyordu. Bu aldıysa diğerleri neden almadı? Aslında biraz düşününce, bu sene doğru dürüst film yokluğunda, İngiliz sarayını Hollywood tarafından taçlandırmak fena da bir fikir olarak gelmiyor, diyorum ve bu konuyu da ucu açık bırakıyorum.
 
Son olarak filmin sonu çok ironik ve etkileyici idi. Başka bir filmde seyretsek, çok abartılı bir savaş ilanı sahnesine dönüşebilecek konuşma, filmin orjinal ismine ithaf olunarak, gayet mutlu bir şekilde seyrediliyor. Ağızdan çıkan her cümlede, evet başardı diyerek yüzümüz daha bir gülümsüyor. Halbuki çıkan kelimelerin manası çok bambaşka. Son derece dokunaklı bir sondu. Bu aralar film sonlarını çok seviyorum ya, bu da onlardan.
 
Bu filmi seyredin, konuşmalardan geri kalmamak adına. Fakat yukarıda saydığım iki filmi seyretmişseniz, nasıl birşey ile karşılaşacağınızı bilerek seyredin. Beklentiniz o yönde olsun. Bu filmlerin adını ilk defa duyuyorsanız, boşverin seyredin önerimi, Oscar’ı. Siz hayatınızı yaşamaya devam edin. İyi seyirler.
 Puan:7/10
CİLASUN

Hiç yadırgamadım yüzünü/İnan çok tanıdık/Gönlüme hoşgeldin sevdiğim…

Geçimini yazarak kazanmaya çalışan ama yazıları pek tutulmayan genç bir adamdır Metin. Duygu ise delidolu, hayatı günübirlik yaşayan birisi. Yaşamları bir barda çakışır ve  sonra bir hayalin içinde kaybolurlar…

Oyuncuların çok popüler olmayışı ve  adı ilgimi çektiği için bir an önce izlemek istedim filmi. Apar topar gittim, daha  filmin başındaki şarkıları duyunca pür dikkat kesildim. 5 – 10 dakika geçti filmde bir hareket yok. Melike’ den bir gıcık aldım ki o kadar olur. Yani belki rolü gereği şımarık olması lazımdı ama o bunu başka bir boyuta taşımış sanki. Sürekli zil sesleri ve uyanma sahneleri arka arkaya patlıyor ki bu da insana sıkıntı veriyor. Öte taraftan not kağıtlarına yazılan bazı notlar özdeyiş niyetine güzeldi.Bazı sahneler çok anlam yüklüydü. (Otobüs durağındaki halleri.) Yine bazı sahnelerdeki geçişler ve mantık dizisi iyi düşünülmüş. Erkek oyuncu (  Sezai Paracıkoğlu) resmen döktürmüş, çok başarılı buldum. Hele ki söylediği şarkı akıllardan kolay kolay silinmez herhalde.

Yine de, keşke AIDS  hakkında biraz daha ayrıntılı bilgiye sahip olsalardı demeden edemedim. Hem böylece farklı çevrelerden de tepki almazlardı. Yönetmenin ilk filmi olmasına rağmen senaryo, oyunculuk ve görüntü açısından Türk sinemasının geliştiğini gösteren ve gelecek vaad eden bir film bence. (Filmden çıkınca dayanamadım, marketten incir reçeli aldım. Eve gelinde tadına baktım ama hiç sevmedim. Adamın sevmediği kadar varmış.)

FD  (www.kanatsizkelebek.wordpress.com)


Filmi izleyeli çok oldu aslında ama internette hakkında yazılmış Türkçe harhangi bir eleştri bulamadığım için-yani sadece kayıtlara geçsin diye-bu yazıyı yazıyorum. Sinemanın konu yönünden hiçbir sıkıntısı yok bence, savaşlar, cinayetler, aşk, soygunlar…ve tabii ki din. Herkes kendi inancını yansıtan filmlerle hem dinin yaşantısını bilmeyenlere anlatırken bir yandan da propagandasını yapmakta.

İsmini bir kaç yerden duyduğum “Lourdes” filmini de konusu ilginç geldiği için izledim.(Filmin yavaş akmasından dolayı izlerken oldukça da yoruldum.) Fransa’nın güneybatısında bir yer Lourdes, Hristiyanların sıkça ziyaret ederek hac yaptıkları bir yer. Burayı kutsal yapan olay ise 1858 yılında yaşanmış. Ondört yaşında fakir bir çocuk olan Bernadette Soubirous Meryem Anayı görür ve 1933 yılında aziz ilan edilir.(İspanya’daki Fatıma olayına benziyor mu, düşünmek gerek) Ve Lourdes bundan sonra kutsal bir yer olarak ziyaretçi akınına uğrar. Bu yerin bir diğer özelliği ise şifa dağıttığı yönündeki inanç. Buraya gelen hacılar, kutsal su kabul edilen bir mağarada yıkanmakta ve dua etmektedirler. Gizemi ve umudu aynı yerde birleştiren bir yer gibi Lourdes.Filmin genel konusu bu olmakla birlikte, bir de filmimizin baş karakteri var: Christine. Doku sertleşmesi olan, ellerini ve kollarını hareket ettiremeyen Christine de şifa bulmak aiçin gelmiştir. Sessiz birisi olan Christine de diğer hacılarda olmayan bir dinginlik-bir mübareklik, bir saflık- vardır. Açıkcası ben çoktan filmin sonunda iyileşeceğini ve bir keramet yaşanacağını düşünmeye başlamıştım bile. Film Christine’nin, ona bakan kişiyle hac görevlerini yapması, duaları, yıkanması, tedavisi gibi konularla ilerliyor. Sonundan beklediğim olaylar gelişti fakat filmin ucu açık bıarkıldı. Yani bu gerçekten bir iyileşme, şifa bulma olayı mı yoksa umudunu kaybetmeyen bir kızın moral gücüyle de ayağa kalkması mı. Çünkü iyileştikten sonra bir ara tekrar yere düşüyor.

Neyse, dedik ya bu yazıyı sadece kayıtlara geçsin diye yazıyoruz. Bilinmeyen bir yeri görmeme vesile olduğu için filmi izlediğime pişman değilim. Buna benzer başka filmler olsa yine izlerim, izledim de: Of Gods and Men, Bu sene Fransa’nın Oscar aday adayıydı. Orada da gerçek bir öykü anlatılıyor. Onu da bir ara sadece kayıtlara girsin diye yazacağım.

MEHMET


Oscar’larda boy gösteren filmlere vizyondan düşmelerine günler kala gitmeye başlayabildim. Aslında bunda, çok fazla sinemada gösterilmemelerinin de payı büyük. Bu dönem Türk gişe canavarları ile üst üste gelince Oscar filmleri gişede yine talihlerine küstüler ve meydanı seviyesiz yerli filmlere bıraktılar.
Yine de Akademi jürisinin seçimlerini genellikle beğenmiş bir seyirci olarak, bu hafta tercihimizi Siyah Kuğu filminden yana kullanmamızın en büyük nedeni, kuşkusuz Natalie Portman idi. Leon filminden beri; artık büyüse de Oscar alsa diyerek her filmini takip ettiğim ve hayranı olduğum oyuncu olduğundan, film ile ilgili kötü bir eleştiri yapmam zorlaşıyor. Onun için, sadece fanatikleri için yapılmış Yıldız Savaşları serisini bile takip ediyordum hatta. Zaten bu filmde de onun olduğu her sahne mükemmel. Neredeyse bütün filmde yer aldığı için bu mükemmellik filmin geneline yayılıyor. Yanında Vincent Cassell gibi bir de partner de varsa, senaryo olmasa bile film benim için iş yapar. Oturup 2 saat boyunca kameraya baksınlar yeter hatta. Bu filmde oyunculuğunu takip edeceğim bir kişi daha ortaya çıktı ki; o da Mila Kunis. Daha önceleri ikinci sınıf aksiyon ve komedilerde oynadığı için pek göze batmayan oyuncu, eline fırsat geçtiğinde değerlendirmesini bilenlerden. Bundan sonra daha kaliteli rolleri hak eder bir performansı vardı.
Yönetmene aşina olsam da, daha önce hiç sinemada seyretmemiştim. Fakat puslu açılış sahnesi bile; “Tamam bu film Aronofsky’e ait” dedirtiyor. Sakin, durağan, yeri geldiğinde sarsıcı; her aradığınız var. Aralara serpiştirilmiş hareketli kamera çekimlerini de koymasaymış daha iyi olacakmış ama; küçük de bir eleştiride bulunayım. Sanki başka filmden çalıntı gibi, gereksiz durmuş bunda.
Filmimiz genç ve naif bir balerinin, yeni dönemde farklı kurgulanmış bir Kuğu Gölü gösterisinde iyi ve kötü kuğuyu aynı anda oynaması için seçilmesi ile başlıyor. Çok zor ve denenmemiş olan bu rol kişinin ruh halini de doğal olarak dengesizleştiriyor. Görünürde hiçbir kötü yanı olmayan kahramanımızın, içte buna uygun yapısı sayesinde film klasik bir oyuncu Oscar’ı adaylığını alacakmış haline bürünüyor. Sonrasında, yukarıda saydığım muhteşem oyunculuk zaten Oscar’ı filme ve kendisine kazandırdı. Fakat bu tür filmler kişisel Oscar’lar dışında başarılı olamıyorlar ki bu da gayet doğal. Filmimiz sadece bir kişi üzerine kurulu, daha başka bir Oscar saygısızlık olur. Zaten yönetmen ve yan oyuncular ne kadar kalburüstü olsalar da esas kızımıza sadece ön ayak oluyorlar. Bunun yanında filmin eksik yönleri de vardı. Senaryosu tamamen boşluklar ile doluydu. Nina’nın annesi ile olan bozuk ilişkisi ve bunun altyapısına filmde sadece bir tartışma sahnesinde iki sözcük değiniliyor ve geçiliyor. Böylece ağzımıza bir parmak bal çalınıyor ama sonu yok. Halbu ki diyalogdan ibaret bir filmde bu konu üzerinde daha da durulabilirdi. Filmin başında, başrol için birbirlerini yiyecekmiş gibi duran kızlar, birden ortadan kayboluyorlar ve kendi rollerine geri dönüyorlar. Nina film boyunca sadece kendisi ile uğraşıyor başrolu hakedebilmek için. Oysa ki böyle bir oyunda herkesin birbirinin kuyusunu kazması gerekirdi. Sonuçta bunlar Thomas’ın filmin başında söylediği sözleri destekleyen olaylar ama gerçek hayat ile metaforlar birbirine karıştırılmış. Her ne kadar Siyah Kuğu’nun final dansındaki metaforu olağanüstü bulsam da, bunu dışındakilerin yer yer abartılı olduğu da bir gerçek.
Son olarak filmin finali çok başarılıydı. Bu hali ile Avrupa filmlerinden aşırma gibi dursa da Amerikan sinemasının bizden esinlenmesi bile güzel. Aslında Amerikan filmlerinin bitiş jeneriklerindeki müziklere hasta ve bu konuda ufak çapta kolleksiyonu olan bir insan olsam da, bu filmin finalindeki alkış sesleri ile çıkan oyuncu yazıları çok etkileyici idi.
Sonuç olarak, vizyonda artık bulma şansınız oldukça düşük olsa da dvd sini bi şekilde edinip seyredilmesi gereken bir film. Hatta arşivde bulunması gereken bir film. Tabi her gelen arkadaşla defalarce seyredilecek filmler tarafında saklanmasın. Bi kere seyredilip arşive katılanlar tarafında dursun. İyi seyirler.
Puan: 8/10
Cilasun

Hikayesi gerçek olaylara dayanan filmler her zaman ilgimi çekmiştir. Başımıza gelme olasılığı nadir olan fakat dünyada bir yerlerde birilerinin başına gelmiş ilginç olayların beyazperdede izlemek hoşuma gider. Geçenlerde izlediğim 127 Saat filmi gibi. Fakat Conviction filmindeki gibi olayları duymak insanı gerçekten heyecanladırıyor.

