‘*Klasikler’ Kategorisi için Arşiv


“New York’un Batı Yakası’nın 72. Cadde’siyle Broadway’in kesiştiği nokta Sherman Meydanı’dır ancak eroin bağımlıları buraya Needle (İğne) Park der.”

Jerry Schatzberg’in 1971 yılının New York’unda geçen ve o yıllarda hakikaten yukarıda belirtildiği gibi “İğne Park” olarak tanımlanan Sherman Meydanı’nındaki eroin bağımlılarını konu edinen yarı belgesel tadında diyebileceğim The Panic in Needle Park filmi çok yalın bir anlatıma sahip. Film “Esrar Bitti” başlığıyla bizde tanınıyor ama ben “İğne Park’ta Uyuşturucusuz Zamanlar” demeyi tercih ediyorum. Filmde yer alan oyuncular dışında İğne Park’ta oynayan pek çok kişi gerçekten oralarda sokaklarda yaşayan, İğne Park’ın müdavimi uyuşturucu bağımlılarıymış.

Film, küçük ölçekte hırsızlıklarla hayatını sürdüren eroin bağımlısı Bobby ile Bobby vasıtasıyla uyuşturucuya alışan Helen’in umutsuz aşkını anlatıyor. Bobby rolünde Al Pacino var ve sinema dünyasındaki ikinci rolü bu film. O kadar başarılı bir performans sunuyor ki Pacino, bundan sonra kaptığı rol Francis Ford Coppola’nın The Godfather/Baba filmindeki sinema severlerin belleklerine adeta kazınacağı Michael karakteri oluyor. Filmde İğne Park’ı Helen’in gözlerinden izliyoruz. Bobby’e olan tutkusuyla uyuşturucu bağımlısına ve bununla beraber uyuşturucu bulabilmek bir sokak fahişesine dönüşen Helen rolünü Kitty Winn üstlenmiş ve 1971 Cannes Film Festivali’nde “En İyi Kadın Oyuncu” ödülünü almış. Uzun uzun her türlü uyuşturucu bağımlılığının kötülüğü üzerine ahkam kesmeyeceğim. Film 1970li yılların New York sokaklarını gerçekten belgesel tadında sergilediği için ilginç ve seyre değer bir film. Ayrıca hemen belirtmeliyim ki The Panic in Needle Park filmi, “İçinden Türk Motifleri Geçen Filmler” kategorimle arşivimizde yerini alan bir filmdir.

Bobby bir minibüsün arkasından çaldığı televizyonu yaşlı bir kadına satmaya çalışırken, kadın 12 dolar veririm dediğinde; Uf bu be! Ne istersen seyredersin bununla. Chicago mu istiyorsun, Chicago’yu seyredersin. Hatta Türk kanalları bile izlenebiliyormuş diyorlar.” diyerek son noktayı koyar ve 25 doları kapar kadından ! (O dönemde tek kanallı televizyon yayınımızın olduğunu eklememe gerek var mı?)

İz Düşüren : AY
http://aydanizlenimler.blogspot.com/2011/09/panic-in-needle-park.html
 (Sinemakentine hoşgeldiniz. MG)

