‘**Mehmet’in Yazıları’ Kategorisi için Arşiv


İlk uzun metrajlı filmi Sonbahar ile kariyerine başarılı bir başlangıç yapan Özcan Alper’in ikinci filmi Cezayir doğumlu Fransız Marksist düşünür Louis Althusser’ın kitabının da adı olan Gelecek Uzun Sürer, “Cafer Panahi ve Muhammed Rasulof’a Özgürlük” sloganı ve İtalyan şair yazar Cesare Pavese‘nin Tepedeki Ev romanında geçen “Savaş bir gün biterse kendimize şunu sormalıyız: Peki ya ölüleri ne yapacağız? Neden öldüler?” cümlesiyle başlıyor ve daha filmin en başında bir kaygısı olduğunu bize sezdiriyor. Sonbahar filminde politik fakat duygusal yanı daha ağır bir temayı işlemesine rağmen bu filminde duygusal fakat politik yanı daha ağır basan bir konuyu-günümüzde çözüm umudunu ve çözümsüzlük korkusunu aynı anda yaşayan Kürt meselesini, faili meçhulleri ve geride bıraktığı acıları-sorguluyor. Etnomüzikoloji tezi için ağıtlar derleyen Sumru’nun izinden takip ediyoruz konuyu. Çalışma yapmak için Diyarbakır’a gelen Sumru, bölgede yakılan ağıtları araştırırken korsan dvd satan, sanat filmleri hayranı ve tam bir “tutunamayan” örneği Ahmet ile tanışır (Korsan satıcı deyip geçmeyin, Ahmet’in filmde öğreneceğiniz fakat benim burada söylemeyeceğim başka ünvanları ve sosyal faaliyetleri de var.) ve ikisi sesler üzerinden bir yolculuğa çıkar. Bu süreçte yakınları faile meçhule (galiba artık meçhul değil) kurban giden Kürtlerle konuşma fırsatı bulurlar ve işitsel ve görsel hafıza merkezinde o döneme ilişkin konuşan tanıkların seslerini dinleyerek hayatını kaybedenler hakkında araştırma yaparlar. Özcan Alper’in bir röportajında dediği gibi belki herkesin bildiği politik hikayelerin arkasındaki insan hikayelerini öne çıkarmaya çalışırlar. Bu konuşmalar ve filmde gösterilen o döneme ait gerçek çekimler filme bir belgesel havası katmış olmakla birlikte filmin akıcılığını da engel olmuş. Filmde ağıt peşinde koşan Sumru aslında meseleye dışardan bakan herkes gibidir. Ağıt peşinde geldiği bölgede insanların acıları ve yaraları ile karşılaşan Sumru ağıtları unutarak acısını anlatan tanıkların sesleri içinde kaybolur. Filmde çok çok az görünen Sumru’nun dağa çıkmak için onu bırakıp giden erkek arkadaşı Harun, filmin esas temasında önemli bir yere sahiptir ve bizi üniversitede okuyan bir insanın neden dağa çıktığı sorusuna yanıt aramamıza sevkeder.

Özcan Alper’in yaptığı aslında malumun ilanı fakat bunu yaparken genelden özele inme çabası var. Evet güneydoğu ağıtların en çok yakıldığı yerdir ve Sumru bu yüzden buralara araştırmaya gelmiştir fakat bu ağıtların arkasında neler vardır, bunu anlatmak istemiş. Bir eleştirmenin de dediği gibi eline pankartı alıp bağırmaktan ve meseleyi ifşa etmekten başka birşey değildir Alper’in yaptığı. Ama  ne olursa olsun meselenin nerdeyse tüm boyutları ile konuşulduğu ve tartışıldığı günümüzde sinemasal anlamda da gündeme gelmesi sevindirici. (İki Dil Bir Davul, Oğul, Kayıp Özgürlük.. Kürt meselesine farklı boyutlarıyla anlatan filmlerle birlikte de düşünülebilir) Fakat açıkcası duygusal yanı daha kuvvetli olan sonbahar filmi kadar etkileyici ve sarsıcı bir film değil. Filmi izledikten sonra belgesel tadı kalıyor damakta. Sonbahar’dan aklımızda kalan duygusal sahnelerin aksine bu filmden sonra aklımızda filmde yapılan “röportajlar” kalacak belkide. Filmin sonlarına doğru Sumru’nun Ahmet’e sorduğu gelecek 25 yıl nasıl olacak sorusuna Ahmet’in verdiği cevap geleceğin uzun sürse de umutla dolu olarak geleceğini hissettiriyor.

18. Adana Altın Koza Film Festivali’nde Yılmaz Güney Özel Ödülü, SİYAD En İyi Film, En İyi Görüntü Yönetmeni, En İyi Erkek Oyuncu ve En İyi Müzik dallarında ödül alan film, röportajlarından çıkardığım kadarıyla ne şehit ailelerinin ne de terörist ailelerinin yanında durmadan orta yerden meseleye baktığını söyleyen Özcan Alper’in bu iyi niyetine ve ilk filmi Sonbahar hatırına izlenmelidir.

MEHMET

Reklamlar

Seyfi Teoman’ın Tatil Kitabı filmden sonraki ikinici filmi Barış Bıçakçı’nın aynı adlı romanından uyarlama Bizim Büyük Çaresizliğimiz. Roman uyarlaması filmlere her zaman seviyeli yaklaşsam da bu filmin kitabını okumadığım için bu sefer öyle olmadı. Bu yıl Berlin Film Festivalinde yarışacağnı duydum günden beri bekliyordum filmi. Her ne kadar Berlin’den elimiz boş dönsek de genç bir yönetmenimizin ilk filminde olduğu gibi Berlin’de bize heyecan yaratması bile yetti.

Filme dönecek olursak. Film Ankarada geçiyor. Fakat Ankara’yı sevmeyen benim gibi birisine bile Ankara hakkında tekrar düşünme fırsatı verdi. Yönetmen sekans geçişlerinde ekrana yansıttığı güzel Ankara manzaralarıyla nerdeyse şehrin tüm meşhur yerlerini seyirciye sunuyor.(Belki de tek eksik yanlış izlemediysem Ankara Kalesi’nde herhangi bir sahnenin geçmeyişi) Filmde lise yıllarından beri samimi arkadaş olan Ender ve Çetin’in hayal ettikleri bekar evlerine kavuşmalarından sonra hayatlarına ve evlerine  yakın arkadasları Fikret’in kızkardeşi Nihalin girmesiyle dengeler bozuluyor. Kendilerinden yasça çok küçük olan Nihal evlerine girmesiyle daha bir dikkatli yaşamaya özen gösteren arkadasları büyük de bir tehlike beklemektedir: Nihale aşık olmak, belki de aynı anda… İnsanı gerçekten imrendiren bir bekar evine sahip olan ikili birlikte oldukları her anın tadını çıkarmaya özen gösterirler. Film  boyunca beraber yaptıkları yemekler ve kurdukları sofralar insanın iştahını kabartıyor. Filmde Ender’in de dediği gibi aslında iki yakın arkadaşın yaşadığı bir başka çeşit aşk. İzlediğim belkide hiçbir filmde birbirine bu kadar düşkün (tabiiki de gay olmadan) iki erkek arkadaş görmedim. Film boyunca iki arkadaşın Nihal’le olan ilişkileri de izleyiciyi filmin sonu için meraklandırıyor. Yoksa bu kadar yakın arkadaş bir kız için bir kavgaya veya tartışmaya girer mi? Filmin sonunun çok ama çok samimi bittiğini söyleyebilirim (ama spoiler vermeden).

Yönetmen Seyfi Teoman’ın kamerası gerçekten çok doğru yerde duruyor. Nuri bilge Ceylan’da alıştığımız fotoğraf kareleri kıvamında çekimlere bu filmde de rastlamak mümkün. Bence filmde olması gereken birçok şey vardı. DVDdeki çıkarılmış sahneleri de izlediğinizde yönetmenin ne kadar iyi bir ayıklama yaparak filmini oluşturduğunu görmek mümkün. Çok samimi ortamlarda geçen (dans sahnesi, sofra başı muhabbetleri, yemek pişirmeleri, birbirlerine küfürleri, kokoreç keyifleri…) film gerçekten gördüğü ilgiyi haketmiş. Filmin içinde geçen müzikler de gerçekten filme ayrı bir tat katmış. Ben şimdiden Seyfi Teoman’ın üçüncü filmini sabırsızlıkla bekler oldum….

MEHMET


Sundance Film Festivali’nde yarışmış ve/veya gösterilmiş filmleri izlediğimde çoğu zaman hüsrana uğramadım. Bağımsız filmleri sevenler için buradaki filmler kaçırılmayacak nitelikte oluyor. En son izlediğim 2010 Sundance’da gösterilmiş “Welcome to the Rileys” filmi de beni mutlu etti diyebilirim. Film son zamanlarda sıkça değinilmeye başlayan ‘evlat acısı’ (Allah kimseye göstermesin) temasını işliyor. Bu konuda akla gelen diğer filmlerle (The Rabbit Hole, The Son’s Room, Üç Renk: Mavi) paralellik gösteren kısımları olsada “Welcome to the Rileys” filmini başka kılan unsur evlat acısını unutturan bir başka kişinin olması. 

Filmde, genç yaşta kızlarını kaybene Riley ailesinin hayata tutunma/tutunamama hikayesini izliyoruz aslında. Baba Doug Riley (James Gandolfini), kızının ölümüyle hayata küsen ve uzun süredir evinden dışarıya çıkmayan karısından (Melissa Leo) gittikçe uzaklaşmaktadır. Başka birisiyle görüşmekte, çıktığı iş gezilerini bilerek uzatarak evinden olabildiğince uzak durmaktadır. Yine çıktığı iş gezilerinden birinde, eğlenmek için gittiği barda dansçılık yapan genç bir kızla (Kristen Stewart) karşılaşır. Başlangıçta kendisiyle farklı şekilde ilişki kurmak isteyen genç kızdan uzaklaşmaya çalışır fakat farklı bir mekanda daha düzgün şartlarda tekrar karşılaştığı kızla bu sefer bambaşka bir ilişkiye yelken açacaktır. Doug, bu genç kızı kaybettiği kendi kızı yerine koymaktadır ve en sonunda bir şekilde kızın kaldığı köhne evde para karşılığı kalmaya başlar. Beklenmedik şekilde dışarıdaki hayata adapte olmaya karar veren eşi Lois de haber vermeden Doug’un yanına gitmek için yola çıkar. Ve bu üçlü buluştuğunda tahmin edilenler olduğu gibi, edilmeyen birçok şeyde gerçekleşir. Evlat acısını işleyen Rabbit Hole ve The Son’s Room filmlerindeki can sıkkınlığının yerine bu filmde biraz daha umut var. Kaybedilenin acısı elbetteki hiçbir zaman unutulmaz ama dünya da aynı hızla dönmeye devam eder. The Rabbit Hole’da Nicole Kidman’ın anne rolünde kaybettiği çocuğunun eşyalarına tapan bir karakteri canlandırmasına inat, bu filmde kaybedilen çocuk ile ilgili çok detaya girilmez. Fakat burada da kaybedilen bir çocuğun yerine sevilebilecek birinin – ki burada aslında kötü bir karakter- portresi çizilmeye çalışılır. Alacakaranlık serisinden tanıdığımız Kristen Stewart ve The Soprano’tan James Gandolfini’nin performansı gerçekten iyi. Frozen River filminde kendisine hayran kaldığım Melissa Leo’nun yeri ise ayrı.

Aile içindeki geçimsizlik, evlat acısı, ailedeki yaşlıların durumu, ruhsal bunalımlar…vb. gibi dünyanın heryerinde karşılaşabileceğimiz durumlara değinen filmlerin artması sevindirici. Artık sinema dünyası salt iyinin kötüyü kovuladığı polisiyelerden, aşık olup da kavuşamayan çiftlerden, başına dünya da düşse ölmeyen kahramanlardan bıktı bence. Gerçekleşme ihtimali düşük olaylardan absürd filmler çıkarmak yerine hergün başımıza gelen olaylardan izlenesi ve bamteline dokunan filmler çıkması sinemanın işlevselliğini arttıracaktır. İyi ki bağımsız sinema var.

