Ekim, 2011 için arşiv


NBC’den son ricam film çekmeye devam etmesiydi. Saolsun üzerine her seferinde yeni birşeyler koyarak bizleri şaşırtmaya ve büyülemeye devam ediyor. Aradan 3 sene geçtikten sonra yine bir filmi için kıyı köşe salonlarını arşınladık. Gittiğimiz salon, tahmin edeceğiniz üzere, cep salonu idi ama bu sefer tıka basa dolu olması çok keyifliydi. Seyircinin yavaş yavaş kafalarını C sınıfı gişe işlerinden kaldırıp değişik sinema deneyimlerine sıcak baktıklarını görmek mutluluk verici.
Filme gelecek olursak, öncelikle NBC ile ilgili benden kötü eleştiri beklemeyin. Bir önceki filmin son sahnesinde, tren geçerken başlayan yağmur ve fondaki manzara birleşimi ile ulaşılmazı yakaladı artık diye düşündüğüm yönetmen, daha açılış sahnesinde, “Yok o daha başlangıç, neler göreceksiniz!” dercesine seyirciyi şoklamaya devam ediyor. Merak ediyorum tek plan çekilmiş olan açılışın çekimi kaç gün sürmüştür acaba? 10 dakikaya yakın süren çekimde yapılması muhtemel bir hata bile o günü öldürmeye yetiyordu; çünkü, güneş batmak için çekimin bitmesini beklemiyor ve alacakaranlığın, yönetmenin istediği gibi olması için ertesi günü beklemek gerekiyordu. NBC gibi mükemmeliyetçi bir yönetmen en az bir hafta uğraşmıştır bu sahne için diye düşünüp korkmaktan kendimi alamadım.
Açılıştan sonra konumuza dönelim. Filmde bir savcı, doktor, komiser ve suçlu bir gece boyunca bir cesedi arıyorlar. Konu tam NBC’ye uygun, uzun manzara çekimleri seyredeceğimiz dingin bir filmle karşı karşıyayız. Hele ki filmin başrol oyuncusu; oralı olanlar dışında hiçkimsenin haritadan yerini bile gösteremeyeceği Kırıkkale ilimiz olunca ve herkesten başarı ile rol çalıp bunun hakkını sonuna kadar verince, evet sakinlik 2 saat boyunca sürecek diyoruz. Ama durun; komiser konuşmaya başlıyor. Bu adam hiç de NBC karakteri değil; öncelikle çok ve boş konuşuyor, az da yalaka hali var. Devam ettikçe görüyoruz ki benzer karakterlerden etrafta sürü ile var. Bu arada komiser rolünde Yılmaz Erdoğan ve şöför rolünde Ahmet Mümtaz Taylan olağanüstüler. Sanki NBC böyle bir film çekse de biz de döktürsek diye senelerdir bekliyorlarmışcasına başarılı ve işin içerisindeler. Film bu karakterler sayesinde oldukça dinamik ve akıcı hale geliyor. Seyirci her an bir aksiyon görecekmişcesine istim üzerinde. Evet karakterler diyorduk, bu filmde o kadar çoklar ki hepsini tanımamız için filmin bu kadar uzun olması şartmış diyor insan. Bu saydıklarımın yanında, komutan, muhtar ve morg hizmetlisi var ki, her birine ayrı film çeksen iş yaparcasına nev-i şahsına münhasır tipler. Fakat hiçbirisi tip değil; film hepsine iyi kötü bir karakter olma, kendini bize sevdirme veya nefret ettirme imkanı sunuyor. Bu açıdan seyrettiğim en derin filmdi diyebilirim.