Ülkemizde kendini “tutkulu bir sinemasever” olarak tanımlayan pek çoklarının izlemediği hatta adını bile duymamış olabileceği enteresan bir filmdir. İşin ilginci film, fazla popüler olmamış kült bir film değil aksine 1978 yılında 9 dalda aday olup, “en iyi film” dahil 5 dalda (en iyi film, en iyi yönetmen, en iyi yardımcı erkek oyuncu, en iyi kurgu ve ses) Oscar kazanmış, sinema tarihinin en iyi filmlerinden biridir! Buna rağmen ülkemizde bu derece bilinmemesi nedeniyle, sanırım en iyi film oscarını kazanmış filmler arasında Türkiye için en “underrated” filmdir. Robert De Niro’nun belli başlı efsane filmleri hemen her hafta ekranlarda dönerken, hatta yaşlılık döneminde sırf para kazanma amacıyla oynadığı uyduruk komediler bile acayip prim yaparken, böyle bir başyapıtın adının bile bilinmemesi beni her zaman şaşırtmıştır. Sinemanın ikinci altın çağı olarak nitelendirilen 70’li yılların sonlarında çekilen filmimiz; savaş öncesi, savaş ve savaş sonrası olarak üçe böldüğü hikayeyi hepsi için birer saatten toplam 3 saatte anlatan ağır bir filmdir. Buna rağmen olağanüstü oyuncu kadrosunun, belki de hepsinin hayatlarının en iyi performanslarını sergilemesi ile izleyiciyi sıkmaz.
Amerika’da küçük bir madenci kasabasında yaşayan yabancı asıllı dört maden işçisinin mutlu hayatları askere çağrılmaları ile bölünür. Vietnam savaşına giden ve hayatları radikal bir şekilde değişen dört arkadaşın vurucu öyküsüdür bu. Basitçe anlatabilmek için bir savaş filmi olarak özetlense de Cimino, ısrarla filmin savaşla değil kişisel krizler yaşayan bireylerle ilgili olduğunu söyler. Savaş filmi diye kestirip atmaya kesinlikle karşı olsam da en etkili savaş karşıtı film olduğu konusunda hemfikirim. Ayrıca film, çekimleri esnasında kanser hastalığının son demlerini yaşayan John Cazale ‘in de son filmidir. Robert De Niro gibi bir oyuncusu olduğu için film, doğal olarak onun adıyla anılır (ki filmdeki oyunculuğu gerçekten muhteşemdir) fakat bence tartışmasız olarak filmin yıldızı Christopher Walken’dır. Canlandırığı karakterin Vietnam’a gitmeden önceki haliyle sonraki hali arasındaki farkı “oyunculukla” bundan daha iyi anlatmak imkansızdır. İzlediğim en etkileyici performansların başındadır ve aldığı yardımcı erkek oyuncu ödülünü fazlasıyla hak etmiştir.
Hollywood’ pek çok filme senarist olarak imza atmış olan Michael Cimino’nun yönettiği ikinci film olan The Deer Hunter’ın bitiş jeneriğinin akmasından hemen önce filmin kahramanları, ironik bir biçimde ve tuhaf bir duygu veren, bayat bir vatanseverlik gösterisiyle “God bless America” isimli milli marş tadındaki şarkıyı söylerler. Pek çok eleştirmen bunu ucuz bir Amerikan propogandası olarak algılar ve filmi eleştirmek için tek silahları olarak bunu kullanırlar fakat benim kanaatime göre yönetmen o sahnede ironi kullanmış ve o perişan hallerinde bile “vatan sağolsun” diyerek, zorla gönderildikleri “onların olmayan” bir savaşta düştükleri  zavallı hallerini anlatmak için bu sahneyi çakmiştir.
Günümüz gençliğinin, “gereksiz romantik komedilerde” veya “ağlak dramlarda”  anne/kaynana rolünde görmeye alışık olduğu Meryl Streep’in gençliğinde nasıl bir afet olduğunu görmek adına da ilginçtir.
Sinema tarihinin en meşhur sahneleri listelense bu filmin iki sahnesi en ufak bir tartışma bile yaşanmadan bu listeye alınır: Bitmek bilmeyen meşhur düğün sahnesi ve savaş esirlerine rus ruleti oynatılan sahneler… En meşhur düğün sahnesi olarak Baba filmindeki düğün sahnesini bilenler filmi izledikten sonra bu bilgilerini güncellesin.
Günümüz filmlerinde bolca kullanılan “foreshadowing” denen metodun yani “bir hikayede ileride olacak herhangi bir olayın önceden küçük ipuçlarıyla belirtilmesi” olayının en sarsıcı örneklerinden biri bu filmdedir. Düğün sahnesinde gelinin gelinliğine damlayan içkinin kırmızı damlaları, ileride yaşanacak vahşetin habercisidir. Film savaşı, savaş sahnelerine boğmadan anlatır. En büyük zevki geyik avlamak olan bir insanın can almanın iğrençliğini anladıktan sonra açık hedefte olan geyiği azad etmesi filmin en can alıcı sahnesidir ve filme adını bu sahne verir.
HAKAN ÖZKAN
(Sinemakentine hoşgeldiniz. Yazılarınızın devamını bekliyoruz. MG)