MEHMET


Arkadaşlar biraz önce sona eren Cannes Film Festivali’nden sevindirici bir haber var. Nuri Bilge Ceylan’ın Bir Zamanlar Anadolu’da filmi Jüri Büyük Ödülünü (Grand Prıx) kazandı. Cannes’da  iyi film ödülünden sonraki ikinci büyük ödül olan Jüri Büyük Ödülünü ikinci kez kazanan Ceylan, bu ödülün ilkini 2003 yılında Uzak filmi ile kazanmıştı. N.B.Ceylan artık Cannes’ın gediklilerinden sayılır, isterseniz N.B.Ceylan’ın Cannes geçmişine bir göz atalım:

Koza – 1995 Cannes Film Festivali Uluslararası Kısa Film Yarışması
Uzak – 2003 Cannes Film Festivali Jüri Büyük Ödülü
İklimler – 2006 Cannes Film Festivali Fipresci Ödülü
Üç Maymun – 2008 Cannes Film Festivali En İyi Yönetmen
N.B.Ceylan, 2009’da Cannes Jüri Üyeliği yapmıştır.
Bir Zamanlar Anadolu’da – 2011 Cannes Film Festivali Jüri Büyük Ödülü

Çarşıda, pazarda dolaşırken hepimiz rastlamışızdır: Döner ayran 2 TL.  Acaba kaçımız düşündük, bunları nasıl olurda bu fiyata satabilirler? Ama oluyor, hem de adamlar bu işten kar elde ederek. Food Inc. belgeseli de aslında buna benzer bir sebepten yola çıkıyor. Amerika’da hamburger aldığın parayla bir tane brokoli alamıyorsun. İşte bu da Amerika’da ve heryerde insanları fast food tüketmeye itiyor. Belgeselin en başında bir marketteki ürünlerin paketlerine odaklanıyor. Bir çoğunun üzerinde çiftlik, çiftçi, çit, besili hayvan resimleri var. Demek istedikleri, bunların hepsi doğal. İşte belgesel gerçeğin böyle olmadığını gözler önüne seriyor. Gıda sektörünün bizim bilmemizi istemediği tüm gerçekleri su üstüne çıkarıyor.

Amerika topraklarının yüzde 30’u mısırla kaplı, peki neden? Hayvanlar için en ucuz gıda mısır da ondan. Fakat besi hayvanlarının mısır yerine doğal ot yemeleri gerkmiyor mu? Kim takar. Aynı zamanda mısır hayvanların hızlı kilo almasını da sağlıyor. Şirketler maliyetini minimuma indirmek için insan sağlığını hiçe sayıyor. Karanlık kümeslerde yetiştirilen hayvanlar zaten ne yediklerini bile kestiremiyor. Belgeselde öyle bir sahne var ki akıl almaz derece de hayvanlara yapılan eziyetleri de gösteriyor. Büyükbaş bir hayvanın bir midesinden delik açılmış. Yedikten sonra sindiremediği mısırları insanlar bu delikten elleriyle alıyorlar. Birisinin elini boğazınıza sokup yiyemediğiniz parçaları alması gibi, ama çok daha acımasız.  Ve mısırla beslenen hayvanlarda hastalık yapan bakteriler türüyor. Bu da insanların hastalanmasına ve hatta belgeselde de anlatıldığı üzere ölmesine sebep oluyor.  (Hayvanları sadece 5 gün mısır yerine otla beslediğimizde bu bakterilerin yüzde 80’i gidiyor.) Şirketler ürettikleri ürünlerin muhteviyatını, içinde trans yağ olup olmadığını, GDO olup olmadığını ve ne kadar kalori barındırdığını yıllarca bizden sakladılar. Dikkat ettiyseniz, “Trans Yağ yoktur” etiketleri yeni yeni türemeye başladı. Ya öncesinde…

Sinema eleştirmeni Serdar Akbıyık’ın bu belgesel için yazdığı yazı da dediği gibi, para kazanmak için parayı harcayacağı dünyayı yok eden bir insan; kendi yiyeceğini zehirleyen bir insan ozon tabakasını düşünür mü hiç?

MEHMET


Macaristan’ın bu seneki Oscar aday adayı olan ve ismini hala söyleyemediğim filmi Randevu İstanbul Film Festivali (Aralık 2010)  kapsamında izleme fırsatı bulmuştum. Abartı olmaz sanırım, hayatım da gördüğüm en ilginç konulu filmlerden biriydi. Düşmanlarından kaçan bir adam tarafından rehin alınan Mona, bir gecede duygusal yakınlık kurduğu bu kişiden çocuk sahibi olur, aynı zamanda adamın düşmanları tarafından öldürülmesiyle yalnız başına kalır. Babası tarafından yurtdışında çalışması için kandırılan Mona, kızını bir büyücüye bırakarak yola çıkar. Ama babasının çalışması için teslim ettiği kişiler ne acı ki kadın ticareti yapan mafyanın elemanlarıdır.

Filmin ilginç tarafı da burda başlar. Bibliotheque Pascal adında bir gece klübüne satılan Mona burada çalışmaya alışamaz. Çünkü burası ilginç bir yerdir. Her odasında farklı edebiyat karakterlerinin ortamları oluşturulan mekanda, Mona gibi çalışanlara bu edebiyat karakterinin sözleri ezberlettirilir ve o geceyi beraber geçireceği kişi ile ezberlediği metini konuşarak ilgilenir. Bir nevi beyin yıkama yoluyla ezberletilen metinlerle birlikte, o karakter şeklinde giydirilen Mona kitaptaki karakterin bir kopyası olur. Kızının da ilginç bir özelliği vardır. Rüyalarını dışarıya yansıtabilmektedir. Bunu keşfeden büyücü, kız üzerinde para kazanmaya başlar. Kızı açık hava tiyatrosu gibi bir yerdeki yatağında uyutur ve yansıyan rüyaları film gibi izleyicilere sunar. Kızın rüyalarından yola çıkan bir bando takımı annesi Mona’yı kurtarmak için yola çıkar.

Fantastik öğeleriyle belki de bugüne kadar hiçbir film de rastlamadığımız sulara dalan yönetmen görsellik açısından bir başarı yakalamış bence. Kadın istismarının olabilecek boyutlarına dair bir ütopya çizen yönetmen, gündemdeki bir konuyu farklı bir şekilde izlettirebilmeyi başarmıştır. Girişlerinde, içeride hangi karakterin oynandığı yazılı odaların dekorasyonları da oldukça ilginçti. Türkiye’de vizyona girmesi veya DVD’si çıkması mümkün olmayan bu filmi festivallerden ya da sokak dvdcileriden bulabilirsiniz.

MEHMET


Yani aşağıdaki haberi okuyunca ne diyeceğime şaşırdım. Bugün Ladin’in ölümünün ikinci günü ve öldürüldüğü operasyonun filminin yapılacağı haberi geldi. Madonna’nın dediği gibi bu hollywood’un havasında, suyunda birşeyler var, insanın kafasının bir mayhoş ediyor. Bu ne çabukluk, bu ne planlama Allah’ım. Bir önceki oskarlık filmi Ölümcül Tuzak (Türkiye’de 20.000 civarında izlenmiştir.) yönetmenin az buçuk nasıl bir film çekeceğinin ipuçlarını veriyor. Ne diyordu Semih Kaplanoğlu bu film için, bir hatırlayalım: “Mesela Kathryn Bigelow‘un ‘Ölümcül Tuzak’ı gibi bir film yapmak, o filmi düşünebilmek bana tuhaf geliyor. Şundan dolayı: Siz o ülkeye girmişsiniz, işgal etmişsiniz, 1,5 milyon kişi ölmüş ve hala kendi bomba imha ekibinizle alakalısınız. Bu kadar körlük olabilir mi? Irak halkı bu kadar mı yok? Ben sinirlenip o filmin yarısında çıktım. (Yusuf’un Rüyası, 208, Timaş Yayınları)”  Bu arada, bunları okudukça kendi sinemamıza kızmadan da edemiyorum. Arkadaşlar adamlar olayın ikinci günü film projesini duyuruyor, İstanbul fethedileli 600 yıl oldu, biz hala filmini bekliyoruz. Buyrun haberi okuyalım:

Aldığı 6 oscar ile geçtiğimiz yılki 82. Oscar Akademi ödüllerine damga vuran ‘The Hurt Locker’ filminin yönetmeni Kathryn Bigelow, Usame bin Ladin’in öldürüldüğü operasyonun filmini çekmeyi planlıyor. Bigelow’un ekibinden ismini vermek istemeyen bir yetkilinin açıklamasına göre, Kathryn Bigelow ve ‘The Hurt Locker’ın senaristi Mark Boal, zaten bir Usame bin Ladin projesi üzerinde çalışıyordu. İkili, El Kaide liderinin öldürülmesiyle filmi çekmeye her zamankinden daha yakın oldular.

Yetkili, henüz adı belirlenmemiş olan yapımın, Bin Ladin’i takip eden ve baskını gerçekleştiren özel kuvvetler üzerine kurulan bir aksiyon filmi olacağını bildirdi. Yönetmenin sözcüsü Susan Ciccone ise, Bigelow’un proje hakkında şu an bir yorum yapmaktan kaçındığını aktardı. Kathryn Bigelow, Irak’ta savaşın ortasındaki bir bomba imha ekibinin yaşadıklarını konu alan ‘The Hurt Locker’ ile ”en iyi yönetmen” ödülüne layık görülmüş, oscar ödülü alan ilk kadın yönetmen olmuştu.  (Kaynak: Star Gazetesi)

*Madonna’nın Hollywood adlı şarkısından…
MEHMET


Yaz rehavetine girerek film festivallerine ara vereceğimiz günlere az kaldı. Haziran, Temmuz, Ağustos aylarında tatilden dolayı festivallere rağbet azalıyor. (Yaz aylarında, tatil bölgelerinde düzenlenecek kapsamlı film festivalleri neden olmasın.. O yıl diğer festivallerde dolaşan filmler zaten tatilde olan insanların gösterimine sokulamaz mı, birçok turist ağırlayan ülkemizde yıl içinde öne çıkan Türk filmleri altyazılı olarak gösterilemez mi???…) Köprüye girmeden son fırsatımız olan Mayıs ayı ise festivallerle dopdolu. Ankara’dan Eskişehir’e, İstanbul’dan Balıkesir’e uzanan festival yolculuğunun en ilginç durağı ise bu sene ülkemizde düzenlenecek En Az Gelişmiş Ülkeler Konferansı kapsamında gerçekleştirilecek 1. Bilinmeyen Sinemalar Film Festivali. Ayrıca Ankara’da düzenlenecek 14. Uçansüpürge film Festivali’nin de ağır konukları olacak. Çok önceleri bu vakitlerde düzenleneceği duyurulan  Bursa İpekyolu Film Festivali’nden ise ses seda çıkmıyor. (Sebebini tahmin etmekle beraber, merak da etmiyor değilim.) Derleyebildiğim kadarıyla Mayıs ayı festival programını sizlerle paylaşıyorum:

13. Eskişehir Film Festivali: 1 – 8 Mayıs 2011
6. İşçi Filmleri Festivali: 1 – 8 Mayıs 2011
14. Uçansüpürge Kadın Filmleri Festivali: 5 – 12 Mayıs 2011
1. Bilinmeyen Sinemalar Film Festivali: 11 – 17 Mayıs 2011
Balıkesir Sinema Günleri: 15 – 22 Mayıs 2011
Uluslararası Engelsiz Film Festivali: 21 – 27 Mayıs 2011
4. Documentarist Belgesel Film Festivali: 31 Mayıs – 5 Haziran 2011
 
MEHMET
 

Gişe memurları… Önünden onlarca kez geçmemize rağmen çoğu zaman yüzüne bile bakmadığımız, uzatılan paraya karşı bilet uzatmaktan başka haklarında birşey bilmediğimiz insanlar… Kesinlikle küçük gördüğüm için yazmıyorum bunları, hatta bu işe katlanabildikleri için takdir ediyorum kendilerini. Bana bunları hatırlatan bir ilk film, adı da aynı: Gişe Memuru. Tolga Karaçelik’in yazıp yönettiği ilk film denemesi. Filmi, Antalya Film Festivali’nin gala gösteriminde izlemiştim, Sekiz ay önce Ekim ayında. (Aslında bu da ayrı bir problem. Festival gezmekten vizyonu unutan filmler…Ayrı bir yazının konusu.) Oradan en iyi ilk film ödülünü almıştı. Neyse ki film 6 Mayısta vizyona giriyor.