Filmin klasik NBC karakterlerine gelecek olursak, doktor, savcı ve katil, geri kalan herkesten farklılar. Onlar durup uzaklara dalan, derin düşünceleri olan, iki tanesi hayatta bir yere gelmiş olmasına rağmen aslında en az katil kadar kayıp karakterler. Burada “Popülariteye kendimi o kadar da kaptırmadım.” dercesine içten NBC. Oyuncular da en az yukarıda saydıklarım kadar başarılı. Ama Fırat Tanış, başrol bile olmayan karakteri ile herkesin üzerinde. O donuk, mahsun, suçlu ve üzgün yüzü, neredeyse hiç konuşmamasına rağmen en az Kırıkkale bozkırları kadar etkileyici. Popüler işlerin yanında asıl istediği şeyi yapıyor olmanın mutluluğu, bütün oyuncularda olduğu gibi onda da var ve filme son derece başarılı bir şekilde yansıyor. Burada NBC’nin artık cast sıkıntısının kalmamış ve herkes tarafından çalışılmak istenen bir yönetmen olmasının getirdiği rahatlığın büyük payı var. Sanırım tadını sonuna kadar da çıkarıyor ve hak ediyor. Bir sonraki filminde Mehmet Ali Erbil’i oynatsa, acaba o da döktürür mü aynı şekilde diye düşünmeden edemiyorum!!!
Filmin teknik yönlerine gelirsek, akşam çekimleri, gece çekimleri, sabah çekimleri, ışıklar, herşeyi ile bizim sinemamızın ötesinde bir iş olmuş. Yalınız burada bir kötü eleştiri getirmek istiyorum; kamera açı hataları daha önce çektiği filmlerin tamamı kadardı. Bir sahnede oturan doktorun, hemen arkasından ayakta çekilmesi gibi hatalar çok fazla rastladığımız birşey değil NBC sinemasında. Onu da nazar boncuğu olarak sayıyoruz. Bir de filmin herkes tarafından eleştirilen uzunluğu kısmına gelecek olursak; eğer film güneş doğarken ve araçlar bozkırdan şehre doğru yol alırken bitirilseydi de aynı derecede mutlu ve etkilenmiş olarak salondan ayrılırdım. Sonrasının sıkıcı olduğunu söylemiyorum kesinlikle, kafamızdaki birçok soruyo yanıt buluyoruz sonrasında. Baba ile oğulun karşılaşması, otopsi sahnesi gibi kısımlar oldukça etkileyici, heyecan uyandırıcı. Ayrıca bu tarz filmlerde hissedilen ” Hadi ya burda da biter mi, e başrol oyuncusuna ne olcak, şuna ne olcak, buna ne olcak?” soruları mümkün olduğunca seyircinin kafasından siliniyor bu sahneler sonunda. O yüzden uzunluğu kötü olarak eleştiremiyorum. Sadece ben öteki türlü de çok mutlu olurdum.
Sonuç olarak, “Üç Maymun” filminden daha başarılı bir Oscar macerası beklediğim, onun da üzerine birşeyler koyması ile yine şaşırtan, bu senenin şimdiye kadarki en iyi yerli filmi ile karşı karşıyayız. Artık yine bunlardan çek demiyorum, çünkü buradan sonra bırakmasının imkansız olduğunu hepimiz biliyoruz. Bir sonraki filminde yine bizleri şaşırtmasını büyük bir heyecan içerisinde beklediğim NBC’nin hiçbir işini kaçırmamanız dileği ile; iyi seyirler.
PUAN:9/10
CİLASUN
Reklamlar

