‘*Animasyon Filmler’ Kategorisi için Arşiv

Cars 2

Yayınlandı: Ağustos 22, 2011 / ***Tüm Yazılar, *Animasyon Filmler, *Filmler

Hafta sonu yakında dört yaşını dolduracak olan oğlumu sıkı hayranı olduğu ve ilk filmini evde yaklaşık 1500 kere izlediği ‘Arabalar’ filminin ikincisine götürdüm. 3 boyutlusuna da gitmek mümkündü ancak biz Türkçe dublajlı normal halini seçtik. Filmin bu ikinci versiyonu ilkinin devamı niteliğinde olmakla birlikte, bence ilkini animasyon tekniği, kurgu, ayrıntılar ve benim belki farkına varamayacağım birçok açıdan aşmış. Konu itibariyle Şimşek Mc Queen’in yarışçılığı 2. planda kalmış ve sevimli-şaşkın Çekici Mater’ın ajanlık hikayesi ön plana çıkmış. Filmin başlangıç kısmı gerçekten çok iddialı-petrol platformlarının aydınlandığı sahneye dikkat! Genel olarak 007 James Bond’un animasyon ve arabalara uyarlanmış versiyonunu izliyor gibi hissettim. Ayrıca ülke görüntüleri-Tokyo, Portofino, Londra- hayal gücümü zorlayıcı nitelikteydi. Tabii konu itibariyle yeni tiplemeler eklenmiş hikayeye. Benim favorim Külüstür Mafyasının yaşlı Alman Profesörü oldu, “Wunderbar” çok sevimli! Ayrıca İngiliz Kraliçesine ve Ajan Fin’e (adı Fin idi sanırım) bayılacaksınız. Kısacası büyüklerin de keyifle izleyebilecekleri bir film olmuş.( zaten konusu itibariyle bizim oğlanı biraz aştı sanırım; arada merdiven basamaklarındaki mavi ışıkları incelemek üzere yerinden kalktı.)

DERYA
http://liladunya.blogspot.com/
Reklamlar

Fransız animasyon filmleri için herhangi bir özel ad kullanıyorlar mı bilmiyorum. Ama şöyle diyebiliriz: Amerikan sinemasının sıradan animasyonları, Japon sinemasının Miyazakisi ve Mangası varsa, Fransa’nın da Sylvain Chomet’i ve onun sineması var. Bu filmlerdeki estetik anlayışı, çizgiler, mizah, drama aynen coğrafyalar, kültürel kodlar, karakterler kısacası tüm “insan” ögesi ve o insanın tüm varlığı algılayışı kadar farklı yahut benzer.

Avrupa sineması ne kadar da kan kaybına uğrasa da, ahlaksızlığına, iğdiş edilmiş samimiyetine, kaybolmuş insaniyetine (Hümanizma değil, dikkatinizi çekerim) rağmen az sayıda olsa bile çok iyi eserler ortaya koymaya devam ediyor. Ama bu iyi eserlerde de çok sayıda kültürel kodlardan kaynaklanan rahatsız edicilikleri de barındırıyor. Misal, I’ve Loved You So Much, Tous les matins de monde.

Illusionist‘e gelirsek, artık 1959 da zamanına göre eskimiş (!) bir illüzyonist ile, küçük bir kız arasındaki hüzünlü hikayeyi, insani değerlere atıflarda bulunarak anlatıyor. Tabi bu değerler bizler için hayata hayat katan, vazife addettiğimiz, lüks saymadığımız, geçerlilikteki değerler. Değerler ki bizim hakikatine erdiğimiz, fıtratımızı sergilediğimiz, sadece bir beşer değil insan-ı kamil olarak taşımıza toprağımıza, ekmeğimize suyumuza, sanat sanat, desen desen işlediğimiz değerler. Biz kışları “aç kalan kurtları doyurma vakıf”ları kururken, her mimarimizde kuşlar için sığınaklar planlarken, (ve bunları “belirli ölçüde” acımasızca yitirsek dahi) birbirinin kanını içen Avrupa, şimdi, kaybettiğimiz değer diye, hayattan umudu kalmamış yaşlı bir adamın parasını, pulunu, sevgisini, her şeyini kimsesiz bir kıza feda edişini anlatıyor. Sahip olduklarını siz düşünün arık. Yine de bu sayılanları da azımsadığım zannedilmesin.