Baştan şunu söylemek isterim ki, film katıksız bir sanat filmi bence. Öyle bir gişe memurunun hayatını kalın çizgilerle anlatan bir film bekleyenler hüsrana uğrayacaktır. (Yani bir gişe memuru beni anlatan bir filmmiş, gideyim dese, küfür ederek çıkabilir salondan.) Galadan sonra yönetmeniyle yapılan sohbete de katılmıştım. Orada bir gişe memuru hakkında film yapma fikrinin nerden çıktığını da anlattı. Yolculuk ettiği birgün, uğradığı bir gişedeki memura iyi günler demiş, memur istifini bozmadan işlemini gerçekleştirmiş ve sanki kötü bir söz söylemiş gibi bir bakış atmış. Bu noktada memurların robotlaştığını hissettim diyor yönetmen. Belli ki önünden geçen yüzlerce insan arasından kendisine selam veren çok az. Buradan yola çıkarak filme karar vermiş.

Hayatımızı kapalı kutular arasında dolaşmakla geçiriyoruz diyor yönetmen. Evden servise, servisten gişe kutusuna, ordan tekrar servise ve son nokta yine ev. Filmdeki karakterimiz bu durumu fazlasıyla kanıksamız biri, asosyal, dışarıdaki hayatla çok ilgilenmiyor, kendisine aşık kıza ve hatta evinin içindeki hasta babasıyla bile. Açıkcası rolünün hakkını fazlasıyla vermiş Serkan Ercan (Eşref Saati ve şimdi de Halil İbrahim Sofrası dizisinden hatırlayın). Zaten kendisi de Antalya Film Festivali’nde en iyi erkek oyuncu ödülünü aldı. Gişedeyken hayallere dalar fakat hiçbir zaman bunları gerçekleştirmek için adım atmaz. Filmin son sahnesindeki kayıtsızlığı onu en iyi şekilde anlatıyor aslında, bu kadarına da pes dedirtiyor.

Hayatımızı kuşatan kutulardan (ev, iş, okul, kurslar, saatler süren yol çileleri…) kurtulmak çoğu zaman kolay olmuyor. Bir süre sonra bu kutuların dışı bize yabancılaşıyor. Yaş ilerledikçe buralardan çıkıp farklı sulara adım atmak, heyecanı arayıp bulmak zor oluyor. Ve hayat alıştığımız gibi akıp tamamına eriyor. Filmi ben beğendim, içimdeki hep farklı yerleri görme, farklılıkları tatma arzusunu kamçıladı. Filmi izlediğim salondan sıkılır hale geldim.( Nerde o eski açık hava sinemaları…) Aslında bu filmin açık havada gösterilmesi lazım, yoksa anlattığı konuyla az da olsa çelişiyor. Hele bir de Nadir Sarıbacak (Uzak İhtimal filminin müezzini..) sahnesi var ki, aklıma geldikçe gülüyorum. Bu sahne için bile filmi tekrar izleyebilirim. Sanat filmlerinden hoşlananlara kesinlikle tavsiye ediyorum, sevmeyenler için “aman ha… uzak durun”. Kötü söz işitmek istemiyorum.

MEHMET


Sevgili gazeteci dostum Fatih sonunda bloğunu açtı. Sinemakentinde de sinema yazıları yazan dostumun kalbine ve kalemine o kadar güveniyorum ki, her yazısı benim için çok önemli olacak. Umarım kendi bloğu, sinemakenti yazılarını aksatmaz. Şimdiden yolun açık olsun. Blogda yazarken bazen yazılanları sadece kendin okuyormuşsun gibi gelebilir ama hiç de öyle değil bence. Bir kişi bile yazdıklarından bir şey öğrenir veya yazdığın bir yazı birisinin yarasına pansuman olursa blog amacına ulaşmıştır. Benim sinema yazmamdaki amaç da biraz bu. Bazı filmler hakkında internette arama yaptığımda kayda değer hiçbir eleştri yazısı bulamıyorum. Ben de bu yüzden Türkiye’de vizyona girmeyen fakat izlemeye değer az duyulan filmler hakkında da yazmaya çalışıyorum ki, olur da aynı zevke sahip birisi bu film hakkında birşeyler aradığında kırık dökük yazımıza ulaşsın diye.

Bloğa ulaşmak için: http://insantarikati.wordpress.com/

MEHMET


Her ne kadar sinema çabuk tüketilen bir kültür yada sanat dalı olsa da bunu üçleme filmlerle uzatmayı bilen, kendisine sadık izleyici arayan yönetmenler ve filmleri de yok değil. Üçlemeler iyi bir sinema izleyicisinin vefasını, sadakatini göstermesi bakımından turnusol kağıdı özelliği de görür. Üçten fazla filmi olan seriler de var ama hiç bir zaman üçlemenin tadını veremez bence. Harry Porter var evet ama onun hikayesi zaten uzun, oradan ister yedi istersen on yedi film çıkar. Fakat üçlemenin özelliği izleyiciyi bezdirmeden, vermek istediği temayı sadelik kalıpları içinde verebilmesidir. Bu bakımdan Kieslowski’nin “Üç Renk” üçlemesi, Semih Kaplanoğlu’nun “Kahvaltılık” üçlemesi, Abbas Kiarostami’nin “Deprem” üçlemesi, Inarritu’nun kesişen hayatlar üçlemesi bana göre üçleme tarihinin en başarılı örnekleri arasındadır. Tabi üçlemeleriyle iyi vizyon yapan ve devamı gelen ticari bazı serileri bunlardan muaf tutuyorum. Ve sizleri beğendiğim bir “En iyi üçleme” listesiyle başbaşa bırakıyorum: (Bana göre çok özel bir liste): http://www.sinemabuyusu.com/?p=1227           

MEHMET


Önce şu satırları okuyalım:“Mesela Kathryn Bigelow‘un ‘Ölümcül Tuzak’ı gibi bir film yapmak, o filmi düşünebilmek bana tuhaf geliyor. Şundan dolayı: Siz o ülkeye girmişsiniz, işgal etmişsiniz, 1,5 milyon kişi ölmüş ve hala kendi bomba imha ekibinizle alakalısınız. Bu kadar körlük olabilir mi? Irak halkı bu kadar mı yok? Ben sinirlenip o filmin yarısında çıktım. (Yusuf’un Rüyası, 208, Timaş Yayınları)”  Bu satırların sahibi Semih Kaplanoğlu ve kesinlikle katıldığım bir düşünce.

Amerika’nın Irak’a girişinin üzerinden yaklaşık 8 sene geçti. Bu zaman zarfında birçok insan öldü, geri kalan yakınları ise hergün tekrar be tekrar ölüyor. Her savaş Amerika ve müttefiklerine sözkonusu savaşla ilgili destansı filmler çekme fırsatı veriyor. İnternette bir aratın bakın, Vietnam Savaşıyla ilgili onlarca film var. Hatta geçenlerde ben en iyi 10 Vietnam Savaşı filmi diye bir listeye bile rastladım. İstediği her mesajı, vermek istediği şekilde o kadar güzel veriyor ki. Oscarı alan Ölümcül Tuzak filminde de öyleydi aslında. Bir grup Amerikalı bomba imha ekibinin hikayesini anlatan filmi ne yalan söylim ben de evde izlerken bitirememiştim. Hatırladığım tek sahne bir bombanın patlayışını özel çekimle verdikleri sahneydi, tüm ayrıntısıyla.

Buraya nerden geldim. Geçenlerde Ankara Film Festivali kapsamında izlediğim Ken Loach‘un son filmi Route Irish(Tehlikeli Yol) nedense tekrardan Semih Kaplanoğlu’nun sözlerini hatırlattı. Her ne kadar Ken Loach eleştirel ve politik bir film yaptıysa da yine filmde yası tutulan, ön plana çıkarılan sözleşmeli İngiliz güvenlikçileri. 2004 ‘de terhislerinden sonra çok dolgun bir maaşı reddedemeyen iki kafadar çocukluk arkadaşı tekrardan Irak’a göreve giderler. Ve biri orada Irak’ın en tehlikeli yolu kabul edilen Bağdat Havalimanı’ndan Yeşil Bölgeye giden yolda (Route Irish) bombalı saldırı sonucu ölür. Diğer arkadaşı bu ölümün arkasında bir kıllık sezerek araştırmaya koyulur. Birşeyler de bulur hani. Bulur ama bulduklarının Irak halkına faydası ne. Ölen bir kişi üzerden bir film yapılıyorsa, ölen yüzbinlerce Iraklı için yüzlerce film yapılmalı. Yapacak bir şey yok, sinema sektörünün devi onlar…

Ama az da olsa dediğim şekilde filmler de var ve Hollywood filmlerinden daha dokunaklı, daha insancıl. Mesela yine geçenlerde If Ankara Film Festivali’nde izlediğim ‘Son of Babylon’ filmi Irak meselesini anlatan en iyi film bence. Bir çocuğun savaşa giden ve dönmeyen babasını arama serüveni, bir Irak yol filmi. Irak Savaşı hakkında tonlarca makale, gazete küpürü okumaya gerek yok bence, sadece bu film izlense yeter. Film boyunca gezilen her yerde yas tutan kadınlar (zaten yası sadece kadınlar tutar…), harap olmuş evler, ağlayan insanlar, sefillik çeken koskoca Irak halkı. Bir savaşın ardından bırakabileceği en kötü tablolardan biri aslında Irak. Stalin’in sapıkça ifadesiyle “Bir kişi ölürsa bu bir trajedidir, bir milyon kişi ölürsa bu bir istatistiktir.” İşte olan olmuşu bu. Bir taraftakilerin ölüleri için trajedik filmler yapılırken Irak halkı’nın ölülerine toplu mezarlarda yatan, insan gibi mezarı bile layık görmeyen et parçaları olarak bakmak. Gerçek şu ki, her insanın ölümü birileri için trajedidir fakat bunu anlamak istemezsen sadece bazı  trajediler film olur. ‘Son of Babylon’ gibi filmlerden bir tane olması bile yeter bence. Acının kalbi var mıdır bilmiyorum ama acının tam kalbinden seslenen bir filmdi.

Umarım ‘Son of Babylon’ babasını ararken yanlışlıkla ‘Route Irish’ e girmez. Eğer girer ve ölürse bilin ki bu olaydan da Hollywood’a film çıkmaz. Niye mi, çünkü o bir Iraklı.