Filmekiminin ikinci ve son ziyaretini biraz geç kaleme alabiliyorum ne yazık ki. Bir önceki enerji dolu, kara mizah filmimizin getirdiği keyif ile salondan içeri giriyoruz. Bu Nişantaşı sinemaları pek festival filmlerine göre değil. Bildiğin AVM sineması. Koltuk araları geniş, perde kocaman, katlar arası kot farkı oldukça tatmin edici. Şaşırarak filmimizi bekliyoruz. Fakat bu sefer karşımızda geçen seferkine tam ters bir psikolojik gerilim var. Bu filmimiz de Sundance ödüllü olduğundan beklentim yüksek. Ama film çok sıkıcı. Durun bir dakika, sıkıcı olması gerekiyor zaten; psikolojik ve gerilim birleşeninden ne bekliyorsunuz. O yüzden sıkılmanız başarı kriteri. Yarattığı atmosfer insanı oldukça boğuyor, filmden hep bir vahşet sahnesi, hadi olmadı bir kapı çarpması ile irkilme hissi beklentisi içerisindeyiz. Evet evet karşımızda oldukça başarılı bir ürün var.
Kahramanımız Marcy May daha ilk sahnede çiftlikten kaçıyor ve ablasının yanına sığınıyor. Sonradan kızın asıl adının Martha olduğunu öğreniyoruz. Daha sonra Marlene karakteri de devreye girecek merak etmeyin. Yani bütün bu isimler bir kıza ait. Ana oyuncumuz bir tane ve Elizabeth Olsen elinde çok etkileyici bir şekilde, içinde bulunduğu buhran bize yansıyor. Kendisini 80’li yılların çocukları; Mary Kate ve Ashley Olsen isimli ikiz kardeşlerin çocuk filmlerinden hatırlıyoruz. Ufak kız kardeşleri olarak kıyıda köşede kalmakla yetinmemiş ve boynuz kulağı geçmiş olacak ki yaşı elverdiği gibi ana karakter rolünü kapıyor. Üstesinden de oldukça başarılı bir şekilde geliyor. Takip edin, ileride ismini daha fazla duyacak gibiyiz. Diğer oyuncular için fazla söze gerek yok. Çünkü film isminden de anlaşılacağı gibi bu dört ismi taşıyan kişinin üzerine kurulu. Diğerleri sadece ana karaktere hizmet etmek için ordalar. Hatta biraz meşhur bir ürün olsa Oscar adaylığı için ismi bile geçer ama daha ona zaman var.
Bu aşamada kurgunun başarılı olduğunu vurgulamak istiyorum. Zira çiftlik hayatı ile ablasının yanında geçirdiği günler iç içe anlatılıyor. Hatta ilk sahnede Patrick sanki ablasının komşusuymuş da tanışmaya gelmiş kadar iç içe geçmiş sahneler. Ki filmin bu şekilde anlatımı, başarılı olmasında en büyük etken. Flashbackler ile çiftlik hayatına atılan ince bir bakış, aslında o anda verdiği tepkilerin neden olduğunu gözümüze sokarcasına açıklayıcı. Bu aşamada çiftlik hayatından bahsetmek istemiyorum, çünkü spoiler vermeden bunun imkanı yok ve bu filmi spoiler olmadan seyretmelisiniz. Gerçi olacak şeyleri film boyunca tahmin ediyorsunuz ama ekranda görmek filmin sinir bozuculuk katsayısını daha da arttırıyor. Tabi senaryo hepten de tutarlı değil. Arada eksik, hatta yanılış bölümler mevcut. Bu kadar doğrucu bir filmde, naturalizm akımının öncülüğünü yapan çiftlik yaşayanları para kazanmak için ne saçma işler yaptıkları ile savundukları akımın tezatlığı kafa karıştırıcı. Bu kadarcık spoiler ile kafanız daha karıştı ama idare edin.
Yönetmen Sean Durkin; üçüncü işi ile Sundance Festivalinden en iyi yönetmen ödülünü almış olmasına rağmen bunu haketti mi sorusu kafamı kurcalamadı değil. Sonuçta filmin sinir bozucu etkisi var, elinde süper bir oyuncu ve başarılı bir kurgu var. Başka bir yönetmen de aynı ürün ile aynı filmi çekerdi. Daha karmaşık filmlerde yeteneğini görmeyi bekliyoruz. Yine de Hollywood’un canavar endüstrisine kaptırmayalım böyle yönetmenleri. Filme son bir not verecek olursak; bu da vizyonda görmemizin oldukça zor olduğu bir film. Dvd edinilse bile pazar günü değil, haftaiçi akşam sevgili ile izlenecek filmler kısmına yerleştirilmesinde fayda var. İyi seyirler.
Puan: 6/10
CİLASUN