Nikos Kazancakis’in 1940’larda kaleminden çıkan Zorba’dan uyarlanarak çekilen film, her çağın sorunu olan farklılıkları dışlamayı, özgürlüğü, birlikteliği, hayatı beyaz perdeye yansıtıyor. Film, basit bir şekilde “İnsan özgür müdür?” sorusuna cevap aratmıyor. İnsanın doğasını, günümüz tabiriyle hayatının ‘mahalle baskısını’ gözler önüne seriyor. Özgür olabilmek mümkün değilse, acı’lar değişmiyorsa eğer, hayatı yaşamak gerektiğini anlatıyor. Felsefesini. Sirtaki yapmak…

Filmin başrollerinde Alexis Zorba (Anthony Quinn) ve Basil (Alan Bates) var. Yaşadıklarından edindiği derslerle hayatını basitçe devam ettiren, neşeli ihtiyar Zorba, Atina limanında Girit’e baba mirası maden ocağını işletmeye giden genç, utangaç yazar Basil’in peşine takılır. Basil aslında maden ocağı bahanesiyle, yalnız ve sakin, yeni bir hayata kapı açmıştır fırtınalı Girit yolculuğuyla. Girit’in, dışarıdan mütevazi, içeriden ise ‘Yalan Rüzgarı’ yaşamı olan, aslında tipik Ege kasabası diyebileceğimiz küçük bir kasabasında geçiyor hikaye. Kasabalının tavrını izledikçe insanın özgür olamayacağı vuruluyor yüze. ‘Dul’ olmak ya da ‘yabancı’ olmak veya ‘zengin’ olmak. Küçük Ege kasabasında dedikodu ok’una tahta olmak için yerinde sebepler. Irene Papas’ın anlattığı dul kadın, tüm erkeklerin elde etmek istediği ama edemediği için de düşmanca tavır sergilediği ‘dışlanmış’ biri. Madame Hortense ise “Bu Giritliler! O kadar kıymet bilmezler ki…” diyecek kadar dertli ve yaşlı bir kadın…

Filmin, ‘acı’ olarak en etkileyici sahnesi ise Noel ayini sırasında Kilise bahçesinde dul kadının recm edilircesine taşlanması. Ve taşlamanın sonunda bir Ege yiğidi çıkar tutar kadının saçından ve boynuna bir çizik atar efe bıçağıyla… Fransız Hortense’ın ölüm döşeğinde olduğunu öğrenen kasabalılar, eve ‘üşüşür’ ve “Devlet bu yabancının mallarına el koymadan biz alalım. Biz daha fakiriz.” düşüncesiyle birkaç saatte ev boşaltılır. Tutuculuğun had safhası da burada karşımıza çıkıyor. Hortense Katolik’tir ve Ortodoks papaz cenazesini kaldırmaz onun. Bu yaşananlara film boyunca Zorba basit ama anlamlı sözleriyle dokundurmalarda bulunuyor. Devlet’i için savaştığını anlattığı bir sahnede Zorba, “Öldürdüm, köyleri yaktım, kadınların ırzına geçtim. Peki neden? Türk oldukları için. İşte o kadar aptalmışım. Şimdi herhangi birine ‘iyi biri’ ya da ‘kötü biri’ diyorum. Yunanlı ya da Türk olmasından banane. Hepimizin sonu aynı ne de olsa, kurtlara yem.”

Acıyı unutmak için dans ediyor Zorba. Dans denildiği anda yüzünde bir haz beliriyor. Ve hissettiriyor insana, o içinden çıkılmaz halini. Böylece Mikis Theodorakis’in müziğiyle birlikte Zorba’nın dansı filmin en unutulmaz sahnelerinden biri oluyor. Bir hareketlilik geliyor izleyene de, Zorba sirtaki yaparken.

Michael Cacoyannis’in 1964 yapımı Zorba filmi, Antik Yunanvari bir yaklaşımla bilgelikte basit bir yaşam olduğunu gösteriyor bize. Sokrates’in sözü gibi “Bildiğim tek şey hiçbir şey bilmediğimdir.”. Ve acıya üzülmenin faydası olmadığı, dans etmenin delilik değil, acıyı hafifletmek olduğunu anlatıyor.