MEHMET


Banksy ismini ilk defa bu belgeselle duydum. Yetenekli bir sokak sanatçısı olmasından öte yüzünü göstermeyişi sayesinde şimdiden bir mit haline dönüştü. Çizdikleri gerçekten anlamlı ve bamteline dokunan şeyler. İngiltere’deki sokakları aşarak Gazze Duvarı’na ulaşmış ve buraya bile çizimler yapmış. Eserleri oldukça iyi paralara satılıyor, sergi açtğında ünlüler bile sırada bekliyor. Gerçekten ilginç bir karakter Banksy… Bu arada bu konuyu kendisine açtığım ve Banksy ile ilgili birkaç link gönderdiğim gazeteci bir arkadaş bunlardan haber yaptı ve yayınlatmayı başardı. Anlıyacağınız, Banksy’yi Türkiye’ye duyuran kişiyi fitillemiş biriyim…

Exit Throuh The Gift Shop (ETGS) belgeselinin yönetmeni Banksy. Fakat asıl kahramanımız Thierry Guetta. O da oldukça ilginç biri karakter. Birgün eline aldığı kamerayla herşeyi çekmeye başlar. Kamerayla birşeyler çekmek alışkanlık olmaya başlar. Bu arada sokak sanatçılarını takip eder ve onları da kameraya alır. Bu farklı dünyayı çok seven Thierry, bu alanda başarılı ve popüler kişilerin peşinden giderek onların kaçamak çizimlerini görüntüler. Bu arada tanışırlar Banks ile ve aralarında bir arkadaşlık başlar. Thierry kameradan sonra sokak sanatına da ilgi beslemeye başlar. Ve bu ilgi onu kendisinin ve hatta Banksy’nin bile hayal edemeyeceği bir üne kavuşturur. Kendi çizimlerini ve stilini oluşturur. Yarım yamalak açtığı sergisini binlerce insan gezer ve eserleri binlerce dolara alıcı bulur. Banksy’yi bile kıskandıracak bir yükseliş…

Bu sene Oscar’a aday gösterilen beş belgeselden biri olan ETGS, Oscar’ı alamasa da adından ve Banksy’den oldukça söz ettirdi. Oscar’ı alsaydı belki yüzünü gösterirdi Banksy ama olmadı. Belgesel beni şu yönden çok etkiledi; bir kişi düşünün; daha yeni içine girdiği sokak sanatına gönül verip, evini dahi ipotek ettiren, bu uğurda bacağını kıran fakat sergisini açmak için gece gündüz demeden çalışan, kısa sürede bu işi öğrenen ve en sonunda hem sergisine hem de kendi belgeseline kavuşan… Belgeseli izlediğinizde ne demek istediğimi daha iyi anlayacaksınız. Gerçekten garip bir başarı öyküsü ya da Banksy’nin deyimiyle ‘dünyanın ilk sokak sanatı felaketi filmi’. İzlemenizi tavsiye ederim. Hem şaşıracak hem de çok eğleneceksiniz.  **Bu arada Banksy’nin eserlerini mutlaka görmelisiniz…

MEHMET


1992-1995 yılları arasında yaşanan Bosna Savaşında 100.000’den fazla insan hayatını kaybetti ve 2 milyondan fazla insan ise yerini yurdunu terketmek zorunda kaldı. O günlerde 10 yaşındaydım ve hatırımda o günlere ilişkin  kalan en önemli kare, uzun kuyruklar halinde otoyollarda bekleyen-yurdunu terkeden-insanlardı. Hatırlıyorum da o kadar çok üzülmüştüm ki hala aklımdan çıkmaz o kareler. O zaman katledilen insanlar için şimdi yas tutmanın, özür dilemenin (Hollanda), tazminat vermenin çok bir anlamı yok bence. Ölen ölmüştür. Çocukları ve kocası ölen bir kadına nasıl bir özür, nasıl bir tazminat, nasıl bir şeref madalyası merhem olabilir ki. Babasını 20’li yıllarda kaybetmiş biri olarak, insanın en yakınlarını kaybetmesi kolay kolay alışabilecek bir durum değildir. Hele ki ahlaksız, insanlığa aykırı yolların denendiği bir savaşta yakınlarını kaybetmek daha zor olsa gerek. İnsan her zaman kendisine soracaktır: Ne gerek vardı?

Bosna benim için çok özel bir yere sahip. Gidip görmek istediğim ilk yerlerden. Oradaki insanlara yapılanlar-biraz önce de bahsettiğim gibi çocukluk zamanlarıma gelen savaş görüntüleri-beni oranın bir parçası yaptı sanki. Biliyorum şu anki Bosna benim hayalini kurduğum yer değil ama olsun..

Bunları yazmamı sağlayan izlediğim bir Bosna filmi. Aida Begiç’in ilk uzun metrajlı filmi “Kar”. Angelina Jolie’nin de izleyerek şu anki film projesine ilham kaynağı olan film.(Biliyorsunuzdur A. Jolie’nin Bosna’da yaşayan kadınların durumunu anlatan bir film projesi var.) Kocaları savaşta ölmüş ya da haber alınamayan bir grup kadının hayat mücadelesini konu alan film Cannes’ Film Festivali’nde büyük övgüyle izlenmiş ve ödüle layık görülmüştü. Geçimlerini kendi ürettikleri meyvelerden reçeller, sebzelerden turşular yaparak kazanan kadınların aklında hep savaş ve savaşta kaybettikleri kocaları ve çocukları vardır. Kimisi umudunu kaybetmişken, kimisi için umutla beklemek hayatlarının gayesi olmuştur.

Günün birinde bir Sırp çıkagelir ve bir şirketin arsalarını iyi bir fiyata almak istediğni söyler. Zamanında zorla almak istedikleri toprakları şimdi ise parasıyla satın almak derdindeler. Kadınlar ikileme düşer fakat içlerinde hala direnmeye çalışan birileri vardır. Kocalarını ve çocuklarını öldürenler şimdi de onları o topraklara ait hissettiren arsaları alarak aidiyet hislerini de öldürmeye çalışmaktadır. Bunu başarabilmesi için tek tek herkesi ikna etmesi oldukça zor olur çünkü ‘iyi bir yaşam’ın köylerinde ve topraklarında olacağına inanan birileri vardır.

Film sade anlatımı ve oyuncuların performanslarıyla göz dolduruyor. “Bosna rüyası” na kafa yormaya çalışan yönetmen hayalleri kaybedip hatıralara dalma durumunu irdeliyor. Kendi deyişiyle: “Ümitvardık. Hayallere sahip olma lüksünü yaşıyorduk. Kar’daki karakterler bazen kâbusa dönüşebileceğini bile bile kendi hayallerini kurmaya karar vermişlerdi.  Kaldığımız yerden hareketle bugün “Bosna rüyası”nın nerede olduğunu sordum kendime. O zamandan bu yana neyin değiştiğini sorguladım ve fark ettim ki artık sistemin yeniden inşasına inanmıyoruz; rüyalarımızın, hayallerimizin yerini ise hafızamız ve hatıralarımız almış.”

Yeni filmi “Bait” in ortak yapımcılarından biri Semih Kaplanoğlu. Bosna Savaşı’nın yetimlerini konu alan filmin çekimlerine devam ediliyor. Kendisiyle yapılan ve Hayal Perdesi Online Sinema  dergisin’de yayınlanan roportajı Aida Begiç’i ve filmlerini tanımak için okunmaya değer.(http://www.hayalperdesi.net/edergi/default.aspx?dergiid=21)

MEHMET


Gözünü sevdiğim Balıkesir…Öğrencisine de memuruna da sahip çıkmıştır bugüne kadar. Caddelerine çıktığında o kadar çok genç görürsün ki…Lise, üniversite, polis koleji, askeri okul…..Öğrenci potansiyeli bitmez bu şehrin..Balıkesir’in en meşhur sineması Şan bu potansiyelin farkında. Kaliteli hizmet sunmaya gayret gösteren Şan Sinemaları’nın uzun yıllardır devam eden bir uygulamasından bahsetmeden edemeyeceğim: Üyelik kartı uygulaması… Ankara’da bir filme gitmeye kalksan normal bir alış veriş merkezinin köşesindeki sinema salonunda 15 TLyi gözden çıkarmak gerek. (Zaten artık bir alışveriş merkezine yama olmadan ayakta durmaya çalışan kaç sinema salonu var ki..) İki kişi gitsen yanında bir içecekle mısır alsan, bir filmin maliyeti yaklaşık 50 TL. (Sinema salonuna dışardan yiyecek getirmek yassahtır kardeşim.İlla ki bizden alacaksın.Su 3TL, ufacık mısır 5 TL…ah ah kapitalizm, bir aşk hikayesi diyen yönetmene selam olsun. Bu arada İstanbul’da dışardan getirdiği suyu içeriye almayıp filmi izlemesine engel olan sinemayı tüketici mahkemesine şikayet eden duyarlı vatandaşımız haklı bulunmuş ve bilet paraları iade edilmiş. Sebep de suyun en temel ihtiyaç olması ve sinema salonunda fahiş bir fiyattan satılması. Aklınızda olsun sinemaya giderken en aşağı kattaki Migrostan 25 kuruşa bir su alın ve sinemaya öyle gidin. Niye 3 TL verelim ki..Bir şey derlerse de http://www.tuketiciler.org/?com=news.read&ID=3581 adresini referans gösterin ya da buradaki karar metninin örneğini yanınıza alın.) Şan sineması ne yapıyor biliyor musunuz? Beş hafta içinde izlemek şartıyla 5 film, yanında bir cola, bir mısır patlağı ve en güzeli de iki film afişinden oluşan muhteşem üyeliğini 25 TLye satıyor. Ben size Ankara’daki karşılığını hesaplayayım: 5 film en azından 50 TL, cola ve mısır 10 TL, vermezler ya ısrar etsen de iki afişi 5 TLye alsan ne etti: 65 TL.. Tamam Ankara büyükşehir, kiralar pahalı da Balıkesir gibi yerlerdeki insanların da hiç mi masrafı yok…Kutlamak istiyorum burdan Şan sinemalarının sahibini ve çalışanlarını. Ben de çok faydalandım bu üyelik kartından..Sinemasevere değer verdiğiniz için teşekkürler….

MEHMET


Filmi izleyeli çok oldu aslında ama internette hakkında yazılmış Türkçe harhangi bir eleştri bulamadığım için-yani sadece kayıtlara geçsin diye-bu yazıyı yazıyorum. Sinemanın konu yönünden hiçbir sıkıntısı yok bence, savaşlar, cinayetler, aşk, soygunlar…ve tabii ki din. Herkes kendi inancını yansıtan filmlerle hem dinin yaşantısını bilmeyenlere anlatırken bir yandan da propagandasını yapmakta.

İsmini bir kaç yerden duyduğum “Lourdes” filmini de konusu ilginç geldiği için izledim.(Filmin yavaş akmasından dolayı izlerken oldukça da yoruldum.) Fransa’nın güneybatısında bir yer Lourdes, Hristiyanların sıkça ziyaret ederek hac yaptıkları bir yer. Burayı kutsal yapan olay ise 1858 yılında yaşanmış. Ondört yaşında fakir bir çocuk olan Bernadette Soubirous Meryem Anayı görür ve 1933 yılında aziz ilan edilir.(İspanya’daki Fatıma olayına benziyor mu, düşünmek gerek) Ve Lourdes bundan sonra kutsal bir yer olarak ziyaretçi akınına uğrar. Bu yerin bir diğer özelliği ise şifa dağıttığı yönündeki inanç. Buraya gelen hacılar, kutsal su kabul edilen bir mağarada yıkanmakta ve dua etmektedirler. Gizemi ve umudu aynı yerde birleştiren bir yer gibi Lourdes.Filmin genel konusu bu olmakla birlikte, bir de filmimizin baş karakteri var: Christine. Doku sertleşmesi olan, ellerini ve kollarını hareket ettiremeyen Christine de şifa bulmak aiçin gelmiştir. Sessiz birisi olan Christine de diğer hacılarda olmayan bir dinginlik-bir mübareklik, bir saflık- vardır. Açıkcası ben çoktan filmin sonunda iyileşeceğini ve bir keramet yaşanacağını düşünmeye başlamıştım bile. Film Christine’nin, ona bakan kişiyle hac görevlerini yapması, duaları, yıkanması, tedavisi gibi konularla ilerliyor. Sonundan beklediğim olaylar gelişti fakat filmin ucu açık bıarkıldı. Yani bu gerçekten bir iyileşme, şifa bulma olayı mı yoksa umudunu kaybetmeyen bir kızın moral gücüyle de ayağa kalkması mı. Çünkü iyileştikten sonra bir ara tekrar yere düşüyor.

Neyse, dedik ya bu yazıyı sadece kayıtlara geçsin diye yazıyoruz. Bilinmeyen bir yeri görmeme vesile olduğu için filmi izlediğime pişman değilim. Buna benzer başka filmler olsa yine izlerim, izledim de: Of Gods and Men, Bu sene Fransa’nın Oscar aday adayıydı. Orada da gerçek bir öykü anlatılıyor. Onu da bir ara sadece kayıtlara girsin diye yazacağım.

MEHMET


Hikayesi gerçek olaylara dayanan filmler her zaman ilgimi çekmiştir. Başımıza gelme olasılığı nadir olan fakat dünyada bir yerlerde birilerinin başına gelmiş ilginç olayların beyazperdede izlemek hoşuma gider. Geçenlerde izlediğim 127 Saat filmi gibi. Fakat Conviction filmindeki gibi olayları duymak insanı gerçekten heyecanladırıyor.