Filmimiz 1983 yılında Kenneth Waters (Sam Rockwell) adında bir adamın tutuklanmasıyla başlıyor. Birbirlerine küçüklüklerinden beri çok bağlı olan kız kardeş Betty Anne Waters (Hilary Swank) ise kardeşinin suçsuz olduğunu düşünmektedir. Evli ve iki çocuklu olan Anne’nin tek düşüncesi kardeşini hapisten kurtarmaktır fakat her zaman yasaların haklının yanında olmadığını o da bilmektedir. Elinden gelen herşeyi denemeye başlar fakat işler istediği gibi gitmez. Sonunda bu işi kendisi çözmeye karar verir. Hukuk fakültesini bitirip avukat olacak ve kardeşini kendisi savunacaktır. Bu planını muebbet hapis cezasına çarptırılmış kardeşine söylediğinde, kardeşinin yüzündeki ifadeyi görmeniz gerekir. İntihar teşebbüsünden yeni kurtulmuş kardeşi bekleyeceğine dair söz verir. Ve akıl almaz süreç burda başlar..Anne okulu bitirir ve kardeşinin avukatı olarak işlere el atar. Artık her şey çok daha güzel olacaktır…

Düşünüyorum da Betty’nin yaptığını kaç kişi yapabilir.. Bu dönemde eşinden boşanan, çocuklarına bakmaya çalışan, bunların yanında da hukuk fakültesine devam eden bir insanın azmini ayakta alkışlamak gerek. Çocuklarının tartıştığı bir sahnede anneleri birbirleri için kendisinin yaptığını yapıp yapmayacaklarını sorduğunda net cevap alamaz. Gerçek hayatta da böyle değil midir? Yapılan fedakarlığın ölçüsü kişiden kişiye, nesilden nesile değişmektedir. Günümüzde kaç abla kardeşi için-tüm hayatını mahvederek- böyle bir mücadeleye girer. İşte bu yüzden olayın konusu film olabilecek kadar ilginç ve etkileyici.. Bir de ABD gerçeği var ki filmin bir sahnesinde kendisini açıkca belli ediyor. Bir konuşmada Betty kardeşinin bir başka eyalette olsaydı bugüne kadar asılmış olacağını söyler. Yani her eyaletin yargı sistemi birbirinden farklı.. Kardeş Kenneth’in şansı hem ablası hem de bulunduğu eyaletin kanunları aslında…Ne olursa olsun bir insanın 18 yıl suçsuz yere hapiste yatması acı bir durum…Bizdeki ‘Pardon’ filmine benziyor..Ama orda süre çok daha kısaydı. Güzel bir söz var: “Mahkemelerin kiminde adalet dağıtılmaz, sadece kanunlar öğretilir.” Ülkemizde de öyle değil mi? Yıllardır süren sonunda da zamanaşımından düşen davalar, suçluların dışarda, masumların içerde olması.. Adalet çok ince bir mesele, simgeleyen kadının gözünün bağlı olması yetmez aslında. Gözü açık olsun önemli değil, ama vicdanı hür olsun…

Filmi tavsiye ederim…Özellikle hukukçular ve hukuk eğitimi alanların izlemesi gerek bence.. Mahkeme kararını her bir şekilde verir fakat vicdanlarımızın verdiği karardır asıl olan..(Yukarıdaki fotoğrafın sağındakiler gerçek kahramanlarımız, soldakiler ise filmden)

MEHMET


Carlos, yirmi yıl boyunca dünyanın en çok aranılan teröristlerinden biri olan Ilich Ramirez Sanchez’in, nam-ı diğer Çakal Carlos’un öyküsünü anlatır. Carlos, İngiliz bir iş adamını öldürme girişiminde bulunduğu 1947 ile Hartum’da tutuklandığı 1994 arasında, çeşitli isimlerle değişik kimliklere bürünmüş ve çağının bütün politik karmaşalarına imzasını atmıştır. Carlos kimdi? Kimlikleri arasında nasıl bir bağlantı vardı ve bunlarda nasıl bir ardıllık söz konusuydu? Bu kimlikler neyle bağlantılıydılar ve bu sonsuz mücadeleye girmeden önce Carlos nasıl biriydi? Carlos’un “Çakal” lakabı, Frederick Forsyth’ın Çakal adlı romanı Carlos’un kişisel eşyalarının arasında bulununca, The Guardian gazetesi tarafından takılmıştır.

Ilich Ramirez Sanchez(İliç Ramirez Sançez) veya daha sık kullanılan lakabıyla Çakal Carlos, Venezuela doğumlu eylemci. Birçok yasadışı eylemde yer almış Sanchez, 2007 itibariyle Fransa’da Fleury Merogis Cezaevi’nde tutulmaktadır. Sanchez 25 Mart 1949 yılında Marksist bir ailenin oğlu olarak Venezuela‘nın Karakas şehrinde dünyaya geldi.

1966 yılında annesi ve kardeşleriyle birlikte Londra‘ya gidip, İngiltere‘de üniversite eğitimi gördü. Uzun bir dönem Marksist gençlik örgütlenmelerinin içinde yer alan Carlos, 1975 yılında Filistin Halk Kurtuluş Cephesi (FHKC) kamplarında eğitilerek İsrail‘e karşı savaşmaya başladı. Daha sonraki yıllar İsrail hükümetine karşı verdiği mücadeleyi Batı’nın büyük şehirlerine taşıyan Carlos, İsraille ilişkisi olan birçok banka, dernek, gazete ve elçiliğe bombalı saldırıda bulundu. 1980 yılında dünyanın en çok aranan adamı olarak ilan edilen Carlos, CIA, Mossad, Interpol ve Fransız istihbaratını birçok kez atlattı. Özellikle 1980’li yılllarda yaptığı eylemlerle adını duyuran Ilich Ramirez Sanchez hakkında birçok kitap yazılırken, hayatı da defalarca kez filmlere konu oldu.

Binbirsurat olarak da tanınan Carlos’un en önemli eylemlerinden birisi de Viyana‘daki OPEC toplantısında, aralarında 10 petrol bakanının da bulunduğu 70 kişiyi rehin alması ve olay sonrası rehineleri Cezayir‘e kaçırmasıydı. Carlos, 25 yıllık bir kovalamacanın ardından 1994 yılında Fransız ve Sudan istihbarat örgütlerinin ortaklaşa düzenledikleri bir operasyonla yakalandı. Mahkeme sonrası müebbet hapis cezasına çarptırılan Carlos, yargılanma esnasında tanıştığı avukat Isabella Coutant Peyre ile evlendi. Fransa’da Fleury Merogis Cezaevi‘nde bir hücrede tutulmaktayken Clairvaux’da çok sıkı korunan bir hapishaneye nakledidi.Eşi sağlık merkezlerinden uzaklığı sebebiyle bu nakle karşı çıkıyordu.Şu anda Paris’te La Santé cezaevinde kurbağa lakaplı gizli fransız polislerinin suikast girişiminden yeni kurtulmuş halde bulunuyor.İzolasyon şartları ağırlaştığı gibi vatandaşı olduğu Venezuella’nın Fransa elçiliği tarafindan iadesine dair hiçbir esaslı teşebbüste bulunulmamasindan yakınmaktadır. 1975’de müslüman olan Çakal Carlos, Salim Muhammed Nuri adını almıştır.(wikipedia)


İnsanların bir filmde aradıkları değişebilir. Bazıları hareket, bazıları mizah, bazıları aşk vs. isteyebilir. Öncelikle şunu söylemek gerekir. Büyük Sır da hareket yok. İlk yarım saat kendimle çok mücadele ettim desem yalan olmaz yani. Fakat sonradan filme hareket gelmese de, biraz enteresanlık ve gizem gelince filmin sonu geldi.

Büyük Sır gerçek bir olaydan esinlenilerek çekilmiş bir film.1930’ların Amerikası’nda Kahramanımız “Felix Bush Breazeale” yaklaşık 40 yıl ormanda yalnız yaşadıktan sonra kasabaya inerek kendi cenaze törenini ölmeden önce yapılmasını ister. Normalde kişi ölmeden cenaze töreni olmuyor galiba ama elindeki bir tomar parayı gören fırsatçı Quinn Cenaze Hizmetleri bu teklifi kabul eder. Fakat Mr. Bush’un amacı başkadır. (Gerçek “Uncle Bush” hikayesi için: http://www.clanbreazeale.com/UncleBush/BettyMagee.htm )

Görsellikten, aksiyondan yoksun olan filmi kurtarabilecek sadece senaryo. Fakat o da zayıf. İnsanı duygularla yola çıkmış biraz da gizem biraz da mizah katılan filmde – espriler gerçekten güzeldi – seyirci son ana kadar acaba ne olacak diye merak içinde kalmıyor ama film gizemini sürdürüyor. Fakat ben yine de şunu belirtmek isterim: film gizem hakkındaki beklentimi o kadar yükseltti ki gizemi öğrenince sanki beklentilerimi karşılamadı.( Fakat şunu da belirtmekte fayda görüyorum: Bush’un başından geçen olay ve filmdeki sırrımız Amerika’daki Hümanizm kavramına katkısı olmuş)

Film bana kalıplara takılmamamız konusunda bir uyarı yapmakta. İnsanların, beyinlerindeki “bu böyle olur, bunun için olur” ya da “bu böyle olmaz, bundan dolayı olmaz” algılarına her zaman kapılmaması gerektiği mesajı vermekte. Bir cenaze töreninin sadece ölüler için yapılması gerektiği “kuralını” hiçe sayıp sonucu, toplum için faydalı olan bir şeyin yapılabilmesi kuralların insanlar için olduğu ve insanların, “gerekirse” en değişmez denilen kuralların bile değiştirebileceği mesajını vermekte. (Aslında bu benim arzum da olabilir).

Toparlarsak, Her ne kadar filmden sıkılmasam da “bu film sinemada izlenmeyi haketmiyor” diyebileceğiniz bir dönem filmi Büyük Sır. Ortalama.

ENES


If İstanbul çerçevesinde düzenlenen film festivali bu yıl bir ayağını da Ankara’da gerçekleştirdi. Her ne kadar İstanbul’daki kadar sinema salonunda yer bulmasa da Ankara’da gerçekleşmesi bir kapının açılması bakımından iyi oldu. CEPA AFM’de gösterilen filmlere ilgi fazlaydı.Bunu her ne kadar film fiyatlarının ucuzluğuna bağlayanlar olsa da, Ankara insanının festivallere olan ilgisine ve özellikle entellüktuel seviyesine bağlamaktayım ben.

Meteorolojinin aksine güzel bir Cumartesi günü biz de arkadaşlarla bir filme gidelim hem iş yoğunluğu dolayısı ile yorgun olan beyinlerimizi dinlendirelim hem de festivale destek verelim dedik. Son of Babylon filmine gittik.  Babliin oğlu ismi ile Türkçeye çevrilen film Berlin, Sundance Film Festivalleri gibi festivallerce ödüle layık görülen 2009 yılı yapımı Mohamed Al Daradji imzalı bir film. Filmde Arapça ve Kürtçe konuşuluyor.

Yolda bir ninenin namaz kılması ile başlayan film kürt olan bir çocuk(Ahmed) ve çocuğun babaannesinin oğlunu(ibrahim) – ve dolayısı ile çocuğun babasını – aramasını konu edinmiş. Bir mektup ile oğlunun Nasiriye hapishanesinde olduğunu öğrenen nine torununu da alarak Nasiriyeye gidişini ve sonrasını anlatıyor.

Irak’taki bazı gerçekleri de göstermeyi ihmal etmeyen film,  Irak’ın nasıl harap düştüğünü, oradaki insanların nasıl bir sefil hayata mahkum edildiğini çok iyi göstermiş. Yolculuk esnasında gösterilen mekanlar Irak’ın harap halini çok iyi şekilde dile getiriyor. Bunu yaparken  ABD ne övülüyor ne de yeriliyor. Fakat olaya tersten baktığımızda Saddam Hüseyin karşıtı bir propaganda yapıldığını söyleyebiliriz. Çocuğun tuvalete giderken “Saddamı çağırmaya gidiyorum” demesi bunu gösteriyor.Bunu El-Enfal Operasyonunda Kürtlere karşı yapılan katliamı anlatması ile de görebiliriz. Film ayrıca savaşın yapabileceği yıkımları anlamlı bir şekilde gösteriyor. Çocuktaki  dikkate değer değişim savaş konusunda bizlere çok iyi mesaj veriyor.

Filmde Babilin asma bahçelerine de bir gönderme yapılmış. Tarihi milatan onceye dayanan Babilin Asma bahçeleri 2003 Irak savaşında ABD’li komutan tarafından askeri üs yapılmış ve büyük tahribat görmüş.