-Çocukken pazar günleri, mahallenin genel aktivitesine uygun olarak, Pendikspor’un maçlarına giderdim. Bazı takımlarla oynanan maçlar çok olaylı geçerdi. Bu yüzden misafir takım taraftarı 15 dakika önce stattan çıkarılırdı. Bu gibi durumlarda biz de boş durmaz, “Kapılar açılsın, çatışmalar başlasın!!” diye tempo tutardık.-
O zamanki naif çığlığım ile aylardır dillendirdiğim sonbahar; sonunda geldi ve festivaller yavaş yavaş kapılarını açtılar. Biz İstanbul izleyicileri de Filmekimi sayesinde bunun tadını çıkarabiliyoruz. Fakat bu sene daha bir keyifliyim, çünkü bizden sonra Filmekimi beş şehir daha dolaşacak ve Türkiye genelini de bu zevkten mahrum bırakmayacak. Filmekimi’nin yeri zaten her zaman için ayrıdır. Bir jürisi yoktur, kazananı, yarışanı yoktur. Sadece seçilenleri ve başarılı filmleri vardır. İzleyici de bunların arasından filmleri kapışır. Konu buraya gelmişken, lale kartı sahibi Özlem’e teşekkür ediyorum. Sayesinde biz de kıyı kenardan filme bilet bulmayı başarabildik. Ayrıca lale kartı diye bir sistem çıkartan zihniyeti de kınıyorum, boğazlama isteği içerisinde yanıp tutuşuyorum. Festival gibi komün bir olguyu, liberalizmin zirvesine taşıdıkları için. Hadi lale karta para verdik diye bizi ayrıdın, diğerlerinden üstün kıldın da; bu kartlar da kendi içinde ayırımlara sahip. Yok sarı lalelere bi gün kala bilet alımı açılıyo, siyah lalelere 3 gün kala. 5bin liralık kart aldıysan kralsın, 5yüz liralık kart aldıysan, diğer sefillerden bir boy üstünsün. Tebrikler!!!
Neyse Özlem’in sarı lalesi sayesinde, bilet satışının başlamasından bi gün önce bilet almayı başardık ama bizden önce bilet alan daha büyük laleliler sayesinde Mehmet’in tavsiye ettiği filmlere bilet bulamadık çok şükür. Kendi adıma çok dert etmedim açıkçacı. Sonuçta programdaki bütün filmlere ayrım yapmadan gitmek istiyordum ve gidebileceğim 2-3 günümü herhangi biri ile doldurabilirdim. Üstüne üstlük bilet bulduğumuz filmler Sundance ödüllüleri olunca keyfim daha da yerine geldi.
Biraz da Sundance’den bahsedecek olursak, bu festival oldukça genç. Benim de tanışmam, 2006 yapımı “Little Miss Sunshine” ile oldu. Amerikan sinemasına göre çok düşük bütçeler ile, çoğu zaman ikinci el kameralar kullanılarak çekilen, oyunculuk odaklı minimalist filmler; anlattıkları küçük ve sıcak öyküleri ile her seferinde sinemadan gülümseyen bir yüz ile çıkmamı sağladılar. O yüzden afişinde Sundance işareti gördüğüm her filme karşı bir kulak kabartma ve beklenti artışı halim var.
Bu kadar yazı yazdık, biraz da filmimizi özetleyelim. Klasik bir Sunance filmi ile karşı karşıyayız. Fakat ilerledikçe biraz daha farklı olduğunu görüyoruz. Öncelikle bir ailemiz var. Anne, baba, iki erkek kardeş ve bir üvey ablaları ile mutlu, mutsuz, sorunlu bir Amerikan ailesi. Fakat bu aile ile tam tanışamıyoruz, çünkü günlük sorunlarının yanında, üvey ablanın öz kardeşi evleniyor. Ve aile olarak orda bulunmak zorundalar!! Burada işe öz baba, yaşlı büyükbaba ve anne, teyzeler, enişteler, kuzenler, vb. giriyor. Benzer bir çekirdek aile yapısına sahip olduğum için sorunları algılamam ve hikayenin içine girmem hiç uzun sürmedi. Fakat burada film; karakterleri uzun uzun tanıdığımız, herbirine ayrı ayrı yoğunlaştığımız klasik Amerikan bağımzıslarından sıyrılıyor. Bu kadar çok karakteri aynı yöntemle aktarmak zaten 12 saatlik bir film gerektirir. Filmin kalabalık hali iyi mi kötü mü bilemedim. Fakat, büyük aile ile tanıştığımız ilk andan beri bildiğimiz sonuna doğru oldukça dinamik bir gidişi var filmin. Sonuçta üç tane kaybetmiş kardeşin, karşılarında “300 Spartalı” filminden fırlamış kadar mükkemmel bir üvey kardeş olması fikri oldukça cezbedici.
Oyunculuklar da bu kalabalıkta boğulur diye düşünürken, çok öne çıkan ve başarılı karakterler ile film kendini kurtarıyor. Öncelikle hemen hepsi, daha önce benzer filmlerden veya yan rollarden tanıdığımız oyuncular, başarılı. Özellikle ailenin uyuşturucu bağımlısı büyük oğlu rolünde Ezra Miller çok başarılıydı. Donuk, umursamaz, çocuk tavrı film genelinde oldukça başarılı aktarımı ile tam puanı sonuna kadar hak etti. Bunun yanında annemiz Ellen Barkin ve intihara meyilli üvey ablamız Kate Bosworth de oldukça iyiydiler. Fakat filmdeki adı ile Elliot her sahnede hepsinden rol çalıyordu. Filmin sonunda güneşle parlayan yüzü bile ablasını gölgede bırakıyordu. Oyunculuk demişken, oynadığı her filmden nefret etmemi sağlayan, berbat kişilik Demi Moore, iyi/kötü kalpli mükemmel üvey anne rolünde; sadece bu filmi ile bile beni, “Ya bu kadın hakkında yanılış düşünmüşüm, eline fırsat geçince ne de güzel döktürüyormuş.” düşüncelerinin almasını sağlıyorsa eğer, en az  Elliot kadar tam puanı haketmiş demektir. Pişmanlığım ne zaman geçer bilemiyorum ama dönüp “Charlie’s Angels” veya “Streaptease” filmlerini bir daha seyredeyim bari. Bu kadar oyuncu kadrosunu başarı ile bir araya getiren ve yöneten Sam Levinson da bir alkışı hakediyor. Daha başarılı bi ürün de çıkarmış bu fikirden ama bu da oldukça tatmin edici.
Sonuç olarak, filmekimini diğer şehirlerde takip edecekler için güzel bir seyirlik. Denk gelirlerse seyretsinler. Fakat vizyona girme şansı çok olmadığını düşünüyorum ve dvd sini edinip yağmurlu bir pazar günü evde seyredilecek naif filmlerin arasına koymanızda fayda var. İyi seyirler.
7/10
CİLASUN