Filmimiz 1983 yılında Kenneth Waters (Sam Rockwell) adında bir adamın tutuklanmasıyla başlıyor. Birbirlerine küçüklüklerinden beri çok bağlı olan kız kardeş Betty Anne Waters (Hilary Swank) ise kardeşinin suçsuz olduğunu düşünmektedir. Evli ve iki çocuklu olan Anne’nin tek düşüncesi kardeşini hapisten kurtarmaktır fakat her zaman yasaların haklının yanında olmadığını o da bilmektedir. Elinden gelen herşeyi denemeye başlar fakat işler istediği gibi gitmez. Sonunda bu işi kendisi çözmeye karar verir. Hukuk fakültesini bitirip avukat olacak ve kardeşini kendisi savunacaktır. Bu planını muebbet hapis cezasına çarptırılmış kardeşine söylediğinde, kardeşinin yüzündeki ifadeyi görmeniz gerekir. İntihar teşebbüsünden yeni kurtulmuş kardeşi bekleyeceğine dair söz verir. Ve akıl almaz süreç burda başlar..Anne okulu bitirir ve kardeşinin avukatı olarak işlere el atar. Artık her şey çok daha güzel olacaktır…

Düşünüyorum da Betty’nin yaptığını kaç kişi yapabilir.. Bu dönemde eşinden boşanan, çocuklarına bakmaya çalışan, bunların yanında da hukuk fakültesine devam eden bir insanın azmini ayakta alkışlamak gerek. Çocuklarının tartıştığı bir sahnede anneleri birbirleri için kendisinin yaptığını yapıp yapmayacaklarını sorduğunda net cevap alamaz. Gerçek hayatta da böyle değil midir? Yapılan fedakarlığın ölçüsü kişiden kişiye, nesilden nesile değişmektedir. Günümüzde kaç abla kardeşi için-tüm hayatını mahvederek- böyle bir mücadeleye girer. İşte bu yüzden olayın konusu film olabilecek kadar ilginç ve etkileyici.. Bir de ABD gerçeği var ki filmin bir sahnesinde kendisini açıkca belli ediyor. Bir konuşmada Betty kardeşinin bir başka eyalette olsaydı bugüne kadar asılmış olacağını söyler. Yani her eyaletin yargı sistemi birbirinden farklı.. Kardeş Kenneth’in şansı hem ablası hem de bulunduğu eyaletin kanunları aslında…Ne olursa olsun bir insanın 18 yıl suçsuz yere hapiste yatması acı bir durum…Bizdeki ‘Pardon’ filmine benziyor..Ama orda süre çok daha kısaydı. Güzel bir söz var: “Mahkemelerin kiminde adalet dağıtılmaz, sadece kanunlar öğretilir.” Ülkemizde de öyle değil mi? Yıllardır süren sonunda da zamanaşımından düşen davalar, suçluların dışarda, masumların içerde olması.. Adalet çok ince bir mesele, simgeleyen kadının gözünün bağlı olması yetmez aslında. Gözü açık olsun önemli değil, ama vicdanı hür olsun…

Filmi tavsiye ederim…Özellikle hukukçular ve hukuk eğitimi alanların izlemesi gerek bence.. Mahkeme kararını her bir şekilde verir fakat vicdanlarımızın verdiği karardır asıl olan..(Yukarıdaki fotoğrafın sağındakiler gerçek kahramanlarımız, soldakiler ise filmden)

MEHMET


Türk sinemasıyla ilgili paylaşımda bulunduğum bir arkadaşa şunları yazmıştım ve Türkiye’de çok para kazanan sinemacıların, filmlerini kıt kanaat yapabilen dostlarını desteklemediğinden yakınmıştım: 
gişe hasılatı içinde yerel sinema oranı en yüksek ülkeyiz…yani yerli filmlerimiz daha cok satıyor….bunu duyan bir avrupalı zannedecek ki semih kaplanoğlunun türkiyesi gercekten sinemasına sahip çıkıyor….nerdeee…semih abi gibi insanlar tırnaklarıyla söke söke yapıyor bu filmleri…en son çıkan nehir söyleşi kitabını okumuşsunuzdur….hala filmleri için kaynak aramak için 40 takla atıyor…ama bazıları kıytırıktan filmleriyle trilyonları götürüyor…ne yapıyorlar peki türk sineması için…..tonla para kazansaydım…tüm sanmimiyetimle söylüyorum semih abinin, zeki abinin, derviş abinin birer filmlerini hatta daha fazlasının tüm masraflarını ben karşılardım…bu insanlar dünyaya tanıtıyor bizi…daha iyi reklam mı olur….
Bugün ise okuduğum bir haber beni çok ama çok mutlu etti. Cem Yılmaz, Belma Baş’ın festivallerde dolaşan “Zefir” filmine sponsor olarak filmin tamamlanmasına ve festivallerde dolaşmasına yardımcı olmuş:

Bugüne kadar birçok uluslararası festivalde ödül kazanan Zefir filmi 29 Nisan’da gösterime girecek. Bu filmi izleyiciyle buluşturan isim ise ünlü komedyen Cem Yılmaz. Film çekilirken parası biten ve filmi tamamlayamayan yönetmen Belma Baş’ın imdadına Cem Yılmaz yetişmişti. Yılmaz, sponsor olduğu Zefir’in hem çekimlerinin tamamlanmasını hem de yurtdışındaki uluslararası film festivallerine katılmasını sağlamıştı. Yönetmen Selçuk Aydemir’in maddi olumsuzluklar nedeniyle vizyona giremeyen Çalgı Çengi filminin imdadına da Cem Yılmaz yetişmişti. Cem Yılmaz’ın bastırdığı kopyalarla izleyiciyle buluşan film şu ana kadar 57 bin kişi tarafından izlendi. (Hayal Perdesi)

Gerçekten örnek bir davranış. Yukarıdaki bahsettiğim ‘kıytırık’ filmler kategorisine tabii ki Cem Yılmaz ve Yılmaz Erdoğan gibi hem iyi filmler yapıp hem de iyi kazanan sinemacılarımız dahil değil. Bu işi hakkıyla yapıp kazananların Cem Yılmaz örneğinde olduğu gibi güzel işlere imza atması da anormal değil bence.

MEHMET


Geçenlerde, TRT’de yeni başlayan “Leyla ile Mecnun” dizisinin ilk bölümünü izlerken, bir gariplik hissettim… Dizi, isminden de anlaşılacağı üzere, aşk üzerineydi; ama senaryoda bir anormallik vardı. Olaylar normal bir şekilde işlemiyordu, ama normal gibi görünüyordu. Kıllanmaya başlamıştım. Hani annenizin pastasının tadını nereye gitseniz hatırlarsınız ya, aynen öyle bir şey oluyordu bana da. Bu dizinin senaristi ya da yönetmeni benim tahmin ettiğim adam olmalıydı. Ama tam emin olamıyordum, derken dizide geçen bir kitap kafamdaki tüm soru işaretlerini siliverdi.>> Yazının devamı için: http://www.kulturmafyasi.com/2011/03/14/onur-unluye-dair/ (Kaynak: Kültür Mafyası)

MEHMET


Ankara 3.Rofife Kısa Film Festivali’nde izleme fırsatını buldum filmi. Bir kısa filmin kadrosunun bu kadar zengin olması insanda merak uyandırıyor. “Anı Yaşamak” kısa filmi ekim ayında Antalya Altın Portakal Film Festivalin’de de gösterilmişti fakat gala filmlerinden fırsat bulup izleyememiştik. Film gerçek bir hayat hikayesinden esinlenmiş. Ümraniye T Tipi Cezaevinde yatan hükümlü Hakan Metin Mercan’ın yazıp yönettiği ve başrollerini Bennu Yıldırımlar, Şevket Çoruh, Ceren Soylu ve Ercan Bostancıoğlu’nun oynadığı ‘Anı Yaşamak’ filmine 11.Uluslararası İzmir Kısa Film Festivali’nden Jüri Özel Ödülü verildi. Filmin galası ilginçtir, yönetmeni dışarıya çıkamadığı için cezaevinde yapılmıştır

Film, içerideyken oğluna Almanya’da olduğunu söyleyerek onun üzülmesini istemeyen babanın(Şevket Çoruh) acıklı hikayesinden bahsediyor. Yakın zamanda dedesini de kaybeden çocuk ölüm kavramına kendince anlamlar yüklemeye çalışıyor. Dedesi cennete, babası da Almanya’ya gitdiyse demek ki babası da bir yere giderek ölmüştür. Annesine bunu sorar: Babam da dedem gibi öldü mü… Annesi, kocasından artık bu yalandan vazgeçmesini yoksa çocuğun ölüm kavramını bir türlü anlayamadığı için psikolojik bunalım yaşayacağını söyler.

Baba da hapisteyken zamanın daha sonrası “an”ın kıymetini anlamaya başlar. Geleceği oluşturan küçük parçalardır ”an”lar. Geçmiş artık yoktur ve geleceği yaşamak “an”dan başlar. Kısacası her “an”ın kıymetini anlar. Çünkü içerdeyken insan her şeye sevinebiliyor. İçerdeki bir arkadaşının 6 ay ömrü kaldığını ve erken tahliye olacağını öğrendiğinde, yakınlarının yanında öleceği için sevinmesi onun aklını başına getirir. İçerde zaman farklı işler. Her “an”ı iliklerine kadar yaşarsın.

MEHMET


Bir SİYAD Ödül Törenini de geride bıraktık. Bırakmasak da olurdu hani.Baştan sona sinirle izlediğim tören tam anlamıyla fiyaskoydu.Organizasyon sıfır.Zaten salon da boştu..Galiba sadece içinden ödül alabileceğini geçirenler ve yakınları gelmişti törene.(Ama duyduğumuza göre ahirinde verilen parti daha kalabalıkmış.Millet akıllı arkadaş.Zaten Reha Erdem’den bize ödül kalmayacak, biz de eğlenmemize bakalım demişlerdir.)Öyle dağınık oturuyordu ki seyirciler onları izlemekten gözüm yoruldu.Birisi de kalkıp arkadaşlar biraz ön taraflarda toplanalım da birlik olsun,salon dolu gözüksün demedi? (Antalya Film Festivali’nin kapanış töreni de böyleydi. Her ne kadar salon dolu olsa da organizasyon çok kötüydü.)

Ödüller dağıtılmaya başlandı. Ödülü verecek kişi  ne yapacağını bilmiyor, sunucu arkadan fısıldıyor ekrandakileri okusana diye. Ödül sahibini buluyor kendisi salon da yok..Amcasının torunu geliyor ödülü almaya..Arkadaş madem gelmeyeceğini biliyosun ya da böyle bir olasılık var önceden kulağına çıtlatıver. Her neyse, sonra birisi ödül takdim etmek için çıkıyor, iki dakika sonra kendisi ödül almaya geliyor. Madem ödül alacak bu adam(Settar Tanrıöğen) bırakın da bir önceki ödülü başka bir sanatçı takdim etsin.(Memlekette sanatçı mı kalmadı da…Kalmadıysa blog sahibi bir insan olarak geleyim ben vereyim..)

Millet zaten dalga geçmeye başlamış törenle ilgili.İsmini değiştirmişler mesela.”Reha Erdem Ödülleri”. Reha Erdem’i severim, filmleri çok başarılı..Buradan aldığı ödülleri bence hiç önemsememeli…Onun gözü ayıda veya palmiyede olmalı…Ben kendisinin buralardan ödül alıncaya kadar bu tür SİYAD ödülleriyle sevinmemesini isterim.(SİYAD ödüllerini nerde muhafaza ediyor merak ediyorum.) Herhalde töreni yayınlayan Türkmax kanalı bir daha böyle hataya düşmez.Seyirciye de ayıp.Koskoca ödül sahipleri, sinemasever salonda izlememişken TV başında biz niye izleyelim. Gerçekten ama gerçekten izlemekle kaybettiğim zamanıma üzüldüm.Onun yerine Reha Erdem’in izlemediğim bir filmini izlerdim.