Sinemada insanlara baktığımda gerçekten filme kitlendiklerini ve pür dikkat izlediklerini gördüm. Başta film yavaş gitse de aralara katılan zeka ürünü espriler ile izleyiciyi sonuna kadar canlı tutmayı başaran ve son yarım saatte kendisine bağlayarak vermek istediği mesajı duygusal bir şekilde veren bir film. Ortalamanın Üstü…

ENES


Süpriz bir şekilde salondan içeri girdim. Aslında bu filme de gitmek niyetindeydim, bu hafta daha acil bir tanesi vardı ki salon dolmuş yer bulamadık buna girdik. O yüzden haftaya yazılacak eleştiri yazısının yerini bu aldı. Türk filmlerinin içerisinde yabancı unsurları olunca daha bi içten bağlanıyorum. Biraz milliyetçi duygulardan olsa gerek, bu filmde de yağmurun altında sırılsıklam olmuş İsmail Hacıoğlu’nun, salondakilerden başka kimsenin anlamadığı Türkçe konuşmalarını duyduğum anda filme dahil oldum.
Film, İtalya’ya dil kursuna giden Ekin isimli Türk gencinin yanılışlıkla bayanların kaldığı bir yurda gönderilmesi, ve yurdun bayan sahibi tarafından önce istemeyerek kabul edilip, sonra eğitimden geçip büyütülmesi üzerine kurulu. Yeterince çekici olan bu konu filmde oldukça güzel kullanılmış. İki karakterin de geçmişlerine yeterince iniliyor. İkisi ile de seyirci bütünleşebiliyor. Daha önce birçok filmde karşımıza çıkan bu dönüşüm üzerine,sonunu bildiğimiz birçok klişeyi gördüğümde daha bir mutlu oldum. Bu, filmin yönetimdeki başarısını kanıtlıyor. Zaten ödüllü olmasına da bu yüzden şaşmamak gerek. Oyunculuklarda, özellikle Claudia Cardinale mükemmel. Ancak bu kadar huysuz olunur, bu kadar güzel sevilir, bu kadar başarılı bir değişim yansıtılır. Sinemamızda görmek bile büyük bir onur. İsmail Hacıoğlu da ana karakterimize uyum sağlamaya çalışmış. Yer yer başarısız olsa da elimizdeki en iyisi bu. Ortalamanın üzerinde. Diğer roller ise filmde pek göze batmayan karakterler. Çoğunluğu Türk oyuncular tarafından oynanmış olmasına rağmen, İtalyanca bilmediğim için oyunculukları hakkında bir yorum yapamıyorum. Filmin adı İngiliz olmak olsaydı her türlü eleştirel yorum yapabilirdim; bu yüzden kullanılan dil de Türk oyuncuların oynaması için oldukça başarılı.
Filmin eksi yönüne gelecek olursak, görüntü yönetmenliği ilk sırada sayılır. Tamamen dizilerdeki mantıkla yapılan kalitesiz çekimler, bol ışıklı patlak mekanlar. Bir sahnede yarısı yenmiş bisküvinin, daha sonraki bir sahnede tam olması, kesinlikle bir özensizliğin işareti. Bu denli başarılı bir kadronun oynadığı ve ödül alabileceği daha çekim aşamasında öngörülen bir filmde, bu denli baştan savma bir görüntü yönetmenliği kabul edilebilir değil. Aynı kişinin “Takva” filminin de görüntü yönetmeni olduğuna inanasım gelmedi. Tam anlamıyla bir fiyaskoydu.
Kurguda da yer yer aksalıklar mevcuttu. Ekin’in dolabı açtığı sahneyi filmin ortasında koymak, sinema seyircisine gereksiz yapılan bir hatırlatma ve hakaretten başka ne olabilir ki? Bunun yanında senaryodaki ince göndermeler çok başarılıydı. Sinyoa Enrica’nın göğüslerini benzettiği kişi, ayrı bir taddı. Filmin “Lake House” filminden fırlama final sahnesi geri kalan tüm hataları bastırır nitelikteydi. Cardinale’nin Haliç’te rakı yudumlaması ayrı bir güzellikti. Bu metaforiks on, hüzün ve mutluluğu aynı anda yaşattı. Sanırım bana ve tüm sinemadakilere.
Sonuç olarak bu filme gidin, Türk sinemasının bu tarz filmlere olan ihtiyacını giderin. Ayrıca birbirine yakın iki kültürün kaynaşmasına, düzgün bir sinematogrofi ile tanık olun. Yer yer duygulanın, yeri geldiğinde gülün. Tüm eksiklerine rağmen, gişedeki diğer yerli filmler bir yana Sinyoa Enrica bir yana. İyi seyirler.
Puan:8/10
Cilasun

Paris’in burjuva semtlerinden birinde zengin ailelerinin yaşadığı bir apartman, filmin mekanı. Apartmandaki soylu kişiler arasında hiçbir diyalog yok. Öyle ki, apartmanın sakinleri, 27 yıllık kapıcılarının isimlerini dahi bilemeyecek kadar asosyal bir burjuva topluluğu… Gerçekten, insanüstü bir ‘sakin’lik… Böyle bir yerde, Paloma’nın  (filmin küçük kız oyuncusu) hayata bakışı nasıl olabilir? Hayat, boş, anlamsız bir oyun gibi bir şey onun için. Yaşamaya değer mi?    Paloma, böyle bir hayata sarılıp da sonra ani bir kalp kriziyle ölmeyi yeğlemiyor ve 12.yaş gününde intiharı hedefliyor kendine, 165 gün sonrasını…

Apartmanın kapıcısı Renee, ellilerinde bir kadın… Yaşlılığını ve çirkinliğini kabul etmiş, ‘böyle geçmiş böyle gider’ diyen kendi halinde bir kadın. Bir kapıcıya göreyse, beklenmedik bir kitap tutkusu var. küçücük evinin bir odası sadece kitaplara ayrılmış… Paloma ve Renee’nin hayatı aslında aynı apartmanda olsalar bile, binaya yeni taşınan Japon bir adamın vesilesiyle oluyor. Daha öncesinde Pamola, dışa kapalı bir ailenin kızı, Renee ise kapıcı olduğu için fark edilmeyen biriydi. Japon adamın Pamola’yla, Renee’yle yakın ilişki kurdu. Pamola hayatı keşfetmeye başladı, Renee ise kapıcı olmanın haricinde başka vasıflarının da olabileceğini…

Filmi tamamen anlatarak, basit kelimelerle değerini düşürme niyetinde değilim fazla…  O yüzden, izlenmeye değer bir film diyerek bitireyim…

FATİH


Planlı olarak olmasa da birkaç gün arayla önce çok sevdiğim yönetmen/yazar Sırrı Süreyye Önder’in Beynelmilel filmini (kimse daha yeni mi seyrediyorsun demesin sakın..eşime izlettirmek için ben de tekrar izledim..) daha sonra da 2006 Brezilya yapımı “Annemler Tatilde (The Year My Parents Went On Vacation)” filmini izledim. İkinci filmi izlerken sanki Sırrı abinin filmini tekrar izliyorum gibi oldum. Sebebi şu; Beynelmilel malumu olduğu üzere 80 darbesinin arefesinde sokağa çıkmama, “lorke lorke” parçasını çalmama, enternasyonel müziğini dinlememe gibi bir çok yasağın ve baskının uygulandığı bir dönemde geçimi sağlamaya çalışan bir grup düğün çalgıcısının ekmeklerini kazanma çabalarını merkezine alırken darbenin ve darbecilerin insanları nasıl sindirdiğine, Sinan Çetin’in “Mutlu Ol Bu Bir Emirdir” adlı kısa filminde bahsettiği gibi bazı komik yasaklarla kendilerini nasıl komik duruma düşürdüklerine değiniyor. Karşılıklı olarak ideoloji avına çıkıldığı bir dönemde Sırrı abinin dediği gibi muktedirlerin tehlikeli buldukları şeylerin içini boşaltarak imha ettiği, insanların kendileri gibi düşünmeyenlerin canına kıydığı, daha vahimi statükonun ne sağ ne sol hiçbir ayrım yapmadan bu kıyıma katkı yaptığı bir dönemin acılarının hala yürekte olduğunu gösteren bir film Beynelmilel. Bizi geçmişe götürüp “Ne gerek vardı” dedirten bir film…

“Annemler Tatilde” ise başka bir ülkede hatta başka bir kıtada Türkiye’dekine benzer olayların yaşandığı bir dönemi anlatıyor. 1970’in Brezilyasın’da 12 yaşındaki Mauro’nun Katolik annesi ve Yahudi olan babasının, Mauro’yu dedesine bırakarak rejimden kaçma (tatile gitme) ve Mauro’nun onları sabırsızlıkla beklemesini konu edinen bir film. Mauro ailesinin tatilden dönmesini beklerken günlerini 1970 Dünya Kupası’nda Brezilya maçlarını takip ederek geçirir. Brezilya üçüncü kez kupayı alır fakat Mauro sevinemez çünkü ailesi dönmemiştir. Ve sonunda dönen sadece annesi olur. “Annemler Tatilde” konusuna hakim, vermek istediği mesajı dağıtmadan sadece diktatör rejimlerin acımasızca hayatlarla oynadığını ve arkada acılı çocukların kalacağını hesaba katmadan nasıl can aldığını duygusal bir yolla anlatmayı başarmış. Brezilya’nın büyük tutkusu futbolu da filmin merkezine alan yönetmen, bu oyunun nasıl da “darbe marbe”  dinlemeden insanların ilgisini çektiğine de üstü kapalı atıfta bulunmuş ve bize İspanyol diktatör Franco’nun halkını futbol ve fiestayla uyuttuğu dönemleri hatırlatmıştır. Filmin, balkonları komşu iki dairenin içinde yaşananları tek karede topladığı sahnesiyle, halkın farklı kesimlerinin maç izlerken aldıkları halleri gösteren sahneleri gerçekten izlemeye değer. Müzikleri de insanı filmin içine çekecek seviyede ve güzellikteydi.

Filmleri izledikten sonra aklıma bir şey daha geldi. Hem Beynelmilel hem de Annemler Tatilde filmleri 16.Gezici Film Festivali’nin darbe filmleri bölümünde gösterilmişti. İki film de birbirine o kadar çok benziyor ki, bu bana artık evrenselleşen sinemada bazı hassasiyetlerin ortak olarak yaşandığını anımsattı. Her iki filmde de duygusallığın ön planda olması ve baskının insanlar üzerindeki etkilerini bir çocuk ve çalgıcı takımı üzerinden işlemesi filmleri etkileyici ve iz bırakan bir şekle bürümüştür. Aynı acının farklı kıtalarda ve farklı şekillerde nasıl yaşandığını bize gösteren bu iki filmi arka arkaya izleyip düşünmek gerek.

“Keşke Olmasaydı”……..

MEHMET


sinemada film izlerken uyuklamaya başardım!

galiba ilk kez bi filmi sinemada izlerken ikinci yarısının yarısından fazlasını uyuklayarak geçirdim…
hangi film mi? 
biutiful
sahi ne anlatıyodu 
FATİH
 
NOT: Fatihcim ben onu bunu bilmem…Bir filmde hem Innaritu hem de Bardem varsa o film izlenir….ama kendim izlemedim daha. İzleyip ben de düşüncelerimi paylaşıcam burada ama film hakkında yazılmış bazı eleştrileri sunayım size…belki film hakkında daha geniş fikir sahibi olmamıza yardımcı olur… MEHMET
 

The King’s Speech, Kral 6. George’un konuşma problemi üzerine odaklanan bir film. Kekeme bir adam olan George’un hem kral oluşunu, hem de kral oluşu sırasında konuşmasını düzeltmek için gördüğü terapileri anlatıyor. Bu terapilerde kralımız hem kekemelik sorununun derinliklerine iniyor, hem de bir dost ediniyor.

Yönetmen Tom Hooper için Oscar ve DGA tahminleri yapıldığında ciddi anlamda şaşırmıştım. Çünkü kariyerine baktığınızda genelde televizyon odaklı işler görüyorsunuz. 13 Emmy, 4 Altın Küre alan John Adams; 3 Altın Küre’li Longford ve 9 Emmy, 3 Altın Küre alan Elizabeth I…….

Kapsamlı Değerlendirmeı İçin: http://theoscarboy.com/2011/01/25/the-kings-speech/


6 yaşındaki cesur Jin, annesi ve tombul kız kardeşi Bin ile Güney Kore’nin Seul şehrinde küçük bir dairede yaşamaktadır. Anneleri gidip onlardan ayrı yaşayan babalarını aramaya karar verdiğinde Jin ve Bin yaz için küçük bir kasabada alkolik teyzeleriyle birlikte yaşamak zorunda kalırlar. Anneleri kızlara domuz bir kumbara verir ve kumbara dolduğunda döneceğine söz verir.