Yorgos Lanthimos’un , çok tartışılan Dogtooth/Köpek Dişi  filminden bahsedince, peşisıra bu kez yapımcısı ve oyuncularından biri olduğu Athina Rachel Tsangari’nin 2010 yapımı Attenberg filminden bahsetmemek olmaz dedim kendi kendime. İki Yunan yönetmen hoş bir dayanışma sergiliyorlar işlerinde. Çünkü Athina Rachel Tsangari de Köpek Dişi filminin yapımcılarından biriydi. (Hemen bir ilave not, Yorgos Lanthimos’un bu ay sonunda Yunanistan’da vizyona girmesi beklenen son çalışması Alpeis / Alps filminin de yapımcılarından biri Athina Rachel Tsangari.)

Filmin adı, ayrıntılı doğa belgesellerini çeken, sunan İngiliz bilim adamı Sir David Attenborough ’un adının yanlış telaffuzundan kaynaklanıyor. Nasıl Sir David Attenborough dünya üzerindeki tüm canlıları en ince detaylarına kadar inceliyorsa, Tsangari de hem yazıp hem yönettiği filminde küçük bir Yunan sanayi kasabasında, henüz 20li yaşlarının başında olduğunu düşündüğüm Marina adındaki genç bir kız ve O’nun ölmek üzere olan hasta babası üzerinden insan türünü inceliyor, irdeliyor filminde. Marina televizyonda sürekli Sir David Attenborough ’un belgesellerini (Planet Earth serisi) seyrediyor ve en yakın arkadaşı Bella’yla belgesellerde izlemiş olduğu hayvanların (özellikle gorillerin) taklidini yapıyor. Yönetmen özellikle bu hayvan taklidi sahnelerini film boyunca sahne atlamalarında bir üst sahne gibi aktarmış. Birdenbire başka bir sahne izlerken, kolkola ya da elele Marina ve Bella ortaya çıkıverip, kısa gösterilerini yapıyor ve başka sahneye geçiyor film. Müsamereye çıkmış iki okullu kız izliyormuş gibi hissediyorsunuz ikilinin tüm performanslarında. Düşünüyorsunuz, hangisi daha iyi, insan gibi kalmak mı hayvan gibi davranmak mı?

Marina’nın babası Marina’nın annesi öldükten sonra öylesine korunaklı yetiştirmiş ki kızını (Köprk Dişi filmindeki gibi had safhada faşizan bir tutum yok bu filmde ama pek çok açıdan bu filmle örtüştüğü sahneler var Attenberg filminin), halen büyümesini tamamlayamamış Marina, yetişkin olmakta (kime ve neye göre yetişkin, bu da ayrı konu elbette) geç kalmış. Aslında baba da tekerlekli iskemlenin üstünde hastane koridorunda sarfettiği “Yeni yüzyılın ellerine hiçbir şey öğretmeden bırakıp gidiyorum seni…” derken farkında sonuna dek çocuğunu hayata hazırlayamamış olduğunun. Korunaklı yetiştirirken çocuklarını aslında en büyük kötülüğü yaptığının farkında olmalı her ebeveyn (ki kendimi de dahil ediyorum korunaklı çocuk yetiştiren anneler gubuna !). Babasının ölümü yaklaşmışken, cinsiyet, seks, arkadaşlık, hayat kavramlarını bir an önce çözüp kendi ayaklarının üzerinde durmayı öğrenmesi gerekmektedir Marina’nın, bir de elbette belgesellerdeki ayrıntılarda kaybolmaması gerektiğini. Tamam ayrıntılar hoştur, güzeldir, insanı renklendirir ama bazen salt sade yaşamaktadır tüm erdem !