Sayın SİYAD yetkilileri ve çok değerli Atilla abim(Atilla Dorsay’ı kastediyorum…Kendisiyle Antalya’da fotoğraf çektirmişliğim de vardır hani) bu törene biraz daha izlenebilirlik katılmalı.Şimdi hatırladım..Gecede çalan bir grup vardı.İstanbul Arabesk Project gibi bir adı var.Gerçekten çok kötüydüler..Grup iyi olabilir ama cover ettikleri parçaları dinleyemedim ve kanal değiştirdim..Önce bir filmde Metin Akpınar ve İbrahim Tatlıses’in söylediği parçayı dinledik ardından da aynı parçayı grubumuz söyledi…Allah aşkına bir karşılaştırın kim daha güzel söyledi…Ama hakkını yememek gerek…Programın başındaki müzik harikaydı.

Kısacası bunları yazmasaydım çatlayacaktım.Radikal’den Kemal Yılmaz’ın yazısını da okuyunca ben de yazayım artık dedim.SİYAD, konusunda tekeli elinde bulunduruyor.Bunu sinemaseverlerin faydasına kullanmalı ve kullanırken de izleyiciye değer vermeli.Kendisine yakışır bir tören düzenlemeli.Bunlar alay etmek için yazmıyorum, gerçekten bu törenin daha karakterli olmasını canı gönülden istediğim için yazıyorum.Kimse alınmasın.

MEHMET

 


Türkiye, sinema piyasasında ulusal filmlerin en fazla paya sahip olduğu Avrupa ülkesi ünvanını geçen yıl da koruduğunu ve Türk yapımı sinema filmlerinin pazar payının geçen yıl yüzde 52,9 olarak kaydedildiğini duyurmuştuk. Komedi ağırlıklı filmlerimizin yüksek gişe rakamlarına ulaştığı ülkemizde bu yıl komedi dışında da iddialı filmler çekildi. Bir kaç ay içinde vizyona girecek birçok Türk filmi var. Televizyondan tanıdığımız ünlüleri de sinemaya transfer eden sektör dur durak dinlemeden yoluna devam ediyor. 10 yıl önce kim derdi ki Mahsun Kırmızıgül ve Özcan Deniz yönetmen koltuğuna oturup film çekecek ve gişe rekorları kıracak. Gülerdik bunu diyene. Ama sinemamız bizi şaşırtmaya devam ediyor. Tabii o kadar çok filmimiz vizyona girince biraz seçici olmamız da şart oluyor. Benim şu an beklediğim filmler Derviş Zaim’im Gölgeler ve Suretler, Seyfi Teoman’ın Bizim Büyük Çaresizliğimiz ve İlksen Başarır’ın Atlıkarınca filmleri…Herkese şimdiden tavsiye ederim…

Kısacası yakında her kesime, her tada, her yaşa hitap edecek filmlerimiz vizyona girecek…Seçim sizin…

MEHMET


Planlı olarak olmasa da birkaç gün arayla önce çok sevdiğim yönetmen/yazar Sırrı Süreyye Önder’in Beynelmilel filmini (kimse daha yeni mi seyrediyorsun demesin sakın..eşime izlettirmek için ben de tekrar izledim..) daha sonra da 2006 Brezilya yapımı “Annemler Tatilde (The Year My Parents Went On Vacation)” filmini izledim. İkinci filmi izlerken sanki Sırrı abinin filmini tekrar izliyorum gibi oldum. Sebebi şu; Beynelmilel malumu olduğu üzere 80 darbesinin arefesinde sokağa çıkmama, “lorke lorke” parçasını çalmama, enternasyonel müziğini dinlememe gibi bir çok yasağın ve baskının uygulandığı bir dönemde geçimi sağlamaya çalışan bir grup düğün çalgıcısının ekmeklerini kazanma çabalarını merkezine alırken darbenin ve darbecilerin insanları nasıl sindirdiğine, Sinan Çetin’in “Mutlu Ol Bu Bir Emirdir” adlı kısa filminde bahsettiği gibi bazı komik yasaklarla kendilerini nasıl komik duruma düşürdüklerine değiniyor. Karşılıklı olarak ideoloji avına çıkıldığı bir dönemde Sırrı abinin dediği gibi muktedirlerin tehlikeli buldukları şeylerin içini boşaltarak imha ettiği, insanların kendileri gibi düşünmeyenlerin canına kıydığı, daha vahimi statükonun ne sağ ne sol hiçbir ayrım yapmadan bu kıyıma katkı yaptığı bir dönemin acılarının hala yürekte olduğunu gösteren bir film Beynelmilel. Bizi geçmişe götürüp “Ne gerek vardı” dedirten bir film…

“Annemler Tatilde” ise başka bir ülkede hatta başka bir kıtada Türkiye’dekine benzer olayların yaşandığı bir dönemi anlatıyor. 1970’in Brezilyasın’da 12 yaşındaki Mauro’nun Katolik annesi ve Yahudi olan babasının, Mauro’yu dedesine bırakarak rejimden kaçma (tatile gitme) ve Mauro’nun onları sabırsızlıkla beklemesini konu edinen bir film. Mauro ailesinin tatilden dönmesini beklerken günlerini 1970 Dünya Kupası’nda Brezilya maçlarını takip ederek geçirir. Brezilya üçüncü kez kupayı alır fakat Mauro sevinemez çünkü ailesi dönmemiştir. Ve sonunda dönen sadece annesi olur. “Annemler Tatilde” konusuna hakim, vermek istediği mesajı dağıtmadan sadece diktatör rejimlerin acımasızca hayatlarla oynadığını ve arkada acılı çocukların kalacağını hesaba katmadan nasıl can aldığını duygusal bir yolla anlatmayı başarmış. Brezilya’nın büyük tutkusu futbolu da filmin merkezine alan yönetmen, bu oyunun nasıl da “darbe marbe”  dinlemeden insanların ilgisini çektiğine de üstü kapalı atıfta bulunmuş ve bize İspanyol diktatör Franco’nun halkını futbol ve fiestayla uyuttuğu dönemleri hatırlatmıştır. Filmin, balkonları komşu iki dairenin içinde yaşananları tek karede topladığı sahnesiyle, halkın farklı kesimlerinin maç izlerken aldıkları halleri gösteren sahneleri gerçekten izlemeye değer. Müzikleri de insanı filmin içine çekecek seviyede ve güzellikteydi.

Filmleri izledikten sonra aklıma bir şey daha geldi. Hem Beynelmilel hem de Annemler Tatilde filmleri 16.Gezici Film Festivali’nin darbe filmleri bölümünde gösterilmişti. İki film de birbirine o kadar çok benziyor ki, bu bana artık evrenselleşen sinemada bazı hassasiyetlerin ortak olarak yaşandığını anımsattı. Her iki filmde de duygusallığın ön planda olması ve baskının insanlar üzerindeki etkilerini bir çocuk ve çalgıcı takımı üzerinden işlemesi filmleri etkileyici ve iz bırakan bir şekle bürümüştür. Aynı acının farklı kıtalarda ve farklı şekillerde nasıl yaşandığını bize gösteren bu iki filmi arka arkaya izleyip düşünmek gerek.

“Keşke Olmasaydı”……..

MEHMET


sinemada film izlerken uyuklamaya başardım!

galiba ilk kez bi filmi sinemada izlerken ikinci yarısının yarısından fazlasını uyuklayarak geçirdim…
hangi film mi? 
biutiful
sahi ne anlatıyodu 
FATİH
 
NOT: Fatihcim ben onu bunu bilmem…Bir filmde hem Innaritu hem de Bardem varsa o film izlenir….ama kendim izlemedim daha. İzleyip ben de düşüncelerimi paylaşıcam burada ama film hakkında yazılmış bazı eleştrileri sunayım size…belki film hakkında daha geniş fikir sahibi olmamıza yardımcı olur… MEHMET
 

13.Randevu İstanbul Film Festivali’ne 127 Saat filmini izlemek için gitmiştim fakat biletleri tükendiği için bunu başaramamış, onun yerine Biblothek Pascal filmiyle yetinmiştim. Fakat sonunda muradıma erdim ve filmi izleme fırsatını buldum. Slumdog Millionaire filminin ünlü yönetmeni Danny Boyle‘nin son filmi hikayesini gerçek yaşamdan alıyor. Aron Ralston adlı bir dağcının Amerika’da bir kanyonda sıkışmasını ve 127 saat boyunca sıkışan elini kurtarmak için gösterdiği çabayı konu edinen film Ralston’un “Between a Rock and Hard Place” kitabından uyarlanmış. Film şimdiden birçok ödül aldı ve daha da alacağa benziyor. (Aldığı ödülleri ve aday gösterildiği yarışmaları theoscarboy.com adresinden takip edebilirsiniz.)

Filme dönersek… Aron’un(James Franco) şehir izdihamından kaçarak tek başına çıktığı kanyon gezisi gayet güzel başlar. Biryere kadar arabasıyla gittiği yolu bisikletiyle tamamlar. Kanyonda tanıştığı kızlara rehberlik yapar. Neşesi fazlasıyla yerindedir ta ki kayıp düştüğü ve elinin sıkıştığı ana kadar… Aslında filmde burda başlar. Sesini kimseye duyuramayan Aron acaba kurtulabilecek mi? Film bu dakikadan sonra Rodrigo Cortez’in klostrofobik draması Toprak Altında (Buried-2010) filmini hatırlatıyor seyirciye. (Filmde bir tabutta gözlerini açan Amerikalı tır şoförü Paul’un doksan dakika boyunca Iraklı teroristler tarafından kapatılıp gömüldüğü tabuttan çıkma çabasını izliyoruz. Tamamı tabutta geçen film sonuna kadar izleyiciyi heyecan içinde bırakmayı başarmıştı.) 127 Saat’de Aron, Toprak Altında filminin aksine hayallerle geriye dönüş yaşıyor ve mutlu ailesini, arasının iyi olmadığı eski kız arkadaşını, gençliğini ve çocukluğunu hatırlıyor. Azalan suyu (-ki susuz kaldığında hayalini kurduğu Amerikan malı içeceklerin reklamını da es geçmemiş yönetmenimiz-) ve yiyeceğiyle sıkıştığı yerden kurtulma azmini yitirmeyen Aron için tek çare kalıyor: Kolunun bir kısmını kesmek… Sonunda özgürlüğüne kavuşan Aron’un tek hedefi tabii ki geride bıraktığı ihtişamlı şehir hayatı oluyor. Filmin sonunda Aron’un gerçeğini de görüyoruz. Evlenmiş ve çocuğu olmuş. Kolunda metal bir mekanizması var ve tırmanmaya devam ediyor.

James Franco için ayrı bir parantez açmak gerek bence. Örümcek Adam serisi, Kahraman Pilotlar, Tanrının Vadisinde filmlerinden tanıdığımız Franco’nun canlandırdığı ilk gerçek kişi değil bu. Daha önce de Milk ve Howl filmlerinde de gerçek kişilikleri canlandırmıştı. Filmdeki rolü kapmak için Boyle’yi oldukça uğraştırdığını duyduğumuz Franco rolünün hakkını fazlasıyla veriyor. Zahmetli bir işe talip olan oyuncu performansıyla Oscar ödülünü alırsa şaşırmamak gerek bence.

Filmin müzikleri de oldukça başarılı. Fimin başındaki ve sonundaki parçalar kendisini tekrar ve tekrar dinletmeyi başarıyor. Bildiğim kadarıyla da filmin müzikleri Altın Küre Ödülleri’ne aday olmuş durumda. Fimin bütçesi için 25 milyon dolar rakamı telaffuz ediliyor. Ben hem 127 saat filminin hem de Toprak Altında fiminin – ki bu filmde 17 milyon dolara yapılmış- nasıl bu kadar masraflı olduğuna inanamıyoum. Özellikle Toprak Altında filmi…Sadece ama sadece tabutta geçen bir film nasıl olur da 17 milyon dolara mal olur. Galiba 127 saat filmi için stüdyoda kanyon yeniden inşa edildi. Yoksa bu kadar bütçenin çıkması imkansız.

Film şubatta Türkiye’de vizyona giriyor.