Kızlar için başlarda can sıkıcı bir ayrılık gibi görünen durum büyük teyzelerinin evini kaybetmesiyle hüzünlü bir duruma dönüşür. Anneleri dönmeyi başaramayınca, Jin ve kız kardeşi büyükbabası ve büyükannelerine ait bir çiftliğe taşınmak zorunda kalırlar.

Bu ayrılık yolculuğu boyunca Jin aile bağlarının önemini öğrenir. Büyükannesinin azminden ve sıkı çalışmasından ilham alan Jin kız kardeşi ile ilgilenmenin aslında kalbindeki eksikliği doldurmanın bir yolu olduğunu öğrenir.


13.Randevu İstanbul Film Festivali’ne 127 Saat filmini izlemek için gitmiştim fakat biletleri tükendiği için bunu başaramamış, onun yerine Biblothek Pascal filmiyle yetinmiştim. Fakat sonunda muradıma erdim ve filmi izleme fırsatını buldum. Slumdog Millionaire filminin ünlü yönetmeni Danny Boyle‘nin son filmi hikayesini gerçek yaşamdan alıyor. Aron Ralston adlı bir dağcının Amerika’da bir kanyonda sıkışmasını ve 127 saat boyunca sıkışan elini kurtarmak için gösterdiği çabayı konu edinen film Ralston’un “Between a Rock and Hard Place” kitabından uyarlanmış. Film şimdiden birçok ödül aldı ve daha da alacağa benziyor. (Aldığı ödülleri ve aday gösterildiği yarışmaları theoscarboy.com adresinden takip edebilirsiniz.)

Filme dönersek… Aron’un(James Franco) şehir izdihamından kaçarak tek başına çıktığı kanyon gezisi gayet güzel başlar. Biryere kadar arabasıyla gittiği yolu bisikletiyle tamamlar. Kanyonda tanıştığı kızlara rehberlik yapar. Neşesi fazlasıyla yerindedir ta ki kayıp düştüğü ve elinin sıkıştığı ana kadar… Aslında filmde burda başlar. Sesini kimseye duyuramayan Aron acaba kurtulabilecek mi? Film bu dakikadan sonra Rodrigo Cortez’in klostrofobik draması Toprak Altında (Buried-2010) filmini hatırlatıyor seyirciye. (Filmde bir tabutta gözlerini açan Amerikalı tır şoförü Paul’un doksan dakika boyunca Iraklı teroristler tarafından kapatılıp gömüldüğü tabuttan çıkma çabasını izliyoruz. Tamamı tabutta geçen film sonuna kadar izleyiciyi heyecan içinde bırakmayı başarmıştı.) 127 Saat’de Aron, Toprak Altında filminin aksine hayallerle geriye dönüş yaşıyor ve mutlu ailesini, arasının iyi olmadığı eski kız arkadaşını, gençliğini ve çocukluğunu hatırlıyor. Azalan suyu (-ki susuz kaldığında hayalini kurduğu Amerikan malı içeceklerin reklamını da es geçmemiş yönetmenimiz-) ve yiyeceğiyle sıkıştığı yerden kurtulma azmini yitirmeyen Aron için tek çare kalıyor: Kolunun bir kısmını kesmek… Sonunda özgürlüğüne kavuşan Aron’un tek hedefi tabii ki geride bıraktığı ihtişamlı şehir hayatı oluyor. Filmin sonunda Aron’un gerçeğini de görüyoruz. Evlenmiş ve çocuğu olmuş. Kolunda metal bir mekanizması var ve tırmanmaya devam ediyor.

James Franco için ayrı bir parantez açmak gerek bence. Örümcek Adam serisi, Kahraman Pilotlar, Tanrının Vadisinde filmlerinden tanıdığımız Franco’nun canlandırdığı ilk gerçek kişi değil bu. Daha önce de Milk ve Howl filmlerinde de gerçek kişilikleri canlandırmıştı. Filmdeki rolü kapmak için Boyle’yi oldukça uğraştırdığını duyduğumuz Franco rolünün hakkını fazlasıyla veriyor. Zahmetli bir işe talip olan oyuncu performansıyla Oscar ödülünü alırsa şaşırmamak gerek bence.

Filmin müzikleri de oldukça başarılı. Fimin başındaki ve sonundaki parçalar kendisini tekrar ve tekrar dinletmeyi başarıyor. Bildiğim kadarıyla da filmin müzikleri Altın Küre Ödülleri’ne aday olmuş durumda. Fimin bütçesi için 25 milyon dolar rakamı telaffuz ediliyor. Ben hem 127 saat filminin hem de Toprak Altında fiminin – ki bu filmde 17 milyon dolara yapılmış- nasıl bu kadar masraflı olduğuna inanamıyoum. Özellikle Toprak Altında filmi…Sadece ama sadece tabutta geçen bir film nasıl olur da 17 milyon dolara mal olur. Galiba 127 saat filmi için stüdyoda kanyon yeniden inşa edildi. Yoksa bu kadar bütçenin çıkması imkansız.

Film şubatta Türkiye’de vizyona giriyor.

MEHMET


Leon’u iki kere V For Vendetta’yı üç kere beğeniyle izleyen biri olarak  bu filmde de Natalie Portman oyunculuğunu yine konuşturduğunu düşünüyorum. Portman filmde naif bir balerini canlandırıyor. Ama kelimenin tam manasıyla naif.. Hayatında bir tane bile koyu renk barındırmıyor ya da barındıramıyor diyelim. Annesinin de eski bir balerin olmasından dolayı onu tam bir dansçı olarak yetiştirmiş. Ve hayatında son derece baskındır. Nina’nın Kraliçe olarak canlandıracağı “Kuğu Gölü” balesinde beyaz kuğuyu mükemmel bir şekilde başarırken kötülüğün timsali siyah kuğu da zorlanır. Ama Nina’nın arzuladığı tamamen “Kusursuz” bir resital ortaya koymaktır. Bu durum kendi içinde ikilemlere sürüklenmesine sebeb olur. Film zaten bu gelgitleri barındıran tam bir psikolojik gerilim..Bu sene Oscar’da çok büyük ödüller alacağını imdb’nın 8.7 puanı tasdikliyor. Yönetmen koltuğunda da “Darren Aronofsky” var.. Bana göre Aronofsky’ni n “Pi” ile birlikte en iyi filmlerinden biri.. Türkiye’de şubatta gösterimde olacak. Özellikle uzun süredir iyi bir film izlememiş olanlara tavsiye ediyorum..

SMYY

Cenova

Yayınlandı: Ocak 5, 2011 / ***Tüm Yazılar, **Fatih'in Yazıları, *Filmler

Yaşamın travmatik ve dramatik bir yönünü konu alıyor. Kaza sonucu annelerini kaybetmiş çocuklar ve eşini kaybetmiş bir adamı… Yuvayı sağlam tutabilmesi için üzüntüsünden feragat ederek çocuklarının psikolojilerini iyileştirmeye çalışan bir babanın çabası, üstelik çocuklardan biri bu ölümden kendini sorumlu tutarken hem de…
Beklenmedik bir ölüm. Kaybedilen kişi bir de anneyse, zordur atlatmak bunu. Bir annenin yerini doldurmak çocuk için, tam da ihtiyaç duyulduğu anda, tam da gençliğe adım atarken… Ve eşine ihtiyacı olduğu bu zamanlarda eşini kaybetmesi bir adamın. Film, bu duyguyu vermeye çalışmış.
Bir kent filmi, Cenova. Ailenin, yeni bir hayata başlamak için tercih ettikleri, bir İtalya kenti. Kaotik bir şehir olarak karşımıza çıkıyor Cenova başlangıçta. Dar, tekin olmayan ve tehditkar sokakları, ihtişamlı binaları, otantik gösterimiyle bu atmosfer devam ettiriliyor film boyunca. Yaralı üç yürek, Cenova’yı içselleştirmeye ve birbirlerine tekrar bağlanmaya, erken yaşanan travma sonrası yaşama sarılmaya çalışıyorlar…
Anlatılan, beklenmedik bir ölüm sonrası, şehri değişen bir ailenin tekrar yaşama bağlanması ve iyileşme çabası kısaca…

FATİH


“Finding Nemo” filminden beri her sene en az bir tane animasyona giderim. Sıkı dost, sevgili, vb. olan ana karakterlerimizin eğlenceli yan karakterlerle bezeli yol maceralarını seyretmek her zaman için çekici gelmiştir. Ta ki “WALL-E” filmini görene kadar. Tek kişilik şovun, tüm klişeleşmiş farklılıkları yıkışı ve final, animasyon standartlarını artık oldukça değiştirmişti. Bu tarihten sonra da yine animasyon seyretmeyi sürdürüyorum, fakat artık beklentilerim farklılaştı.

Bu yüksek beklentiyle, farklı bir masal anlatımı olarak lanse edilen “Tangled” filmine gittim. Fakat yine öncekiler gibi oldukça eğlenceli ama bir o kadar da eski filmlerin taklidi yapıyı görüp, arada bir halde filmden çıktım. “Bolt” filmindeki fırlama güvercinlerin yerini, beyaz donlu yaşlı amca almış, “Cars” filmindeki kasaba sakini arabaları burada ördek yavrusu barının sakinleri oynuyor. Filmin finali bile bu haliyle “Shrek” çakması. Sözüm yan karakterlere değil tabi ki burada. Hepsine ayrı ayrı güldüm, finalde ayrı keyiflendim. Film oldukça temiz çekilmiş, animasyon da çok başarılı. Fakat ben bu hisleri daha öncede yaşamıştım.

Ayrıca filme çocuklarınızla gitmeyin. Sonuçta “Hoodwinked” filmindeki absürt masal anlatımına sahip olmasa da, onlara akşamları anlattığınız naif masal mantığında da değil. Her ne kadar Rapunzel’in kuleden kurtuluşu odaklı bir masal izlesek de, esas oğlanımız prens değil hırsız, cadı da oldukça şefkatli bir anne yeri geldiğinde. Ufaklık filmden çıktığında “Anne/baba bunlar böyle miydi?” diye bir çelişkiye düşebilir. Aslında bu üslup bile abartılmadan, başka bir filmden alıntı. Sonuçta ortaya eğlenceli bir kolaj çıkmış.

Bir de sinema salonları için eleştirim olacak. Filmi 2D olarak izleyebileceğimiz doğru dürüst bir salon mevcut değil. Zaten filmde de, kaynak gözlüğünden bozma 3D gözlüklerini 2 saat boyunca takmamıza değecek bir görsellik mevcut değil. Çok mu çabuk tükettik bu 3D olayını diye düşünüyorum bazen. “Beowulf” filmindeki kurdela sahnesinin görselliğini başka hiçbir filmde yakalayamadım şimdiye kadar. Hele ki esas kızımızın saçları o kadar etkileyici sahne oluşturmaya müsaitken. Sadece 3D adı görünsün diye film yapmaktansa, kaliteli bir 2D yapmaya uğraşsalar daha mutlu olurum kendi adıma. Aynı eleştiri filmin dili ile de geçerli. Orijinal dilde seyretmek istediğimizde, gecenin körü saatler dışında imkanımız yok. Söylenen şarkıların orjinalini de duymak istiyor kulaklarımız.

Finalde, eğlenmek ve çıkınca diğer animasyon filmlerinin beyninizdeki ücra köşesine depolamak için gidilebilir bir film. Bunu garanti ediyor kesinlikle. Fakat bir farklılık beklentisi içerisinde olmayın. Animasyon diyarında farklılık bir klişe olmuş çünkü. Değişen bir şey yok.