Yunan sineması Yorgos Lanthimos ve Athina Rachel Tsangari ile çok hoş işler çıkartacağını müjdeliyor bence. İzlerken yer yer bunalmakla birlikte eleştiri tarzlarını ve sinema dillerini ilginç bulup sevdiğimi söylüyorum tereddütsüzce.

AY
http://aydanizlenimler.blogspot.com/2011/10/attenberg.html

Yorgos (Giorgos) Lanthimos, çok tartışılan Kynodontas (Dogtooth / Köpek Dişi) filminde, yetiştiğimiz, çocuklarımızı yetiştirdiğimiz toplumun en küçük birimi olan ailede bir baba ve annenin çocuklarını dış dünyadaki tehlikelerden korurken nasıl faşizan olabileceklerini pek rahatsız edici biçimde anlatmış… Eğer “rahatsız eden filmler” kategorisi açmış olsaydım, rahatlıkla Pier Paolo Pasolini’nin Salo filmi ile Michael Haneke’nin Das Weisse Band filminin önüne geçerek birinci sıraya yerleşirdi Kynodontas.

Dış dünyayla tek bağlantıyı evden işe gidip gelmekle babanın yaptığı, annenin gönüllü olarak, iki yetişkin kız ve bir erkekten oluşan üç kardeşin ise bilmeden katlandıkları izole yaşam, izleyene doksandört dakika boyunca sürekli sebep – sonuç – çözüm sorgulaması yaptırtıyor. Ancak tıpkı Michael Haneke gibi ne sebep gösteriyor Lanthimos, ne de çözüm üretiyor. Filmini sunuyor ve çekip gidiyor, elbette hazmetmesi de izleyiciye kalıyor. Filmde, bize belletilen, öğretilen herşeyden farklı bir dünya yaratmış, kendi eğitim sistemleriyle, kavramlarıyla çocuklarına hükmeden bir anne-baba var.

Hazırladıkları kasetlerle bildiğimiz sözcükleri değişik anlamlar-kavramlar yüklenmiş olarak öğretiyorlar çocuklarına. Gerçekten, “Dil nasıl yok edilir?”´e oldukça iyi bir örnek, bu filmde gösterildiği biçimde sözcük eğitimi vermek; beyin yıkamak… Telefon, tuzluk demek(!), zombi de bahçedeki küçük sarı çiçek(!), deniz ise büyük koltuk(!). Baba, eve alınan su şişelerinin etiketlerine dek söküyor; çünkü dış dünyayla bağlantı kurulabilecek her şeyi yok etmek gerek ki zarar vermesin çocuklara! Çitlerin, duvarların dışında, insanları yiyen canavar kediler var. Kedilere karşı havlamak gerek. Uçaklar zaman zaman gökten aşağıya düşebilen oyuncaklar…

Televizyon yok, sadece babalarının yine kendilerini çektiği video filmleri izleyebiliyor çocuklar. Birbirleriyle kıyasıya rekabet içindeler. Günlerini oynadıkları tuhaf oyunlarla geçirip ödül olarak çıkartmalarını almalarını bekliyorlar. Frank Sinatra’yı dedeleri olarak tanıyorlar. Dışarıdan tek temas kurulan kişi, erkek çocuğun cinsel dürtüleri giderilsin diye para karşılığı babanın işyerinden gelen güvenlik görevlisi genç bir kadın. Tüm işleri karıştıran, babanın kurduğu otoriteye çomak sokan da dış dünyadan tek bağlantı olan bu kadın oluyor filmde. Ne demişler insanın başına ne gelirse meraktan gelir! Kadının, çocukların aklını karıştırdığının ayırdına varınca baba, keskin bir çözüm yolu buluyor ve karısıyla birlikte büyük kızlarını erkek çocuklarına sunuveriyor.

Çocuklar durumun ayırdına varmaya başlayınca işlerin hiç de evlerindeki kurulu düzen gibi olmadığının, yüksek çitlerin, duvarların arkasındaki evlerinden ve bahçelerinden ibaret olan tüm dünyaları çatırdamaya başlıyor. Bu çatırdama, “otorite nasıl yerle bir edilir?”´e dek yavaş yavaş sürüklüyor evdekileri. Evet, evet, dışarıda bir hayat var ne kadar gizlense de saklansa da gidip elmayı almak gerek ! Oysa biliyor ki çocuklar, anne ve babalarının kendilerine bellettiği üzere dışarıya çıkabilecekleri tek zaman (filme adını da veren) köpek dişlerinin düştüğü zaman. Besinleri koparmamıza yarayan köpek dişlerinin en sağlam dişlerimiz olduğunu anımsatmama gerek var mı?