MEHMET


Filmi Altın Portakal Film Festivali’ndeki galasında izlemiştim. Ve filmi festivalde yarışacak kadar başarılı ve iddialı görememiştim ki öyle oldu. Çakal filmi Antalya’dan eli boş döndü. Film hakkında uzun uzadıya bir şeyler yazmak istemiyorum. Boşluktaki kahramanımızın (İsmail Hacıoğlu) ruhsal durumu üzerinden memleketimizin karanlık köşelerini anlatan filmin gişede de pek fazla memnun olmayacağı kanısındayım. Erkan Can‘ı çok fazla filmde görür olduk. Bu filmde olduğu gibi kalitesinden ödün vermesi sevenlerini üzeceğe benziyor.

Filmin artısı olarak İsmail Hacıoğlu’nun performansından bahsedebiliriz. Uğur Polat‘ın  “ Her anlamda olgun, oturmuş ve iddialı bir İsmail var Çakal’da. Bugüne kadarki rollerinden her anlamda bir adım önde. Artık sadece genç bir delikanlı değil, derinliği olan, iddialı bir genç adam yansıyor beyazperdeye. Bugüne kadar pek çok projede birlikte rol aldığımız için İsmail’i hep keyifle gözlemledim ve şunu inanarak söyleyebilirim:  Çakal, gurur verici bir yeteneğin dönüm noktası.” diyerek övdüğü genç oyuncu gerçekten çıtasını yükseltmeye devam ediyor.

Son olarak değinmek istediğim nokta filmdeki küfürler. İzlediğim en küfürlü Türk filmlerinden biri desem yanılmam herhalde. İnsanı bir noktadan sonra bıktırıyor artık. Sanki senaryonun yarısı küfür. Televizyonda yayınlansa herhalde yarım saatte biter. Kısacası film haftasonu sevdikleriyle stres atmak ve eğlenmek için sinemaya gitmeyi düşünenler için son tercih olmalı.

MEHMET


2010 Altın Palmiye ödülünü alan film hakkında söyleyebileceğim çok bir şey yok…Blogda sanatsal filmlerin tanıtımlarını yapmama ve kendilerine bağımsız sinemadan filmler izletmeme kızan arkadaşlarıma hak verdirtecek derecede sıkkın ve bıkkın bir filmdi. Çözemedim filmi…İzleyin dersem bana küfür edeceğinizden korktuğum için demiyorum. Tim Burton’a göre ‘Güzel, tuhaf bir rüya gibi’…Bana göre kabus…Gerildim filmi izlerken.

Bu arada Recep İvedik’in yeni filmi ne zaman vizyonda!!!!!

İlla ki bu film hakkında ciddi yorum okumak isteyen varsa, buyursun:

http://www.hayalperdesi.net/vizyon-kritik/31-ormanin-hayati.aspx

MEHMET


‘Modern İsrail’in toplumsal gerçeklerine yönelttiği eleştirilerle tanınan ve bu tutumundan dolayı 1982-94 yılları arasında yurtdışında gönüllü bir sürgün hayatı yaşayan ünlü  yönetmen’ Amos Gitai’nin İsrail-Filistin olaylarına alegorik bakış açısıyla yaklaştığı filmi Serbest Bölge(Free Zone-2005) izleyiciyi uzun bir yolculuğa çıkartıyor. Bir yol filmi olan Serbest Bölge’yi izleyenlere Ortadoğu’daki meseleleri düşünme fırsatı veriyor. Anlatımındaki derinlik izleyiciyi yorsa da Amerikalı, İsrailli ve Filistinli üç bayan üzerinden meseleler başarılı bir şekilde işleniyor.Natalie Portman’ın 7 dakikalık ağlama sahnesi ve arkasında çalan Had Gadya şarkısının sözleri filmi ve bu bölgedeki durumu özetler nitelikte ve kesinlikle izlenmeye değer.

MEHMET

http://www.gencsinema.com/film/6746/serbest-bolge

 


Belçika’nın bu yılki Oscar aday adayı olan İllegal filminin ana teması mültecilere karşı yapılan zulümler…14 yaşındaki oğlu Ivan ile Belçika’da yasadışı olarak yaşayan Rus Tania üzerinden bu konuya eğilen film yasadışı olanın kişiler mi sistem mi olduğunu sorgulamamıza yardımcı oluyor. Belçika sinemasının tipik “kasvetli hava” modunda çekilen film baştan sona izleyicileri geriyor. Yapılan zulümleri gördükçe daha da rahatsız bir hal alan film bittiğinde sanki size yapılan işkenceler de bitmiş gibi bir duygu yaşatıyor.2010’da Cannes film festivali, Quinzaine Des Realisateurs Bölümünde gösterilmeye hak kazanmış İllegal, Belçikalı yönetmen, Olivier Masset-Depasse’in ikinci uzun metrajlı filmi..(Diğeri “Cages”-Kafesler filmi-2006) Yönetmenin bir röportajında söyledikleri aslında filmi çekme sebebini de gösteriyor:
“Ben Tania’yı değil, fakat insan haklarına saygılı olması beklenen ama hiç de öyle olmayan ülkelerimizdeki,  göçmen-tutuklama merkezlerini illegal görüyorum. Sistemin kendisi illegaldir. Bu merkezlerde tutulan mültecilerin büyük bir çoğunluğu, açlıktan, diktatörlükten, ya da savaştan kaçarak aşırı tehlikeli, ve zor bir yolculuk sonucu bize ulaştığında, biz de onları hapishaneye atarak karşılıyoruz. Onlara adi suçlular gibi davranıyoruz.

Pek çok film bu insanların bize kadar ulaşabilmek için nelere göğüs gerebildiklerini işledi. Ben ise, ülkelerine dönsünler diye, bizim onları nelere dayanmak zorunda bıraktığımızı göstermek istedim.Birgün evime sadece 15 km mesafede, böyle bir tutuklu merkezi olduğunu öğrendiğimde, konu hakkında daha çok şey bilmek istedim. Bir gazeteci ve bir insan hakları yasal danışmanı yardımı ile göçmenler, göçmen yakınları, polis ve gardiyanlarla pekçok görüşme yaptık. Bir tutuklu-merkezine girip incelemeler yapmayı başardık. Ayrıca gerçek bir sınır-dışı edilme operasyonuna tanık olmama izin verildi. Filmde gördüklerimizin tümü gerçek hayatta mutlaka meydana gelmiş şeyler. Ayrıca, polis ve gardiyanların da sistemin kurbanları olduklarını göstermeye çalıştım.”

Müziğiyle de öne çıkan film, Amerika Birleşik Devletleri’nden benzer bir durumu yansıtan “The Visitor”  filmiden sonra hassasiyetiyle alkışı hakediyor. 16.Gezici Festival 2010 kapsamında Ankara’da gösterilen filmin müziğine ulaşmak için:

http://www.youtube.com/watch?v=D9JU-xx0cwc

MEHMET

 


Elimdeki set son zamanlarda hazırlanmış en güzel ve en faydalı eserlerden biri. Semih Kaplanoğlu’nun Yusuf Üçlemesi olan “Yumurta, Süt ve Bal” filmleri ve bu filmlerin kamera arkası görüntülerinden oluşan ekstra DVD ile birlikte Semih Kaplanoğlu ile yapılmış nehir söyleşiden oluşan kitap sinemaseverler için hazine değerinde bence. Filmler hakkında uzun uzun konuşmaya gerek yok zaten. Uzun süre konuşuldu ve tartışıldı. Ve son olarak Bal filminin “Altın Ayı” ödülünü alması yönetmenin ne kadar doğru bir iş yaptığının göstergesi oldu. Bir sinemasever olarak kamera arkası görüntüleri izlemek ufkumu oldukça genişletti. Bir iki saatte izlediğimiz bir filmin yapım aşamasının ne kadar zor olduğunu gördüm. Senaryo üzerine çalışmalar, storyboard çizimleri (Her yönetmen kullanmaz bunu), çekilecek mekanların seçimi, oyuncu seçimleri gerçekten emek isteyen süreçler. Kamera arkası görüntüleri özellikle izlemenizi öneririm. Kitaba gelince…Kitapta Semih Kaplanoğlu’nun sinema olarak ve kişisel özellikler olarak gelişimine an be an tanık oluyorsunuz. Daha 1-2 yaşlarında gittiği sinemaları bile hatırlıyor nerdeyse Kaplanoğlu. Yusuf Üçlemesine gelene kadar geçtiği tüm evreleri, çektiği dizi filmleri, film çekmek için gösterdiği çabaları, Ece Ayhan’la aynı evde paylaştıkları zamanları okuyabiliyoruz kitapta.Kitaptan birkaç alıntı yapayım size:

 “Andrey Tarkovski’nin ‘Ayna’ sını söyleyebilirim. ‘Ayna’ benim sinemaya bakışımı altüst etti.Sinemanın nasıl bir şey olabileceğine dair ilk düşüncelerim o filmi izlediğimde oluştu.” (Syf.13)

“…1-2 yaşındayken ve çok net hatırlıyorum beni arabaya bindirmelerini, sinema bahçelerini, beyazperdeyi, orada seyrettiğim filmleri…” (Syf.15)

Bu seti kaçırmayın derim.

MEHMET

Accidents Happen

Yayınlandı: Aralık 2, 2010 / ***Tüm Yazılar, **Mehmet'in Yazıları, *Filmler
Etiketler:

“Bazen sebepsiz yere kötü şeyler meydana gelir. Bazense bazı şeyler kendi kendine olur.”  Türkçeye ‘Şeytan Karışmış’ adıyla çevrilen film bir Amerikan ailesinin başına gelen kazalardan yola çıkıyor. Filmin başında, mutlu bir hayat süren Conway ailesinin yaşadığı trafik kazası aileyi derinden etkiliyor. Küçük kızları kazada ölüyor, bir çocukları (Gene) bitkisel hayatta uzun bir süre yaşamak zorunda kalıyor ve baba da bu sıkıntılara dayanamayıp evi terk ediyor. Film de aslında burada başlıyor. Hayatta kazaların insan yaşamını nasıl etkilediğini ve olayların normal akışından çıkmasına sebep verdiğini gösteriyor bize. Evet çoğu zaman kazalar için bir sebep aramayız. Ama bu ne kadar doğru, bence irdelemek gerek. Filmde iki yaramaz kafadarın (Billy ve Douglas) bir arabadan çaldıkları bowling topunu yola gelişigüzel bırakmaları ve yolun karşısından gelen bir aracın bu topa çarpmamak için direksiyonu kırmasıyla ağaca çarpması ve içindeki adamın ölmesi durumu kaza gibi görünebilir. Bu durum araç için kaza mı gerçekten? Ya da başkalarının hatalarının bir başkasına yansıması mı? İşin garip tarafı araçta ölen kişinin yabancı biri olmaması…Hepsini birleştirdiğimizde karşımıza çıkanları yorumlamaya itiyor film bizi. Geena Davis’e Akademi Ödülü kazandıran film yavaş ilerlese de müzikleri için bile izlenmeyi hak ediyor bence.

MEHMET


Çağan Irmak‘tan sıcacık bir öykü daha…Küçük bir çocuk gibi hayallere dalmaya devam ediyor Irmak. Bu sefer uyuyan prensesimizi uyandırmak için uğraşıyor. Her zamankinin tersine bu sefer uyutmak için değil uyandırmak için masal anlatıyor. Filmin hep gülen yüzlü kahramanı Aziz…Hep gülüyor. “Benim yüzüm böyle.” diyor soranlara. Kütüphanede çalışan Aziz’in üst katına birgün yeni birileri taşınıyor. Küçük bir kız yani prensesimiz ve annesi…Ve küçük kız bir gün “eski bir dost”un eve gelmesiyle çıkan hengamede uykuya dalıyor ve hikayemiz de başlıyor. Masal dememiz yanlış değil aslında. Filmde kitaplardan çıkan hayvanlar ve kötü yaratıklar bile var..Hatta bizi şaşırtacak, film mi değişti dedirtecek geçişler var. Çağlar Çorumlu’nun (Aziz) performansıyla göz doldurduğu filmde yaşlı kurt Genco Erkal de “Pazar:Bir Ticaret Masalı”nda olduğu gibi yan rol olmasına rağmen döktürüyor. Çağan Irmak’tan yüzümüzdeki tebessümü almadan hüzünlendiren bir film….