PUAN 6/10

CİLASUN


Birbirinden farklı hayatları olan iki yaşlı adamın, aynı hastane odasında kalmalarıyla başlayan dostluklarını konu edinmiş bir film, Şimdi ya da Asla.
Jack Nicholson’un canlandırdığı Edward, hastanenin sahibi, zengin, kendi tanımlamasıyla da hayatı yaşamayı seven biri. Bu yüzden biraz bencil ve kibirli görünen bir karakter. Morgan Freeman’ın oynadığı Carter ise, bir aile babası, büyükbaba, oto tamircisi, kitap okumayı çok seven, hayatını aile bağlarında, dostluklarda gören bir karakter olarak karşımızda. Ve ikisi de, sonunda hayatlarına mal olacak hastalıktan dolayı aynı hastanenin aynı odasında kader arkadaşlığı yapmak zorunda kalıyorlar.
Carter’ın yapılacaklar listesinin ismi bu kez, “öbür dünya için yapılacaklar” listesi olmuş. Birine karşılıksız iyilik yapmak, gözümüzden yaş gelene kadar gülmek gibi birçok insanın isteyebileceği temennileri yazılı bu listede. Fakat, tam da o anda, doktorundan, ömrünün birkaç ay’dan ibaret kaldığını duyunca, yazmaktan vazgeçiyor, listeyi bırakıyor. Edward ise (onun da birkaç aylık ömrü kalmıştır) bu listeyi okuyor ve “asla çok geç değildir” diyerek, Carter’ı ikna ediyor listedekileri gerçekleştirmeye ve listeye, Fransa’dan Kahire’ye, Himalayalar’a kadar dünyayı turlamak, paraşütle atlamak, hız yarışı yapmak gibi birçok aksiyon ekliyor. Listedekilerin birçoğunu yapıyorlar. Ve bu arada birbirlerini tanıyorlar. Ailelerini. Carter, mutluluğu anlatıyor. Hayatı anlatıyor. Son zamanlarında Edward’ın yaşamak zorunda olduğu mutluluğu.
Bir zaman sonra Carter fenalaşıyor ve ölüyor. Cenaze töreninde Edward’ın Carter için söylediği şu sözleri yazmak gerekir,  “O hayatımı kurtardı, üstelik ben bunun farkında bile değildim. Öyle gurur duyuyorumki, bu insan beni anlamak için en değerli anlarını harcadı.”   Ardından diğer karakterimizde aynı kaderi paylaşıyor. İkisinin de cesetleri, yakılmış bir şekilde, diledikleri gibi Himalayalar’da küçük teneke kutuların içinde…

FATİH


Filmi Altın Portakal Film Festivali’ndeki galasında izlemiştim. Ve filmi festivalde yarışacak kadar başarılı ve iddialı görememiştim ki öyle oldu. Çakal filmi Antalya’dan eli boş döndü. Film hakkında uzun uzadıya bir şeyler yazmak istemiyorum. Boşluktaki kahramanımızın (İsmail Hacıoğlu) ruhsal durumu üzerinden memleketimizin karanlık köşelerini anlatan filmin gişede de pek fazla memnun olmayacağı kanısındayım. Erkan Can‘ı çok fazla filmde görür olduk. Bu filmde olduğu gibi kalitesinden ödün vermesi sevenlerini üzeceğe benziyor.

Filmin artısı olarak İsmail Hacıoğlu’nun performansından bahsedebiliriz. Uğur Polat‘ın  “ Her anlamda olgun, oturmuş ve iddialı bir İsmail var Çakal’da. Bugüne kadarki rollerinden her anlamda bir adım önde. Artık sadece genç bir delikanlı değil, derinliği olan, iddialı bir genç adam yansıyor beyazperdeye. Bugüne kadar pek çok projede birlikte rol aldığımız için İsmail’i hep keyifle gözlemledim ve şunu inanarak söyleyebilirim:  Çakal, gurur verici bir yeteneğin dönüm noktası.” diyerek övdüğü genç oyuncu gerçekten çıtasını yükseltmeye devam ediyor.

Son olarak değinmek istediğim nokta filmdeki küfürler. İzlediğim en küfürlü Türk filmlerinden biri desem yanılmam herhalde. İnsanı bir noktadan sonra bıktırıyor artık. Sanki senaryonun yarısı küfür. Televizyonda yayınlansa herhalde yarım saatte biter. Kısacası film haftasonu sevdikleriyle stres atmak ve eğlenmek için sinemaya gitmeyi düşünenler için son tercih olmalı.

MEHMET


2010 Altın Palmiye ödülünü alan film hakkında söyleyebileceğim çok bir şey yok…Blogda sanatsal filmlerin tanıtımlarını yapmama ve kendilerine bağımsız sinemadan filmler izletmeme kızan arkadaşlarıma hak verdirtecek derecede sıkkın ve bıkkın bir filmdi. Çözemedim filmi…İzleyin dersem bana küfür edeceğinizden korktuğum için demiyorum. Tim Burton’a göre ‘Güzel, tuhaf bir rüya gibi’…Bana göre kabus…Gerildim filmi izlerken.

Bu arada Recep İvedik’in yeni filmi ne zaman vizyonda!!!!!

İlla ki bu film hakkında ciddi yorum okumak isteyen varsa, buyursun:

http://www.hayalperdesi.net/vizyon-kritik/31-ormanin-hayati.aspx

MEHMET


‘Modern İsrail’in toplumsal gerçeklerine yönelttiği eleştirilerle tanınan ve bu tutumundan dolayı 1982-94 yılları arasında yurtdışında gönüllü bir sürgün hayatı yaşayan ünlü  yönetmen’ Amos Gitai’nin İsrail-Filistin olaylarına alegorik bakış açısıyla yaklaştığı filmi Serbest Bölge(Free Zone-2005) izleyiciyi uzun bir yolculuğa çıkartıyor. Bir yol filmi olan Serbest Bölge’yi izleyenlere Ortadoğu’daki meseleleri düşünme fırsatı veriyor. Anlatımındaki derinlik izleyiciyi yorsa da Amerikalı, İsrailli ve Filistinli üç bayan üzerinden meseleler başarılı bir şekilde işleniyor.Natalie Portman’ın 7 dakikalık ağlama sahnesi ve arkasında çalan Had Gadya şarkısının sözleri filmi ve bu bölgedeki durumu özetler nitelikte ve kesinlikle izlenmeye değer.

MEHMET

http://www.gencsinema.com/film/6746/serbest-bolge

 


Çağan Irmak filmografisindeki filmlere 15 dakikadan fazla dayanamayan birisi olarak, son filminin aldığı eleştiriler, artık sinemada gidilebilir filmler yaptığına dair bir işaret gibiydi. Dramatik ile gülünç arasında kalan ağdalı melodramı, birçok seyircide bıraktığı etkiyi bende bırakmıyordu. Sanki elindeki potansiyeli kullanmayı bir kenara bırakıp kolay yoldan tribüne oynama isteği ile dolu popülist sahneler, nam-ı diğer sanatsal sinema seyircisinde Mehmet Ali Erbil sendromu yaratmıştı. Fakat “Karanlıktakiler” filminin gişedeki vasat halinin yanında eleştirmenler tarafından el üstünde tutulması, artık parasal sıkıntısı olmayan yönetmenin canının istediği gibi filmler çektiğinin bir göstergesi gibiydi. Bu sayede artan merakımı “Prensesin Uykusu” filminde dizginlemedim ve ilk defa sinemada bir Çağan Irmak filmine gittim.
Filmimiz çok sıcak başlıyor, Redd grubunun iç ısıtan müzikleri, daha baştan bu film seyredilir diyor. Tiyatro kökenli başrol oyuncuları, oyunculuk beklentilerimizi üst düzeye çıkarıyor ve bunu da fazlasıyla karşılıyorlar. Zaten şu anda Şehir Tiyatrolarında aynı oyunda canlı performans sergileyen ve birbirleri ile çok uyumlu olan Çağlar Çorumlu ve Sevinç Erbulak’ı bir de beyazperdede seyretmek ayrı bir keyif. Bunun yanı sıra, Genco Erkal muhteşem, oyunculuk dersi verircesine her repliği sıralıyor. Küçük oyuncumuz da keşke filmde uyumasa diyoruz, bence Şevval Başpınar’a bundan sonra diyaloğu daha fazla olan bir rol verilmeli, bir de öyle seyredilmeyi hak ediyor. Diğer alt rollerde de aynı güzel kelimeleri sarf etmek mümkün.
Filmimiz küçük bir çocuğun hayallerini gerçekleştirmek ve uyanırsa şayet mutlu etmek üzerine kurulunca, fantastik öğeler taşıyor normal olarak. “Pan’ın Labirenti” kıvamındaki açılış sahnesi, hayatın acımasız gerçekleri ile fantazi arasında gidip geleceğimizin habercisi. Zaten kızımızın uyuması da bu denli acı bir gerçek aslında. Tabi ki kült olmuş bir “Pan’ın Labirenti” tadı beklemeyin. Henüz onun emekleme çağı diyebiliriz. Bu konuda tek sıkıntısı sonu, aynı hızla giderken, daha dramatik bir son ile bitmesini bekliyor insan, sanki bişeyler eksik.
Fantastik sahneler acemice, bu konularda kat etmemiz gereken çok yolumuz olduğunu biliyoruz ama denenmesi bile güzel şu an için. Animasyon kalitesi de aynı kıvamda, “Harry Potter” serisinin son filmindeki en etkileyici sahne bir animasyon iken, bu filmdeki kalite Samanyolu Tv’nin çocuklar için din kuşağındaki kalitede.
Yine de animasyonun bir amacı var. Yönetmen en çok eleştirildiği kısım olan acıtasyonu bu sayede çok yumuşatmış. Aynı sahneyi normal çekse, Türk sinema tarihinin en acıklı anı olabilecekken (hatta bu ünvanı çoktan haketmişken bile) bu seçimi tam tersi yönde yapıp, artık bu gibi numaralara ihtiyacım yok mesajı veriyor. Zaten filmin birçok yerinde kendi eski işlerini ve Türk sinemasını eleştiren acımasız taşlamaları mevcut. Bunların yanında, acıtasyona mecbur kalındığını da anlatan ve sonuçta böyle olması gerekiyordu mesajları da filmin çeşitli yerlerine serpiştirilmiş. Genco Erkal’ın film çektiği zamanlar ile ilgili yaptığı acı konuşmayı bir daha dinleyin bakalım.
Filmin çekim kalitesi hakkında söylenecek pek fazla bişey yok. Standart Çağan Irmak kalitesini yakalamış. Görüntüler temiz, arada patlayan bikaç ışığı, kadraja giren bir aydınlatmayı saymazsak. Sonuç olarak, film beni tatmin etti. Bundan sonra yönetmeni bir öcü gibi görmemem gerektiğini anlattı. Çok iyi olmasa da benim için başlangıç olan yeni bir yönetmeni takip etme isteği açısından başarılıydı. Çağan Irmak sevenlerdenseniz, mutlu, hüzünlü, gülerken gözlerinizin de dolacağı bir film seyretmek istiyorsanız seyredin.
PUAN 6/10
CİLASUN

Belçika’nın bu yılki Oscar aday adayı olan İllegal filminin ana teması mültecilere karşı yapılan zulümler…14 yaşındaki oğlu Ivan ile Belçika’da yasadışı olarak yaşayan Rus Tania üzerinden bu konuya eğilen film yasadışı olanın kişiler mi sistem mi olduğunu sorgulamamıza yardımcı oluyor. Belçika sinemasının tipik “kasvetli hava” modunda çekilen film baştan sona izleyicileri geriyor. Yapılan zulümleri gördükçe daha da rahatsız bir hal alan film bittiğinde sanki size yapılan işkenceler de bitmiş gibi bir duygu yaşatıyor.2010’da Cannes film festivali, Quinzaine Des Realisateurs Bölümünde gösterilmeye hak kazanmış İllegal, Belçikalı yönetmen, Olivier Masset-Depasse’in ikinci uzun metrajlı filmi..(Diğeri “Cages”-Kafesler filmi-2006) Yönetmenin bir röportajında söyledikleri aslında filmi çekme sebebini de gösteriyor:
“Ben Tania’yı değil, fakat insan haklarına saygılı olması beklenen ama hiç de öyle olmayan ülkelerimizdeki,  göçmen-tutuklama merkezlerini illegal görüyorum. Sistemin kendisi illegaldir. Bu merkezlerde tutulan mültecilerin büyük bir çoğunluğu, açlıktan, diktatörlükten, ya da savaştan kaçarak aşırı tehlikeli, ve zor bir yolculuk sonucu bize ulaştığında, biz de onları hapishaneye atarak karşılıyoruz. Onlara adi suçlular gibi davranıyoruz.

Pek çok film bu insanların bize kadar ulaşabilmek için nelere göğüs gerebildiklerini işledi. Ben ise, ülkelerine dönsünler diye, bizim onları nelere dayanmak zorunda bıraktığımızı göstermek istedim.Birgün evime sadece 15 km mesafede, böyle bir tutuklu merkezi olduğunu öğrendiğimde, konu hakkında daha çok şey bilmek istedim. Bir gazeteci ve bir insan hakları yasal danışmanı yardımı ile göçmenler, göçmen yakınları, polis ve gardiyanlarla pekçok görüşme yaptık. Bir tutuklu-merkezine girip incelemeler yapmayı başardık. Ayrıca gerçek bir sınır-dışı edilme operasyonuna tanık olmama izin verildi. Filmde gördüklerimizin tümü gerçek hayatta mutlaka meydana gelmiş şeyler. Ayrıca, polis ve gardiyanların da sistemin kurbanları olduklarını göstermeye çalıştım.”