AY
http://aydanizlenimler.blogspot.com/

Sanıyorum hayatımda ilk defa arkadaş arasında “ben bu filmi çözdüm abi” artistliği yapamayacağım raddede bir film izledim. Nuri Bilge Ceylan Üç Maymun’da bıraktığı yeri (varoluşçuluk? şiirsel gerçekçilik? neyse işte) bu filmde oldukça öteye taşımış görünüyor. Üç Maymun -ölmüş kardeş olayı hariç- kapalı bir öykü olduğundan denklemi yerli yerine koymak, yapılan çözümlemenin sağlamasını yapmak oldukça kolaydı. Ayrıca kurulan dünyanın birincil özne ve nesnesi olan kadın (Hatice Aslan), tüm hali tavrıyla tabiri caizse incelemeye sunulmuştu. bu filmse alabildiğine eril, özneler tamamen erkek ve kadınlar sadece onların öykülerindeki gerçeklikleriyle varlar. Görünenlerse konuşmuyor, bakıyor; anlatmıyor, anlam üretiyor diyelim. Ama ana mevzu kadın, ona kuşku yok, komser naci’nin dediği gibi: “Bir olayda önce kadına bakacaksın.”

Şimdi dediğim gibi ben filmi tam olarak çözdüğümü iddia edemeyeceğim ama önerecek bi metodolojim var. şimdi elimizdekilere bakalım, teker teker gidelim:
– Yüz çekimlerinin yoğun olarak, özellikle kullanıldığı bir film bu. Suçu, suçluyu yüz’de gösteriyor. Katilin de yüzü yaralı, savcının da. Şimşekle beraber doktor’un gördüğü kabartma sureti de unutmayalım.
– Bir ölüm var. (Öldürülen bir adam mı; yoksa öldürülen bir kavram, bir duygu, bir “bişey” mi?)
– Kadınlarıyla sorunları olan bir grup adam cesedi arıyor. (Bir “bişey”in ölümünü yaşamışlar, ama adını koyamıyorlar?)
– Köy sahnesinde tüm o sorunlu karakterler muhtarın kızından büyüleniyorlar (Platon’un koyduğu anlamıyla “ideal” kadını görüyorlar bence), öyle ki, katil öldürdüğü adamı da orada görüyor.
– Bu köy ziyareti/ideal kadının gösterimi sonrasında, ceset “bulunuyor.” (Problem açığa çıkıyor, kendi kendilerine itiraf ediliyor vs.)

Şimdi bu ceset öyküsünü doktor üzerinden okumazsak çuvallarız gibime geliyor. Çünkü şurası açık ve net ki “doktor” karakteri üzerinden bir “teşhis” arayışı olarak kurulmuş bu öykü, sonunda da “otopsi”yi yapan kişi doktor zaten. (Kimi zaman cesedin bu şekilde bir metafor olarak kullanıldığı filmlerde olayı ısrarla dedektiflik öyküsü olarak yansıtırlar. Bence bu doktor oyunu iyi olmuş. Çünkü dikkat ederseniz insanların mahremlerini doktora açma realitesi iyi kullanılmış, yalanlarla bezeli dedektiflik öyküsündense kalıbınna uydurulup doktora anlatılan samimi öyküler filmi daha gerçekçi kılmış.) Zizek de öyle diyor ya hani, “psikanalist dedektiftir” diye; burada psikanalitik değil, daha cerrahi bir araştırma yapılıyor ama alegori aynı yere işaret ediyor sonuçta.

Doktor film boyunca Komiser Naci’nin, Arap Ali’nin, Savcı’nın derdini dinliyor ama, her birinin kadınlar(ıy)la dertleri olmasına rağmen, asıl gerilim Savcı üzerinden gidiyor dersek yanlış olmaz. Zaten yüzü “yaralı” olan şahıs savcı. Anlattığı öykü biraz netameli. Eşinin ölümüne dair tek referans noktamız yine kendisinin anlattıkları. Eşi kendini öldürmüş çünkü. Bir konuşamayan, kendisinin yerine konuşulan kadın daha. Burada bir parantez, Clark Gable’a benzeyen savcı, neden maktul hakkında “Clark Gable’a benzemektedir” esprisi yapıyor? Kendini kurban olarak görüyor diyebiliriz sanırım, veya öyle görmek istiyor. Komiser de kendini karısının kurbanı olarak görüyor, değil mi? Bence öyle. Peki Arap? Karısının köyüne gitmek istememesi? Ama doktor anlıyor, çünkü doktor rasyonel, çözümleyici akıl.