Filmin müziklerine de ayrıca değinmek gerek. REDD grubu filmin adını taşıyan bir parça hazırlamış. Hikaye örgüsünde de sıklıkla geçen grup yardımcı oyuncu gibi. Fakat filmin düğüm noktasında filme girip çıkmaları bence hoş olmamış. Masal birden bölünüyor sanki. Ama her şeye rağmen başarılı bir film.Çağan Irmak filmleri arasında en iyi açılış yapan film oldu. Fısıltı gazetesiyle bakalım gişe sonuçları ne olacak.

MEHMET

Babies

Yayınlandı: Kasım 25, 2010 / **Mehmet'in Yazıları, *Filmler

Kalıtsal özellikler nasıl her yeni doğan çocuğun birbirinden farklı olmasını sağlıyorsa, kişinin ait bulunduğu kültür ortamı da bu doğal farklılıkların artmasına ya da azalmasına neden olmaktadır. Bu yıl içinde bazı yabancı ülkelerde vizyona giren “Babies” (Bebekler) belgeselinde anlatılmak istenenler aslında biraz önce söylediğim faktörün güzel bir örneği olmuştur. Belgeselde Namibya, Japonya, Moğolistan ve Amerika Birleşik Devletleri’nden dört bebeğin doğum öncesinden emeklemeye başladığı döneme kadar olan süreci toplumsal kültür farklılıklarını ele alarak anlatıyor.

Geri kalmış Afrika ülkesindeki bir bebek kıyafet giyme ihtiyacı bile duymazken, Japonya’daki bebek yürümeye başladığında, öğretildiği gibi kafasına geleneksel Japon şapkasını takma zorunluluğu hissediyor. Moğolistan’daki bebek vahşi hayvanlara karşı soğukkanlı davranabilirken, Amerika’daki bebek çağdaş yöntemlerle yetiştiriliyor. Kısaca, her ülkede kabul gören kültür normları kişinin bebekliğinden itibaren kendisini hissettirip, davranış şekillerini etkilemeye başlıyor.

MEHMET


Garip bir topluluk Amishler. Teknolojik gelişmelerin tavan yaptığı günümüzde teknoloji kullanmayı reddediyorlar. Elektrik, internet kullanmıyorlar. Otomobil ve daha çok tarımla uğraşmalarına rağmen traktör de kullanmıyorlar. Hatta çoğu araba kullanmayı bile bilmiyor. İnançlarına göre insanlar basit bir yaşam sürmek için yaratılmışlar. Hristiyanlığı en sade haliyle yaşamaya çalışıyorlar. Kıyafetleri çok sade ve tekdüze. Fazlalık yaptığı için çoğu kıyafetlerinde düğme bile kullanmıyor. Onun yerine çengel kullanıyorlar. Fotoğraf çektirmek inançlarına göre yasak. Genelde topluluk kendi içinde evleniyor. Oy kullanmıyorlar ve hatta vergi ödemiyorlar. Mahkemenin verdiği bir kararla çocukları zorunlu eğitimden muaflar. Kendi dini eğitimlerini veriyorlar. Kısaca günümüzde 200 yıl öncesini yaşıyorlar.

Filmimizde aslında tüm bu anlattıklarımızı görebiliyoruz. Yaşam tarzlarını, dini inanışlarını, uğraşlarını ve insani ilişkilerini açıklıkla bize sunuyor film. Ama filmin asıl konusunu Amishler’in inanışları gereği affedicilikleri üzerine. Köyün tek okulunu sorunlu bir kişi basıyor ve birçok çocuğu öldürüyor. Filmde burada başlıyor. Amishler’in büyükleri çocukları öldüren kişinin evine onu bağışladıklarını belirtmek üzere bir ziyaret gerçekleştiriyor. Fakat ölen çocuklardan birinin annesi bu ziyareti kabullenemeyip evini ve yurdunu terk etmeye kalkıyor. Baba bunun inançlarının gereği olduğunu söylemesi anneyi teselli edemiyor. Anne inancıyla şefkati arasında sıkışıp kalıyor. Hangisinin galip geldiğini ise filmin sonunda öğreniyoruz. Film farklı bir topluluğun içinde hassas bir konuyu incelikle işlediği için izlemeye değer bence…

MEHMET


Komik ajanları, polisleri izlemiştim ama ilk defa komik El Kaide militanlarının filmini izledim. İngiltere’de yaşayan bir grup El Kaide üyesinin intihar eylemlerini planlama sürecini mizahi açıdan anlatan filmin galası bu sene Sundance Film Festivali’nde gerçekleştirilmiş. Yönetmenin birçok terör uzmanı ve müslümanla yaptığı görüşmeler sonucu planladığı film intihar saldırılarının altında yatan ana nedenleri irdelemese  de saldırıya hazırlık için kargaya bomba bağlayıp patlatanları, tehdit videosu çekmek için rap müziği kullananları, Pakistan’daki eğitimde yanlışlıkla Bin Ladin’i vuran acemi militanları mizah konusu yapması bakımından oldukça keyifli bir film.Herkesin dediği gibi biz de diyelim: FUNNY

MEHMET


İran kökenli Amerikalı yönetmen Ramin Bahrani’nin 4.filmi Good Bye Solo. Yönetmenin izlediğim ilk filmi. (ikincisi Chop Shop; Man Push Cart ve Plastic Bag filmlerini de hararetle arıyorum ama bulamadım. Bulan arkadaş olursa haber versin..) Filmin esas oğlanı Afro-Amerikalı Souleymane fakat arkadaşları onu Solo diye çağırıyor. Gece vardiyasında taksi şoförü olan Solo bir gün, ilerleyen günlerde devamlı müşterisi olacak William isminde bir müşteri alır. William Solo’ya ilginç bir teklifte bulunur. Bir kaç hafta sonra kendisini şehrin dışındaki kayalıklara götürürse 1000 dolar vereceğini söyler. İlk başlarda William’ın amacını anlayamayan Solo gerçeğin farkına vardığında William’ı ikna etmeye çalışır. Bu süreç garip bir şekilde ilerleyen dostluklarının pekişmesini sağlar. Aslında film iki zıt karakter arasında geçiyor.Cana yakın, yardımsever Solo ile asık suratlı, sinirli eski toprak William…Birbirlerini idare etmeyi öğrendiklerinde ise “Good Bye” deme zamanı geliyor.

İnsanı hayata bağlayan nedir? (Ya da Tolstoy’un deyimiyle ‘İnsan ne ile yaşar?’) Uzun bir süre düşünme fırsatı olduğu halde, insanları meçhule götüren eylemlerin asıl sebebi nedir?… Ölmek için en güzel planları yapabilen bir insan yaşamak için daha iyisini neden yapamasın ki… Ölmenin daha zor olduğunu bilmeyişinden mi acaba…

Goodbye Solo’ kiminizi uyutabilir ama çoğunuzun da uykusunu kaçıracağından eminim… Ramin Bahrani Amerika’da bağımsız sinemanın gözdelerinden. Diğer filmlerini de şimdiden tavsiye edebilirim…

MEHMET


47.Antalya Altın Portakal Film Festivaline katılma imkanım oldu. Türkiye’nin en köklü film festivali olan altın Portakal’da 10dan fazla filmin galası gerçekleştirildi. Bunların en göze çarpanı Sinan Çetin‘in Kağıt ve Derviş Zaim‘in Gölgeler ve Suretler filmleriydi. Bu seneki jüri başkanı Kadir İnanır ile jüri üyesi Atilla Dorsay da filmleri yakından takip etti.Bilet fiyatlarının düşük olması festivale olan ilgiyi oldukça arttırmış. Gala filmlerinden sonra izleyiciler yönetmen ve oyuncularla sohbet etme imkanı buldu. Kusturica olayları festivale gölge düşürse de festivale olan ilgiyi kıramadı. Bu seneki En İyi Film Ödülünü “Çoğunluk” filmi kazandı.(Yukarıdaki kareler Gişe Memuru, Çakal ve Kağıt filmlerinin galalarından)

MEHMET 


Japon sinemasının son zamanlarda verdiği en önemli eserlerden birisi olarak kabul edilen Tokyo Sonata, yönetmeni Kiyoshi Kurosawa’nın korku-gerilim türü filmlerinden farklı bir yerde duran filmlerinden biri. Japon ailesi yapısı ve Japon toplumunun değişmesini konu alan film geleneksel dertsiz, tasasız görünen Japon ailelerinin aksine sıkıntılarla başa çıkmaya çalışan Sasaki ailesinin başından geçenlere odaklanıyor. Japon toplumunun küresel sisteme entegre olmasının işaretlerini barındırıyor film aslında. Çin’in ucuz işgücünün şirketine de girmesi sonucu müdür olarak çalıştığı yerden ayrılmak zorunda kalan baba Sasaki bu durumu film boyunca ailesinden saklamaya çalışıyor. Bunu başarmak için de üç ay önce işsiz kalan arkadaşı ile çeşitli yalanlara başvurmak zorunda kalıyor. Büyük oğullarının gönüllü olarak Amerikan ordusuna katılması ve küçük oğullarının da gizlice piyano dersleri alması babanın aile üzerindeki otoritesini sarstığı için ailenin dağılma aşamasına getiriyor. Film boyunca ailenin topluca sadece yemek masasında buluşmaları ise aile kültürünün nasıl yozlaştığı hakkında bize ipucu veriyor. Babanın bir alış veriş merkezinde temizlikçi olarak işe başlaması ve tesadüfen annenin bunu görmesi aileyi paramparça ediyor. Fakat küçük oğullarının piyano dahisi çıkması ailenin toparlanması için bir fırsat olarak yansıtılıyor. Film içerdiği etkileyici diyaloglarla da kendisini gösteriyor. Filmin isminde Tokyo yer alması, bu kentin ülkenin batıya açılan kapısı (İstanbul gibi)  olmasından kaynaklanıyor. Film için daha bir çok tahlil yapılabilir fakat izlemeyenlerin seyir keyfini düşürmemek için burada kesmek gerek bence. Farklı kültürlere kapı açmak isteyenlere filmi şiddetle tavsiye ediyorum.

MEHMET


Filmi ilk defa afilifilintalar.com’da gördüm. Murat Menteş’in film hakkında “Micmacs’i izlerken “Galiba hayatımda seyrettiğim en güzel film bu” diye düşündüm” demesi beni filmi izlemeye iten en büyük sebep oldu. Filmi bulmam da o kadar kolay olmadı açıkcası. Neyse, sonunda kavuştuk ve filmi izleme fırsatım oldu. Filmin yönetmeni Amelie ve The City of Lost Children filmlerinin de yönetmeni olan Jean-Pierre Jeunet. Özgün bir senaryosu var. Film, küçükken babası mayınla öldürülen, kendisi de hayatını kafasında bir çatışma sonucu kazayla aldığı kurşunu taşıyarak geçiren Bazil’in silah tüccarlarından aldığı fantastik intikamı anlatıyor. İntikamın sadece öldürmekten ibaret olmadığı gerçeğini gözler önüne seriyor filmimiz. Bunu yaparken de bizi güldürmeyi de unutmuyor. Silah tüccarları ise Bazil’in sinsi planlarını sezmekte oldukça zorlanıyor. Ve sürpriz finalde  ‘Alma masumun ahını, çıkar aheste aheste’ düsturu vücut buluyor.

Film görsellik açısından da harika. Her bir sahnesini keyifle izliyorsunuz. Renklerin tonlaması ve ahengi göz kamaştırıyor. Görüntü yönetmeninin ellerine sağlık, gerçekten mükemmel bir iş çıkarmış.

Filmin fantastik ve eğlenceli olmasına bakmayın, aslında bize büyük dersler veriyor. Bazen tek bir kurşunun tüm silahlardaki kurşunlara bedel olduğunu ve insanın bamteline dokunan acının insana yaptıramayacağı şeyin olmadığını gösteriyor aslında.

Film oldukça keyifli…..Bir deneyin isterseniz…

MEHMET