Fatih


Nazi Almanya’sına mücadele filmlerinden biri “Roma, Açık Şehir”. Düşman, dönemin Avrupa’sını hizaya sokmuş faşist Alman yine. Buna karşı, İtalyan halkının Katolik, Marksist demeden tümüyle birlikte yürüttüğü  ‘şanlı mücadelesi’ söz konusu, eşcinsel olduğu varsayılan Alman askerlerine. 2.dünya savaşı’nın henüz bittiği zamanlarda çekilen, dönemine göre İtalya’da çığır açmış bir film aynı zamanda. Stüdyoda yıldızlarla değil, amatör oyuncularla gerçek sahnede, Roma’da çekimi yapılmış filmin.

Niye “açık şehir”? Sebebi, Almanlar ve İtalyan direnişçilerin ortak kararı ya da sözde anlaşması, “Roma, asker ve silahın olmadığı bir şehir olarak kalacak. Açık şehir.” Öyle değil tabi ki de, Alman askerleri sokakta yürüyen 3 kişiyi gücünü kullanarak hemen arabaya atıp uzaklaşabiliyor. Silahlar, askerin ‘rap rap rap’ları her yerde. Fırında ekmek kavgası, Alman askerin kadına tacizi, apartmanın boşaltılması vs…  Yani savaş hali cirit atıyor açık şehir Roma’da. Filmde dikkat çeken noktalardan biri, çocuk sayısının fazlalığı. Direnişçi, korkusuz ve iyi çocuklar bunlar. Kısacası, savaştan yeni çıkmış İtalya adına umut, onlar.

Alman komutan, Peder’i iknaya çalışıyor. Askerleri ise diğer odada peder’in komünist dostunu ikna etmekle uğraşıyor fakat canlı bedenine ateş püskürtmeye varan yoğun ‘ikna çalışmaları’ sonucu komünist direnişçi ölüyor. Filmin sonunda da acı ya da onurlu, bi şekilde peder de öldürülüyor. Direnişçi olmak, Alman askerlerine karşı olmak, askerden kaçan Almanlara yataklık gibi faşist ruha muhalif hareketler içerisinde bulunmaktan dolayı. Başka bir Alman komutan filmin bir yerinde “Biz üstün ırk falan değiliz. İnsan öldürüyoruz. İnsanlara zulmeden bir ırk üstün olamaz.” diyor ve birkaç kez tekrar ediyor “öleceğiz. hepimizin sonu böyle.”

1944 yılında Nazi işgalindeki Roma’yı anlatan “Roma, Citta Aperta”,  1945 yapımı bir Roberto Rosselini filmi. Önemli rollerde ise Anna Magnani ve Aldo Fabrizi yer alıyor. Anna Magnani, senaryoyu hissettiren ya da izleyeciye o senaryoyu yaşatabilen bir oyun sergiliyor. Film, 1946’da Cannes’da Altın Palmiye ödülü almış, Türkiye’de ise ilk kez 1993’te İstanbul Film Festivali’nde gösterilmiş.

Fatih


Adından da anlaşılacağı üzere “öldürmek” hakkında bir film bu. Ama sadece öldürmek üzerine değil.  Filmin ana ekseninde “bir insan ne kadar kötü olursa olsun, ne yaparsa yapsın, bizim onu öldürmeye-ölüm cezası vermeye hakkımız var mı” sorusu var. Fakat filmin niyetini sadece bu soru ile sınırlamak yanlış olur. Kader, adalet, cezalandırma, sosyal psikoloji, ferdi ve toplumsal ahlak, yozlaşma, nesillerin yetiştirilmesi, toplumun ruh haletinin birey üzerindeki etkisi, sevgi gibi esaslı konular üzerine esaslı söylemleri, daha doğrusu soruları olan bir film bu. Bu açıdan bakıldığında Hanake’nin “Beyaz Bant”ı ile yakından bağlantılı.
Bu “düşünen yönetmen”, üçlemesinde zirveye taşıyacağı kader eksenli incelikli anlatım tarzı ile birbirinden farklı ve alakasız görünen insanların hayatlarını aynı kare içinde gösterme becerisini bu filmde de ustalıkla gösteriyor. Karakterlerin film boyunca analizi yapılırken, yani seyirciye olaylar ve kişiler tanıtılırken (Film bu hususta çok başarılı) aslında olacak olanı rahat bir şekilde anlayabiliyoruz. Tüm bu olup bitenler sırasında yönetmen bize soru sormuyor, soruyu kendimize sormamızı istiyor: Ceza ve cezalandırma kavramlarının içeriği, caydırılıcılık ilkesi üzerinden, bunu yaparken insan öldürmeye hakkımız var mı? sorusunu sorgulatıyor film. Acımasız iğrenç bir katilin dahi insani yönlerini olabileceğini göstermeye çalışıyor, o katili toplumun kendisinin o hale getirdiğinin altını çiziyor. Kendince bir sonuca da varıyor. Bu sonuca isterseniz katılırsınız isterseniz katılmazsınız.
Ben yönetmenin vardığını sandığım sonuca katıldığımı söyleyemem; farklı gözlüklerle, farklı açılardan farklı kaynaklardan beslenerek bakıyoruz, ama bunu bir sanat eseri ile sorgulanabilir kıldığından dolayı kendisine müteşekkirim.