Müziğiyle de öne çıkan film, Amerika Birleşik Devletleri’nden benzer bir durumu yansıtan “The Visitor”  filmiden sonra hassasiyetiyle alkışı hakediyor. 16.Gezici Festival 2010 kapsamında Ankara’da gösterilen filmin müziğine ulaşmak için:

http://www.youtube.com/watch?v=D9JU-xx0cwc

MEHMET

 

Çoğunluk

Yayınlandı: Aralık 6, 2010 / ***Tüm Yazılar, **Cilasun'un Yazıları, *Filmler

Yeni Sinemacılar’ı çok seviyorum; günlük hayatta kullandığımız diyalogları, anlamlı bir halde birleştirip, yüzümüze bir tokat gibi vurdukları için… Her filmin çıkışında, ne iğrenç insanlarız diye düşünmekten kendimi alamıyorum. Bu sefer de öyle oldu. Ana karakteri, hayatının en unutulası anına tanıklık ederek tanıdığımızdan, acıma duygusu ile karışık benimsiyoruz. Böylece aslında filmin içine daha rahat giriyoruz. Zaten içimizden bir karater olan Mertkan’ın sorunları, keyifleri, hareketleri de çok sıradan, ama bir bütüne ulaştığında çok da mantıklı bir terslik içeriyor.
Burada oyunculuklar da oldukça başarılı ve samimi. Gerek baba karakterinde Settar Tanrıöğen, gerekse bu film ile ödüllendirilmiş, ana karakter Bartu Küçükçağlayan mükemmeller. Bunların yanında hiç de sırıtmayan Esme Madra tüm kadroyu tamamlamış. Hele bir de Erkan Can gördüm ki, olağanüstüydü. Kafede çay içerken, kolu yırtılmış hali bile bu filmi sevmek için yeterli. Uzun zamandır sinemada göremiyorduk, çok iyi geldi. Artık dizi çekmesin hatta.
Filmin görüntü yönetimi de aynı şekilde usta işi. Takva filmindeki, tavada kalan son kurufasulye sahnesindeki detaycılık ne kadar aklımda kalmışsa, burada da Mertkan’ın sigara içerken pencereyi açtığı sahne aynı öğeleri taşıyordu. Boyasındaki alelade döküklüğün kadrajın tam ortasında yer bulması olağanüstüydü. Mekan seçimindeki özen ancak bu kadar sade biçimde belitilebilirdi. Filmin festivallerde bu yönü ile değerlendirilmemesi çok kötü.
Gelelim filmin eksisine. Karakterimizin feodal aile yapısını görerek filme başlıyoruz. Esas kız ile tanışma, kaynaşma ve aile ile karşılaştırma sahnelerinden sonra, ilk yarı çok büyük heyecan ve merak içerisinde sonuçlanıyor. Fakat ikinci yarı başladığı gibi film bitiyor ve sonrasındaki 20-30 dakika Mertkan’ın çoğunluğa karışmasına anlatan gereksiz diyaloglarla seyirciyi sıkan bir hale geliyor. Sonuçta küfrünü bile yemişin, artık dış kapının dibine kustuktan sonra Mertkan zaten çoğunluktan biriydi, benim ve birçok diğer sinema izleyicisinin gözünde. Bundan sonrası sadece teferruattı. Sanat filmi 90 dakika sürebilir, bunu 110-120 dakikalara zorlamak filmin başındaki etkiyi düşürmekten daha fazla bir anlam taşımıyor çoğu zaman.
Sonuç olarak artıları eksilerinden fazla olan, Türk sineması adına düzgün yapılmış, senenin seyredilesi filmlerinden olan Çoğunluk filmini izlemek için kendinize fırsat yaratın. Yeni Sinemacıla’dan güncel konularda, aynı çizgide işler bekliyoruz. Tabi çıtamızı biraz daha yükselterek. İyi seyriler.

Puan:7/10

CİLASUN

Elimdeki set son zamanlarda hazırlanmış en güzel ve en faydalı eserlerden biri. Semih Kaplanoğlu’nun Yusuf Üçlemesi olan “Yumurta, Süt ve Bal” filmleri ve bu filmlerin kamera arkası görüntülerinden oluşan ekstra DVD ile birlikte Semih Kaplanoğlu ile yapılmış nehir söyleşiden oluşan kitap sinemaseverler için hazine değerinde bence. Filmler hakkında uzun uzun konuşmaya gerek yok zaten. Uzun süre konuşuldu ve tartışıldı. Ve son olarak Bal filminin “Altın Ayı” ödülünü alması yönetmenin ne kadar doğru bir iş yaptığının göstergesi oldu. Bir sinemasever olarak kamera arkası görüntüleri izlemek ufkumu oldukça genişletti. Bir iki saatte izlediğimiz bir filmin yapım aşamasının ne kadar zor olduğunu gördüm. Senaryo üzerine çalışmalar, storyboard çizimleri (Her yönetmen kullanmaz bunu), çekilecek mekanların seçimi, oyuncu seçimleri gerçekten emek isteyen süreçler. Kamera arkası görüntüleri özellikle izlemenizi öneririm. Kitaba gelince…Kitapta Semih Kaplanoğlu’nun sinema olarak ve kişisel özellikler olarak gelişimine an be an tanık oluyorsunuz. Daha 1-2 yaşlarında gittiği sinemaları bile hatırlıyor nerdeyse Kaplanoğlu. Yusuf Üçlemesine gelene kadar geçtiği tüm evreleri, çektiği dizi filmleri, film çekmek için gösterdiği çabaları, Ece Ayhan’la aynı evde paylaştıkları zamanları okuyabiliyoruz kitapta.Kitaptan birkaç alıntı yapayım size:

 “Andrey Tarkovski’nin ‘Ayna’ sını söyleyebilirim. ‘Ayna’ benim sinemaya bakışımı altüst etti.Sinemanın nasıl bir şey olabileceğine dair ilk düşüncelerim o filmi izlediğimde oluştu.” (Syf.13)

“…1-2 yaşındayken ve çok net hatırlıyorum beni arabaya bindirmelerini, sinema bahçelerini, beyazperdeyi, orada seyrettiğim filmleri…” (Syf.15)

Bu seti kaçırmayın derim.

MEHMET

Accidents Happen

Yayınlandı: Aralık 2, 2010 / ***Tüm Yazılar, **Mehmet'in Yazıları, *Filmler
Etiketler:

“Bazen sebepsiz yere kötü şeyler meydana gelir. Bazense bazı şeyler kendi kendine olur.”  Türkçeye ‘Şeytan Karışmış’ adıyla çevrilen film bir Amerikan ailesinin başına gelen kazalardan yola çıkıyor. Filmin başında, mutlu bir hayat süren Conway ailesinin yaşadığı trafik kazası aileyi derinden etkiliyor. Küçük kızları kazada ölüyor, bir çocukları (Gene) bitkisel hayatta uzun bir süre yaşamak zorunda kalıyor ve baba da bu sıkıntılara dayanamayıp evi terk ediyor. Film de aslında burada başlıyor. Hayatta kazaların insan yaşamını nasıl etkilediğini ve olayların normal akışından çıkmasına sebep verdiğini gösteriyor bize. Evet çoğu zaman kazalar için bir sebep aramayız. Ama bu ne kadar doğru, bence irdelemek gerek. Filmde iki yaramaz kafadarın (Billy ve Douglas) bir arabadan çaldıkları bowling topunu yola gelişigüzel bırakmaları ve yolun karşısından gelen bir aracın bu topa çarpmamak için direksiyonu kırmasıyla ağaca çarpması ve içindeki adamın ölmesi durumu kaza gibi görünebilir. Bu durum araç için kaza mı gerçekten? Ya da başkalarının hatalarının bir başkasına yansıması mı? İşin garip tarafı araçta ölen kişinin yabancı biri olmaması…Hepsini birleştirdiğimizde karşımıza çıkanları yorumlamaya itiyor film bizi. Geena Davis’e Akademi Ödülü kazandıran film yavaş ilerlese de müzikleri için bile izlenmeyi hak ediyor bence.

MEHMET


ODTÜ Psikoloji bölümünde açılan “Portrayal of Mental Ilness in Movies”  dersinde önerilen filmlerden biri olduğunu öğrenince izledim bu filmi. Aslında hayal gücü en özgür yönetmen (Tim Burton’la kıyaslayana tekme tokat girişirim) Terry Gilliam’ın filmi olması dolayısıyla izlemeyi ne zamandır düşünüyordum zaten. Hakkında hiçbir şey okumadan filmi açtığımda ne göreyim, Jeff Bridges’lı, Robin Williams’lı bir oyuncu kadrosu. Kaldı ki en iyi oyunculuklarından birini çıkarıyor ikisi de filmde. Robin Williams En İyi Erkek Oyuncu oskarına aday gösteriliyor lakin heykelcik Kuzuların Sessizliği’ndeki Anthony Hopkins’e gidiyor. (Bu iki müthiş performansın aynı sene yarışması büyük talihsizlik olmuş tabii. Bu film müthiş tespitlerin, radikal tezlerin, derinlemesine analizlerin filmi değil. Elbette çok çok zekice replikler, en ince ayrıntısına kadar düşünülmüş muhteşem sahnelerle bezeli ama, öne çıkan özelliği bu değil. Bu filmin en güzel yanı, kavradığımızı sandığımız hayatın ne kadar tuhaf olduğuyla, ve gerçeğin bayraktarlığını yapmaktansa kendimizi bu tuhaflığa bırakmamızın hayatı ne kadar anlamlı kılacağıyla ilgili. Bu film kesinlikle “belki de akıl hastalarının dünyası gerçek, bizimki yanlıştır” ucuzluğuna düşmüyor, veya anti-psikiyatri söylemine başvurmuyor. Sadece o insanları anlamaya, anlamaktan öte, hayatımızda yer açmaya çağırıyor. Ve bunu en sade anlatımla, ama hayal gücünü asla sınırlamadan yapıyor. Bu film izlenmesini en şiddetli tavsiye ettiğim ama hakkında en az şey söylediğim film, çünkü söylenecek fazla söz bırakmıyor.

HAKAN


1962 yılının Hong Kong’u… Yerel bir gazetenin yazı işleri müdürü olan Chau ve eşi, Şangaylıların yaşadığı bir apartmana taşınırlar. Chau, taşınma gününde burada yeni kapı komşusu Li-Chun ile tanışır. Her ikisinin de eşlerinin yardımı olmaksızın eşya taşıyor olmaları ilginç bir tesadüftür. Li-Chun ve Chau, eşlerinin işte oldukları zamanı birlikte geçirmeye ve gitgide daha iyi arkadaş olmaya başlarlar. Neden sonra anlarlar ki, aslında ikisinin eşleri arasında bir ilişki vardır ve aldatılmaktadırlar.

Durumu keşfetmek, onları aşk hayatlarını yeniden gözden geçirmeye ve birbirlerinden destek almaya itecektir


Çağan Irmak‘tan sıcacık bir öykü daha…Küçük bir çocuk gibi hayallere dalmaya devam ediyor Irmak. Bu sefer uyuyan prensesimizi uyandırmak için uğraşıyor. Her zamankinin tersine bu sefer uyutmak için değil uyandırmak için masal anlatıyor. Filmin hep gülen yüzlü kahramanı Aziz…Hep gülüyor. “Benim yüzüm böyle.” diyor soranlara. Kütüphanede çalışan Aziz’in üst katına birgün yeni birileri taşınıyor. Küçük bir kız yani prensesimiz ve annesi…Ve küçük kız bir gün “eski bir dost”un eve gelmesiyle çıkan hengamede uykuya dalıyor ve hikayemiz de başlıyor. Masal dememiz yanlış değil aslında. Filmde kitaplardan çıkan hayvanlar ve kötü yaratıklar bile var..Hatta bizi şaşırtacak, film mi değişti dedirtecek geçişler var. Çağlar Çorumlu’nun (Aziz) performansıyla göz doldurduğu filmde yaşlı kurt Genco Erkal de “Pazar:Bir Ticaret Masalı”nda olduğu gibi yan rol olmasına rağmen döktürüyor. Çağan Irmak’tan yüzümüzdeki tebessümü almadan hüzünlendiren bir film….

Filmin müziklerine de ayrıca değinmek gerek. REDD grubu filmin adını taşıyan bir parça hazırlamış. Hikaye örgüsünde de sıklıkla geçen grup yardımcı oyuncu gibi. Fakat filmin düğüm noktasında filme girip çıkmaları bence hoş olmamış. Masal birden bölünüyor sanki. Ama her şeye rağmen başarılı bir film.Çağan Irmak filmleri arasında en iyi açılış yapan film oldu. Fısıltı gazetesiyle bakalım gişe sonuçları ne olacak.