Doktorun film boyunca geçirdiği transformasyon konusunda elimizde iki işaret var bence. Biri şimşekte görülen suret üzerinden verilen “zamansızlık” ve/veya “zamanda hapsolma” hissi, diğeri otopside yüzüne sıçrayan kanla içine girdiği ahlaki suç. Kanımca “Bir zamanlar anadolu’da tuhaf bi gece yaşamıştık” demeye ikna oluşunun resmidir bu doktorun. Soluk borusundan çıkan toprakla erk(ekliğ)in suçunu gören, bu suçu kendisi de duyumsayan (kendi kadınıyla olan öyküsünü bilmiyoruz, onun anlatabileceği bir “doktor” yok çünkü) doktor, bu suçun “baki” olduğunu hissediyor, diyebiliriz bana göre. Ama yüzüne kan sıçrıyor işte, ona engel olamıyor.

Şimdi, Nuri Bilge’nin tıpkı Üç Maymun gibi gökgürültüleriyle başlayan bu filme kattığı bir öneri/çözüm olarak, filmin çocuk cıvıltılarıyla bitmesini ele alabilir miyiz? Ortada bir cinayet varken, yakınına düşen topa hayata çocuksu bir vurdumduymazlıkla vuran maktulün/katilin oğlu, bize umut vaat ediyor mu? Ediyor bence. Naci’nin çocuğu hasta, umut yok. Savcının çocuğu, sahi o çocuk ne yapıyor? Haber yok. Bu suçlu erkekler dünyasının yeni jenerasyonunu, bu Habil’in de Kabil’in de suçlu olduğu cinayet öyküsünde, akan kandan attığı taşla hesap soran çocuk temsil ediyor diyebiliriz sanki.

Baştan belirttiğim gibi, türlü yorumlara açık, şiirin, öykünün, resmin içiçe geçtiği böylesi bir yapıttan sınırsız anlam çıkabilir, çıkacaktır da elbet. İzlemek, izletmek, düşünmek, düşündürmek, düşünülenleri paylaşmak lazım. Ben üzerime düşenin bir kısmını yaptım sanırım. Herkes görev başına.

HAKAN


Midnight in Paris, Woody Allen abimiz hep Avrupa’da kalsın dilekleriyle sonlanan bir film. Müthiş film müzikleri, durup dururken içine giriliveren inanılmaz kareler, kafaya kafaya vurmadan tatlı dille verilen yaşamsal mesajlar.. Doğrusu bu kadar iyisini gerçekten beklemiyordum.

Filmin “nostalji” duygusu etrafında dolaşıp bugüne dair verdiği mesajlar çok yerindeydi. Ukala yavşak akademisyenin “golden age” eleştirisini haklı çıkarır gibi biten film aslında nostaljinin, daha doğrusu geçmişte aranan şeyin, bugünde de bulunabileceğini, ama neyin arandığının tam olarak bilinmesiyle mümkün olduğunu söyler nitelikte. Yazarın (Gil) hayatının yazdığı kitapla eşlenmiş olması da basit ama yorumu güçlendiren bir unsur olarak sevimliydi. Bu arada Carla Bruni davaya uyanmış mıdır bilmem ama, sanki rehber rolünde onun oynatılması Woody amcanın güzelim Paris’in ve bugünün Avrupasının anasını ağlatan Sarkozygillere bir nazireydi gibime geldi, bilemiyorum artık.

Bu arada yavşak akademisyen örneğiyle sunulan çokbilmişlik ve teorik robotluğun karşısına hissiyatın, bizzat deneyimin çıkarılması da güzeldi elbet. Ama bu deneyimleme hususunda beni filme en ama en çok bağlayan şey, Woody Allen’ın -neticede kendisi de bir sanatçı olarak- sanatçıların eserleri vasıtasıyla diyaloğa girilen, tartışılan, geyik yapılan, derdine ortak olunan dostlar olarak kurgulamış ve yaşamsal bağlamına bu şekilde oturtarak zenginleştirmiş olmasıydı.

Gerçekten de filmden çıkınca filmde yer verilen her sanatçıyla, ama en çok da Woody başkanla oturup bi şeyler içerek “baba nolacak bu dünyanın hali” diye konuşmuş olmayı istemeyen var mı çok merak ediyorum.

HAKAN