Öncelikle bir filmi oluşturan tüm öğelerin mükemmel uyumunun simgesi olarak gösterilebilecek film; ele aldığı dönemini hem zahiri yönüyle hem de ruhsal yönleri ile kusursuz işler. Oyuncularından yönetmenine, müziğinden görüntülerine, detayda boğulmayan ama onu da ihmal etmeyen senaryosundan kurgusuna kadar tüm bileşenleri ile zirvede olan film; bu öğelerden birinin aksaması ile kesinlikle bu bütüncül havayı yakalayamaz ve bu başarıyı da elde edemezdi. Zaten bu ekip birçok filmde beraber çalışarak başarıdan başarıya koşmuşlardır.

Taxi Driver; sinema tarihinin en iyi açılış sahnelerinden birine (belki de en iyisine) sahiptir. Filmin açılış jeneriği adeta filmin bir sinopsisi hüviyetindedir. Zira film kaotik (dehşetengiz) bir müzik eşliğinde, duman ve alevvari görüntülerle başlar. Duman bulutu; içerisinden bir Taxi’nin geçmesi ile dağılır. Bu filmin ilerleyen safhalarında çokça zikredilen ‘Yağmur’ imgesinin Travis kullanımındaki Taxi’ye işaret olduğunun apaçık bir göstergesidir. Aynı zamanda; hiç kuşkusuz jenerikte geçen isimlerin kırmızı aleve benzer bir fontta olması bilinçli bir seçimdir. Müziğin değişip romantik bir havaya bürünmesi Travis’in yüzünü gördüğümüz sahneye denk gelir ve romantik bir karakterle karşı karşı olduğumuzu bize belirtir. Travisin dehşete kapılmış bakışlarını ve bu bakışlarla kirin-pasın, ahlaksızlığın şehrini izleriz. İzlediğimiz şehir manzarası müziğin yine değişmesine denk düşer ve pek bulanıktır. Bulanık olması ise hem şehirdeki tefessüh etmişliğe hem de Travis’in pekte sağlıklı olmayan bakış açısına delalettir. Ve bu şehirde insanlar alevler içinde yanmakta; fakat bunun farkına varamamaktadırlar. Açılışta Scorsese bunu da enfes bir şekilde görselleştirir.

Travis’in iş başvurusu bizim onu tanımamıza yardımcı olur. Aslında kendisinin de ne denli sağlıksız olduğunu görürüz.

-Şoförlüğü neden istiyorsun? / -Geceleri uyuyamıyorum. /- Bunun için porno filmler var./- Biliyorum denedim. /             – …..  / -Sicilin nasıl? /- Temiz, ahlakım gibi tertemiz!

Travis’in günlüğü; Scorsese’nin, çoğu filminde kullandığı ve sinemada zirveye taşıdığı ‘anlatıcı’yı rolünü üstlenir. Bu vasıta ile hem filmin işleyişi kusursuzlaşır, hem de -daha da önemlisi- Travis’i en mahrem yönü ile tanırız: hayata bakışı, hadiseleri değerlendirişi, ne ve nasıl olmak istemesi gibi. Anlatımda yer yer öyle bir dinginlik hâkimdir ki; Scorsese ‘kötü’yü tasvir ettiği sahneleri pat diye kesmez ve adeta izleyicinin gözüne sokar. Ve bundan ötürü izleyici -Scorsese’nin istediği gibi- taraf tutmak gerektiğinde hemen Travis’in yanında yer alır.