MEHMET

Babies

Yayınlandı: Kasım 25, 2010 / **Mehmet'in Yazıları, *Filmler

Kalıtsal özellikler nasıl her yeni doğan çocuğun birbirinden farklı olmasını sağlıyorsa, kişinin ait bulunduğu kültür ortamı da bu doğal farklılıkların artmasına ya da azalmasına neden olmaktadır. Bu yıl içinde bazı yabancı ülkelerde vizyona giren “Babies” (Bebekler) belgeselinde anlatılmak istenenler aslında biraz önce söylediğim faktörün güzel bir örneği olmuştur. Belgeselde Namibya, Japonya, Moğolistan ve Amerika Birleşik Devletleri’nden dört bebeğin doğum öncesinden emeklemeye başladığı döneme kadar olan süreci toplumsal kültür farklılıklarını ele alarak anlatıyor.

Geri kalmış Afrika ülkesindeki bir bebek kıyafet giyme ihtiyacı bile duymazken, Japonya’daki bebek yürümeye başladığında, öğretildiği gibi kafasına geleneksel Japon şapkasını takma zorunluluğu hissediyor. Moğolistan’daki bebek vahşi hayvanlara karşı soğukkanlı davranabilirken, Amerika’daki bebek çağdaş yöntemlerle yetiştiriliyor. Kısaca, her ülkede kabul gören kültür normları kişinin bebekliğinden itibaren kendisini hissettirip, davranış şekillerini etkilemeye başlıyor.

MEHMET


Garip bir topluluk Amishler. Teknolojik gelişmelerin tavan yaptığı günümüzde teknoloji kullanmayı reddediyorlar. Elektrik, internet kullanmıyorlar. Otomobil ve daha çok tarımla uğraşmalarına rağmen traktör de kullanmıyorlar. Hatta çoğu araba kullanmayı bile bilmiyor. İnançlarına göre insanlar basit bir yaşam sürmek için yaratılmışlar. Hristiyanlığı en sade haliyle yaşamaya çalışıyorlar. Kıyafetleri çok sade ve tekdüze. Fazlalık yaptığı için çoğu kıyafetlerinde düğme bile kullanmıyor. Onun yerine çengel kullanıyorlar. Fotoğraf çektirmek inançlarına göre yasak. Genelde topluluk kendi içinde evleniyor. Oy kullanmıyorlar ve hatta vergi ödemiyorlar. Mahkemenin verdiği bir kararla çocukları zorunlu eğitimden muaflar. Kendi dini eğitimlerini veriyorlar. Kısaca günümüzde 200 yıl öncesini yaşıyorlar.

Filmimizde aslında tüm bu anlattıklarımızı görebiliyoruz. Yaşam tarzlarını, dini inanışlarını, uğraşlarını ve insani ilişkilerini açıklıkla bize sunuyor film. Ama filmin asıl konusunu Amishler’in inanışları gereği affedicilikleri üzerine. Köyün tek okulunu sorunlu bir kişi basıyor ve birçok çocuğu öldürüyor. Filmde burada başlıyor. Amishler’in büyükleri çocukları öldüren kişinin evine onu bağışladıklarını belirtmek üzere bir ziyaret gerçekleştiriyor. Fakat ölen çocuklardan birinin annesi bu ziyareti kabullenemeyip evini ve yurdunu terk etmeye kalkıyor. Baba bunun inançlarının gereği olduğunu söylemesi anneyi teselli edemiyor. Anne inancıyla şefkati arasında sıkışıp kalıyor. Hangisinin galip geldiğini ise filmin sonunda öğreniyoruz. Film farklı bir topluluğun içinde hassas bir konuyu incelikle işlediği için izlemeye değer bence…

MEHMET

Just Another Love Story

Yayınlandı: Kasım 11, 2010 / *Filmler
Etiketler:,

Filmi izlediğimde Murat Menteş’e hak verdim…..Ne diyordu Menteş:

“”Bazı filmler öyle sürprizli ve esaslı ki, onların konusundan hiç bahsetmemek daha doğru görünüyor…

Sözüme güvenin ve Kærlighed på Film’i seyredin. Adrian Monk’un da dediği gibi “Bana teşekkür edeceksiniz.”

2007, Danimarka yapımı Kærlighed på Film hakkında en isabetli yorumu bence Thomas Hardy [1840 – 1928] yapmış: “İnanılmayacak kadar garip pek çok şey olsa da, [bu filmde] olmayacak kadar garip hiçbir şey yoktur.””


Komik ajanları, polisleri izlemiştim ama ilk defa komik El Kaide militanlarının filmini izledim. İngiltere’de yaşayan bir grup El Kaide üyesinin intihar eylemlerini planlama sürecini mizahi açıdan anlatan filmin galası bu sene Sundance Film Festivali’nde gerçekleştirilmiş. Yönetmenin birçok terör uzmanı ve müslümanla yaptığı görüşmeler sonucu planladığı film intihar saldırılarının altında yatan ana nedenleri irdelemese  de saldırıya hazırlık için kargaya bomba bağlayıp patlatanları, tehdit videosu çekmek için rap müziği kullananları, Pakistan’daki eğitimde yanlışlıkla Bin Ladin’i vuran acemi militanları mizah konusu yapması bakımından oldukça keyifli bir film.Herkesin dediği gibi biz de diyelim: FUNNY

MEHMET

Zamanın Tozu

Yayınlandı: Kasım 10, 2010 / **Fatih'in Yazıları, *Filmler

Zamanın Tozu, Theo Angelapoulos’un Üçleme’sinin ikinci filmi. Ağlayan Çayır’daki Eleni’nin acı ve umut dolu hayatı devam ediyor. Aslında umuda yolculuk bitmiyor diyebiliriz… Eleni’yi Sovyetler Birliği’ne kaçmış olarak buluyoruz bu filmde. Onu bulmamızı sağlayan ise, ABD’ye giden eşinin onu almaya gelmiş olması. Ve film bize Eleni’yle birlikte Toronto’dan Berlin’e, Kazakistan’dan Sibirya’ya geniş bir coğrafyada son yarım yüzyıla yolculuk yaptırıyor.

Ağlayan Çayır’da olduğu gibi, sadece bir hikaye değil asıl anlatılmak istenen. Eleni’nin üzerinden son yarım yüzyıla acı ve umut dolu bir yolculuk. Bu yüzden eşiyle buluştuklarında tekrar bir ayrılık onları bekliyordu… Ve Stalin ölmüştü, Ukrayna’dan Sibirya’ya, Kırgızistan’dan Polonya’ya kadar tüm halk yasa davet ediliyor… Ayrılıktan sonra Sibirya’ya sürgün edildi Eleni, bebeğiyle birlikte. Daha sonra bebeğini yakın dostu, sevgilisi Jacob’un kız kardeşine göndermek zorunda kaldı, Berlin’e… Bir gün, tüm Stalin heykellerinin toplatıldığı fark edildi… Sürgün bitmişti, Macaristan’dan Avusturya’ya giriş yapılıyordu artık. Özgür dünyaya belki de. Fakat, sınırlar Jacob’u sevdiğinden ayıracaktı. Ya da ayıramayacak! Jacob, Eleni’yi İsrail’e tercih etmişti ve onun peşinden Almanya’ya yerleşti… Eleni, Kanada sınırında sisler içerisinde görünüyor. Sınırlar, sadece bir çizgi değil çünkü. Buraya gelmesinin sebebi ise, eşini, eski eşini bulmaktı. Buldu ve evliydi müzisyen eşi… Berlin Duvarı yıkılıyor… Yönetmen olan oğlu, annesiyle babasının filminin çekimleriyle ilgileniyordu Berlin’de. Milenyum arefesinde Eleni ve eşi Spyros, Berlin’e geldi. Bunu duyan Jacob da Leipzig’den hemen Berlin’e geliyor, Eleni’sini görmek için. Ve yönetmen, film çekimlerinin arasında tüm aileyi ağırlamak zorunda ve bir de işkolik babasından ve onları terk etmiş annesinden dolayı bunalımdaki küçük Eleni’yle ilgilenmek zorunda. Tüm bunlar eklenince, geçmiş ilişkiler dökülmeye başlıyor. Jacob, Eleni’yi kaybettiğini kendine itiraf eder ve geriye dönüp baktığında, hayatının boşa geçtiğini düşünür. Yapacak tek bir şey kalmıştır onun için. Sessizlikte intihar…  Eleni hasta yatağındaydı. Ağlayan Çayır’dan bir söz hatırıma geldi, “Sen uzandın ve ıslak çimlere dokundun. Elini kaldırdığında birkaç damla yuvarlandı ve gözyaşları gibi toprağa düştü…” Eleni’nin elinden birkaç damla yuvarlandı, gözyaşı gibi… Spyros Eleni’sini kaybetti ama torun Eleni’sini kaybetmeye niyeti yoktur.

Angelapoulos, film boyunca sekanslarla ‘flashback’ler yaşatıyor. Zamana göre değil, olayların ilişkilerine göre ilerletilmiş bir film. Ve filmin başında da zaten diyor, “Hiçbir şey sona ermedi. Ermez de…”

FATİH

Ağlayan Çayır

Yayınlandı: Kasım 10, 2010 / **Fatih'in Yazıları, *Filmler
Etiketler:

Oldukça uzun bir film izledim, 160 dakikadan fazlaydı ve her anı dikkat istiyordu. İlk defa bir filmi izlerken yorulduğumu hissettim. Bahsettiğim fim, Theo Angelapoulos’un ‘Üçleme’sinin ilk filmi, Ağlayan Çayır. Bolşevik İhtilali’nin hızla yayılmasının ardından Odessa’dan Batı Trakya’ya sürülen Yunanlılar’la film başlıyor. Sürgün yerinin Yunanistan’ın iç kısımları değil de Batı Trakya olması, birinci dünya savaşının ardından ulus devletlerin, nüfus dağılımındaki etnik ağırlığa verdikleri öneme dikkat çekiyor olmalı. Batı Trakya henüz Yunan olmuştu ve Türk nüfusun ağırlığı hala sürmekteydi orada. Odessa’dan gelenler burada, göl kenarına yerleşiyor, köy kuruyor, yıllarca burayı vatanları olarak benimseyemeden yaşıyorlar ve sonunda, göç ediyorlar, gölün suları altında kalan köylerinden.

Filmin asıl konusu, Yunanlılar’ın hayatı ya da bir ailenin sıkıntıları değil. Puşkin caddesinde annesinin cansız bedeninin yanında ağlayan Eleni’nin, sürgün edilen Yunan ailelerinin biri tarafından evlat edinip, Selanik’e getirilmesiyle başlayan yaşamı. Annesiz ve 3 yaşındayken göçle başlayan bir hayat…
Birkaç dakikanın ardından, Eleni büyümüş ve ikiz çocuklarını evlat vermiş küçük bir anne olarak karşımıza çıkıyor. Bu sırada Yunan ailenin çocuğuyla yeşeren aşk ise filmin temelini atıyor fakat babalığının Eleni’yi istemesi, genç kızın oradan uzaklaşmasına neden oluyor ve iki genç, köyden kaçarak Selanik’e geliyorlar, yeni bir hayat kurabilme düşüncesiyle. Mübadele sonrası İzmir’den Selanik’e gelmek zorunda kalan müzisyen Nico ise onlara yardım edecek ve film boyunca iki genç aşığın dostu olacaktır. Nico’nun sık sık İzmir’i anması, kişinin hayatında milli vatanın değil anavatanının daha güçlü olduğunu anlatıyor.

Selanik’te hayatın zorluklarıyla boğuşurken zamanla siyasi mücadelelerin içinde buluyorlar kendilerini. Bu arada, jandarmadan gizli düzenlenen bir partide, sürekli onları arayan babalarıyla karşılaşıyorlar. Yaşlı baba, oğlundan bir parçayı çalmasını isteyerek, Eleni’yle kısa bir dans ediyor. Ve dans sonrası ölüyor…

Angelapoulos, müziğe önemli bir yer vermiş filmde. Buzuki, darbuka, keman, akordion ile müzik ziyafeti veriyor. Film boyunca, siyasi tarih de bizi bırakmıyor. Birinci dünya savaşının acı sonucuyla başlayan film, Yunan iç savaşı ve işgalin ardından ikinci dünya savaşına kadar uzanıyor. İç savaşta Eleni’nin ikiz çocuklarından biri gerilla olarak karşımıza çıkıyor, diğeriyse asker olarak… Artık iki düşmanlar. Fakat, konu Eleni olunca yani anne, hala iki kardeşler… Ayrıca film sonuna kadar göl kenarında asılı kalan beyaz çarşaflar ve sık sık geçen kara tren, bazen Eleni’nin umudunu bazense acılarını anlatıyor. Aynı zamanda dünyayı da… Beyaz çarşaflar, Nico’nun ölüm sahnesindeyse kana bulanıyor…
Annesinin cansız bedeni üzerinde ağlarken bulunan Eleni, Üçleme’nin ilk filmi Ağlayan Çınar’ın sonundaysa oğlunun cansız bedeninin üzerinde ağlıyordu…

FATİH

The Boy

Yayınlandı: Kasım 5, 2010 / ***Tüm Yazılar, **Smyy'nin Yazıları, *Filmler
Etiketler:,

Yeni Zellanda’nın Waihau Bay bölgesinde çekilmiş güzel bir manzara filmi olan “Boy”, içinde fotoğraflanacak birçok kare barındırıyor.Hepsi olmasa da bu karelerden birkaçına filmin sitesinden ulaşabilirsiniz (boythemovie.co.nz) Boy yani Alamein erkek kardeşi ve beş tane kuzeniyle babaannesinin nezaretinde yaşayan, yalanlar hayatını süslendirebilen 11 yaşında bir yeni-ergen.Küçük kardeşinin (Rocky) doğumunda annesini kaybetmiş ve hiç görmediği babası ise bir hapishane kaçkını.Bir gün iki çete arkadaşı ile birlikte babası çıkagelir.Oğullarıyla tanışır.Babalarını ilk defa gören Boy ve Rocky onun varlığına alışmaya çalışırlar.Bir süre sonra ise Boy için babası büyük bir idol oluverir.Ama baba Alamein’in( Taika Waitit-filmin yönetmeni aynı zamanda) çocuklarından ziyade çok daha önemli bir işi vardır.Yıllar önce sakladığı bir tomar parayı bulmak..İşte bu farklı ilgi odaklarıyla örülü güzel bir ikindi filmi.Yorgunken de izleyebilirsiniz..

SMYY


İran kökenli Amerikalı yönetmen Ramin Bahrani’nin 4.filmi Good Bye Solo. Yönetmenin izlediğim ilk filmi. (ikincisi Chop Shop; Man Push Cart ve Plastic Bag filmlerini de hararetle arıyorum ama bulamadım. Bulan arkadaş olursa haber versin..) Filmin esas oğlanı Afro-Amerikalı Souleymane fakat arkadaşları onu Solo diye çağırıyor. Gece vardiyasında taksi şoförü olan Solo bir gün, ilerleyen günlerde devamlı müşterisi olacak William isminde bir müşteri alır. William Solo’ya ilginç bir teklifte bulunur. Bir kaç hafta sonra kendisini şehrin dışındaki kayalıklara götürürse 1000 dolar vereceğini söyler. İlk başlarda William’ın amacını anlayamayan Solo gerçeğin farkına vardığında William’ı ikna etmeye çalışır. Bu süreç garip bir şekilde ilerleyen dostluklarının pekişmesini sağlar. Aslında film iki zıt karakter arasında geçiyor.Cana yakın, yardımsever Solo ile asık suratlı, sinirli eski toprak William…Birbirlerini idare etmeyi öğrendiklerinde ise “Good Bye” deme zamanı geliyor.

İnsanı hayata bağlayan nedir? (Ya da Tolstoy’un deyimiyle ‘İnsan ne ile yaşar?’) Uzun bir süre düşünme fırsatı olduğu halde, insanları meçhule götüren eylemlerin asıl sebebi nedir?… Ölmek için en güzel planları yapabilen bir insan yaşamak için daha iyisini neden yapamasın ki… Ölmenin daha zor olduğunu bilmeyişinden mi acaba…

Goodbye Solo’ kiminizi uyutabilir ama çoğunuzun da uykusunu kaçıracağından eminim… Ramin Bahrani Amerika’da bağımsız sinemanın gözdelerinden. Diğer filmlerini de şimdiden tavsiye edebilirim…

MEHMET


Değerlendirme:http://mavimelek.com/arjantin_hikayeleri.htm


Japon sinemasının son zamanlarda verdiği en önemli eserlerden birisi olarak kabul edilen Tokyo Sonata, yönetmeni Kiyoshi Kurosawa’nın korku-gerilim türü filmlerinden farklı bir yerde duran filmlerinden biri. Japon ailesi yapısı ve Japon toplumunun değişmesini konu alan film geleneksel dertsiz, tasasız görünen Japon ailelerinin aksine sıkıntılarla başa çıkmaya çalışan Sasaki ailesinin başından geçenlere odaklanıyor. Japon toplumunun küresel sisteme entegre olmasının işaretlerini barındırıyor film aslında. Çin’in ucuz işgücünün şirketine de girmesi sonucu müdür olarak çalıştığı yerden ayrılmak zorunda kalan baba Sasaki bu durumu film boyunca ailesinden saklamaya çalışıyor. Bunu başarmak için de üç ay önce işsiz kalan arkadaşı ile çeşitli yalanlara başvurmak zorunda kalıyor. Büyük oğullarının gönüllü olarak Amerikan ordusuna katılması ve küçük oğullarının da gizlice piyano dersleri alması babanın aile üzerindeki otoritesini sarstığı için ailenin dağılma aşamasına getiriyor. Film boyunca ailenin topluca sadece yemek masasında buluşmaları ise aile kültürünün nasıl yozlaştığı hakkında bize ipucu veriyor. Babanın bir alış veriş merkezinde temizlikçi olarak işe başlaması ve tesadüfen annenin bunu görmesi aileyi paramparça ediyor. Fakat küçük oğullarının piyano dahisi çıkması ailenin toparlanması için bir fırsat olarak yansıtılıyor. Film içerdiği etkileyici diyaloglarla da kendisini gösteriyor. Filmin isminde Tokyo yer alması, bu kentin ülkenin batıya açılan kapısı (İstanbul gibi)  olmasından kaynaklanıyor. Film için daha bir çok tahlil yapılabilir fakat izlemeyenlerin seyir keyfini düşürmemek için burada kesmek gerek bence. Farklı kültürlere kapı açmak isteyenlere filmi şiddetle tavsiye ediyorum.

MEHMET


Filmi ilk defa afilifilintalar.com’da gördüm. Murat Menteş’in film hakkında “Micmacs’i izlerken “Galiba hayatımda seyrettiğim en güzel film bu” diye düşündüm” demesi beni filmi izlemeye iten en büyük sebep oldu. Filmi bulmam da o kadar kolay olmadı açıkcası. Neyse, sonunda kavuştuk ve filmi izleme fırsatım oldu. Filmin yönetmeni Amelie ve The City of Lost Children filmlerinin de yönetmeni olan Jean-Pierre Jeunet. Özgün bir senaryosu var. Film, küçükken babası mayınla öldürülen, kendisi de hayatını kafasında bir çatışma sonucu kazayla aldığı kurşunu taşıyarak geçiren Bazil’in silah tüccarlarından aldığı fantastik intikamı anlatıyor. İntikamın sadece öldürmekten ibaret olmadığı gerçeğini gözler önüne seriyor filmimiz. Bunu yaparken de bizi güldürmeyi de unutmuyor. Silah tüccarları ise Bazil’in sinsi planlarını sezmekte oldukça zorlanıyor. Ve sürpriz finalde  ‘Alma masumun ahını, çıkar aheste aheste’ düsturu vücut buluyor.

Film görsellik açısından da harika. Her bir sahnesini keyifle izliyorsunuz. Renklerin tonlaması ve ahengi göz kamaştırıyor. Görüntü yönetmeninin ellerine sağlık, gerçekten mükemmel bir iş çıkarmış.

Filmin fantastik ve eğlenceli olmasına bakmayın, aslında bize büyük dersler veriyor. Bazen tek bir kurşunun tüm silahlardaki kurşunlara bedel olduğunu ve insanın bamteline dokunan acının insana yaptıramayacağı şeyin olmadığını gösteriyor aslında.

Film oldukça keyifli…..Bir deneyin isterseniz…

MEHMET

Buried(Toprak Altında)

Yayınlandı: Ekim 25, 2010 / **Hakan'ın Yazıları, *Filmler
Etiketler:

“Buried” (toprak altında), konvoyu saldırıya uğrayıp Iraklı direnişçilerce kaçırılan Paul Conroy isimli Amerikalı bir kamyon şoförünün, bir tabuta kapatılıp toprağın altına gömülmesinin hikayesini anlatıyor. Kurtulmak içinse şarjı bitmek üzere olan bir telefonu, gazı bitmek üzere olan bir çakmağı, zar zor çalışan bir el feneri ve bir kalemi var.

Uğur Vardan Radikal’de övmeseydi gitmezdim bu filme, hatta son dakikaya kadar da başka filme gitmenin yollarını aradım. Ama kaderin beni neredeyse zorla soktuğu Buried (Toprak Altında), çok iyi bir film. Yani bana “bi odada geçen 5 dk’yı çek” desen elime yüzüme bulaştırırım, adam tabutta 90 dakika film çekmiş, boru değil. Ve sadece birkaç alet edevat, bir yılan, ve bolca telefon diyalogları vasıtasıyla kapitalizme, savaşa, insan ilişkilerine, hayatta kalma içgüdüsüne kadar dair zilyon dolar bütçeli filmlerin değinemediği noktalara değinmiş.

Irak’ta dikkate değer tek olgunun askerlere musallat olan Vietnam Sendromu, ya da Irak’ın politik karışıklığı olmadığını, bu kapsamlı işgalin neresinden tutsak elimizde kalacağını göstermesi ayrıca takdire şayan. Irak’ta iş sadece kan-petrol denklemiyle çözülmüyor, yeniden yapılanmadan erzağa kadar, işgal kavramının içini dolduran birçok olgu var. Altındaki petrol kadar, üstündeki viraneler bakımından da bereketli topraklar oralar. Filmin işin bu boyutunu es geçmemesini takdirle karşılıyorum öncelikle.

Tabut ise, bana Irak’ta içine sıkışılan etik açmazın bir metaforu gibi geldi. “Ben burada asker değilim sadece kamyon şöförüyüm” bahanesinin geçersizliğinin altını çizen bir hareketsizlik göndermesi. Nitekim o bahanelerle kurulmuş tabutun sıkışıklığı arasında bile, yapıyı çevreleyen toprağın içinden tehlikenin (toprağın sahibi olan yılan’ın) çıkıp gelmesine engel olamıyorsunuz. Etik yükümlülükler bir yana bırakılarak girilen tabutun içinden çıkmak için, nihayetinde ya toprağın sahibinin, ya da tabutu kurtarmaya “muktedir” olanların eline kalıyorsunuz. Eğer savaşa bulaştıysanız da, kan öyle veya böyle akıyor. Ya birileri yaralıyor sizi, ya siz kendi kendinizi kesiyorsunuz, öyle ya da böyle şeriat o coğrafyaya soktuğunuz parmağı kesiyor.

Benim en çok vurulduğum husussa, ABD hükümetinin kontrol mekanizmalarının ve bunun en başında gelen dezenformasyonun son nefesini verene kadar devam etmesiydi. Eğer size ulaşabilecekleri bir iletişim aygıtı varsa, yerin birkaç metre altında bir tabuta çakılı da olsanız, devletin boyunduruğu altında kalıyorsunuz. Filmde ilk etapta “Amerikanın kurtardığı esir” olarak ortaya çıkan Mark White, bu dezenformasyonun Amerikan modeli olarak yerini alıyor bence. Her şeye kadir ABD ordusunun her seferinde farklı anlatılan kurtarma öyküsü. Filmin sonunda bir tür şaşırtmaca var, kurtarıldı sanılan Mark White meğer hala rehinmiş, henüz kurtarılıyormuş gibi. Ama işte, bundan dahi şüphe duymak gerekiyor, acaba filmin sonundaki kazma-kürek sesleri, Mark White’a ulaşıldığı haberi gerçek miydi? Yoksa Paul Conroy’u ölümüne saniyeler kala bile boş bırakmamak, bir delilik yapıp haber kanallarını aramasının önüne geçmek için an be an sürdürüldü mü o yalan? Bilmiyoruz, Conroy da bilmiyor. Conroy’un da söylediği gibi, tabutun dışındayken konuşmak çok kolay.

HAKAN