Travis aslında tüm nefret ettiği insanlarla aynı batakta, o bataklığın birçok aşağılık ‘meta’sını kullanan biridir. Travis bir anti-kahraman olmadığı gibi kahramanda değildir. O arada kalmış, huzursuz ve tatminsiz  ‘aykırı’ bir tiptir. O’nu diğerlerinden ayıran şey çürümenin farkında olması ve meşru ya da değil bu pisliği temizleme gayretidir. Kendini bir çeşit ‘vazifeli’ olarak görür: Scorsese bu durumu; bir bardak su içerisinde eriyen, eridikçe tüm suyu değiştiren, harekete geçiren bir ilaç ile simgeler.

Travis bir ilişki yaşar. Betsy’nin cazibesi, onun bu rezil toplumda kirlenmemesi (‘bu pisliğin ortasında bir melek gibi görünüyordu’), Travis’in ise sıradan, düz biri olmamasıdır(daha önce senin gibi biriyle tanışmamıştım). Betsy’nin ‘düz’ insanlardan hoşlanmadığını; beraber çalıştıkları ve onu seven adama karşı davranışlarından (3 parmakla kibrit yaktırmak istemesi gibi) anlarız. Fakat bu ilişki Travis’in hastalıklı ruh yapısından ötürü daha ilk randevuda biter.

Kaderin cilvesi; arabasına binen Başkan adayı Palantine’e duyduğu huzursuzluğu anlatır ve başa gelecek kişinin bu pisliği bir an önce temizlemesi gerektiğinden bahseder. Yine Palantine Travis’inde izlediği bir televizyon programında ‘halk yönetmeye başlıyor, tabanda kıpırdanma hissediyorum’ der. Bu sözler karşısında Travis kendini görür, sorumluluk hisseder.

Derken Iris’i görür ve ondan etkilenir. Daha çok küçüktür ve pisliğe en derin noktasında batmıştır. Eline geçen bir fırsatı da kaçırdıktan sonra, onu kurtarmak için kendini daha da sorumlu hisseder ve operasyonuna buradan başlar.

Filmin siyahî (zenci)lere bakışı müthiş derecede olumsuz ve bir o kadar da keskindir. Diğer şoförler ile konuşurken iyi giyimli zencilere nefret edercesine bakışı, bir yerde hırsızın yine zenci oluşu, arabası ile ilerlerken zenciler tarafında taşlanması vs. hiçbir yerde zencilerle alakalı ‘iyi’ye rastlanmaz. Anlaşılacağı üzere bu; filmin bir eksiği değil, o zamanki Amerikan toplumunda zencilere bakışın temsilidir. 

Taxi Driver sözünü budaktan esirgemeyen ve sürekli gerilimi tırmanan bir filmdir. Olaylar peşi-sıra, hiç zaman fevt etmeden gerçekleşir. Akla kazınan birçok sahneye sahip olan filmde adeta boş tek kare dahi yoktur. Yan öykücükler öyle ayarlanmıştır ki; izleyiciyi finale hazırlar ve filmin genel ilerleyişine iğreti de durmaz. Film genelde ‘neden’lerden çok ‘sonuç’lara yönelir. Ahlaksızlığın, adaletsizliğin sonuçları gibi.

Filmin finali genelde anlaşılamamaya kurban gitmiştir. Travis’in ölmemesi, halk kahramanı haline gelmesi gibi sonuçlar, izleyiciye gerçekleşmesi pek mümkün olmayan şeylerin mümkün kılınarak tozpembe bir tablonun sunulması şeklinde algılanmıştır. Aksine Scorsese filme bu sonu vererek; asıl toplum taşlamasını yapar. Yani genel ahlak değerleri öylesine yıpratılmış ve toplumun basireti öylesine kapanmıştır ki; toplum Travis gibi birini halk kahraman olarak addedecek derecede muhakeme kabiliyetinden yoksundur.

Birçok filminde olduğu gibi bu filmde de kendini kamera karşısında (iki yerde) izleyiciye gösteren Scorsese; sinemada, senaryosunun bu derecede görselleştirildiği az sayıda yapıttan birinin altına imzasını atıyor.  

Hüseyin