İşte tam da burada koca bir parantez açmamız gerekiyor. Bu çıkmazda gerçekten çok iyi yaptıkları bir şey var, düşünüyorlar, üretiyorlar, kolaya kaçmayıp izleyiciye güveniyorlar, vereceklerini seyirciyi aptal yerine koymadan, onların idraklerine güvenerek ve havale ederek yapıyorlar. Seyirciye sinemaya katkıda bulunma, sinemayı anlama imkanı tanıyorlar. Yerine göre noktayı, virgülü seyircinin koymasına imkan tanıyorlar. Söze gerek yok, hata bazen sese gerek yok, bunu sinemada nasıl yapılabileceğini, düşünüyorlar, yeni anlatım biçimleri üretiyorlar, filmi film yapan argümanları geliştirip, müthiş bir atmosfer ve ahenk oluşturuyorlar. Eseri izledikten sonra, işte bu sinema diyebiliyorsunuz. Ben bu hisse sanırım tek bir Türk filminde rastladım : BAL. ( Seyredemediklerim, yahut burada hatırlayamadıklarım mahfuz)

İllüzyonist’te herhangi bir diyalog yok, yönetmen, tüm bunlara ihtiyaç duymuyor, adeta tüm olayları görsel bir çığlığa çevirip, kalbimize, hissiyatımıza seslenebiliyor. Ve bunu gerçek bir takdir hissi ile karşılamak gerektiğine inanıyorum.

HÜSEYİN (http://journalofstalker.blogspot.com/)


Bu pazarlama tekniğini geçen sene de duymuştuk. Film değil ayrı bir dünya. Aynı slogan ile gittiğimiz “Avatar” benim açımdan tatminkardı. Eğlendiriyordu ve bir felsefesi de vardı. Aynı düşük beklenti düzeyini koruyarak Tron‘a da gittim. Aynı duygular içerisinde sinema salonundan çıktım. Film kendi tasarladığı bilgisayar oyunu içerisinde hapsolmuş babasını kurtarmak amacı ile oyunun içerisine dalan Sam Flynn üzerine kurulu. Hikaye bilindik temaları içerse de, ana felsefe çok vurucu. Özellikle benim gibi 80li yıllarda çocuk olmuş ve atari salonları ile bir şekilde ilişkiye geçmiş birisi için, o oyunun içinde kullanıcı sıfatıyla hor görülmek çok sarsıcıydı. Zaten eve geldiğimde saçma sapan bir atari oyunu açıp yenildim, sadece programlara da kazanma hakkını vermek için. Onların da kaybettikleri için üzülebilecek organizmalar olması fikri her ne kadar imkansız olsa da ilgi çekici ve sarsıcıydı.

Bu fikirler içerisinde olduğum için; demek ki film seyriciyi içerisine çok rahat çekebiliyor. Bunda, iddalı olduğu görselliğin payı büyük. Havada çıkan motorların her ayrıntısına kadar özentili, ışın ilüstrasyonları muhteşemdi. Aynı özen Tron’un dünyasındaki her ayrıntıda mevcuttu. 80lerin atari oyunları, canlanıp bu hallerini görseler emin olun mutluluktan ağlardı. 3D için oldukça uygun olan bu paralel evrende biraz daha ayrıntıları gözümüze soksalar daha mutlu olurdum. Zira filmin dünyada geçen ilk yarısı (giriş kısmındaki uyarıda olduğu gibi) 2D çekilmişti ve gözlüğümü bi kenara bırakıp seyretmenin tadını çıkardım.

Filmin görselliğindeki aynı özenin en ufak bir kırıntısı oyunculuk ve senrayoda yoktu ne yazık ki. Sanki bütün oyuncular, “Aman nasıl olsa efektler yeterince iyi biz işimizi yapalım, ne gerek var ekstra özene” mantığında oynamışlar. Hepsi ayrı bir salaş, ayrı bir karikatür. Özellikle Jeff Bridges oyunculuğu ile balık baştan kokar dedirtiyor. Bu hali ile “True Grit” filmine olan ilgimi bile yitirmeme neden olduğunu söylemem gerek. Hele bir de joker taklidi karakter vardı ki filmde, boğasım geldi. Çok şükür yönetmen de aynı şekilde düşünmüş olacak ki, yaptığı hatayı anlayıp 10 dakikadan fazla sahne vermemiş.

Senaryo da ayrı bir facia. Tamamı klişelerden oluşan hali ile, ana felsefesi olmasa, tv için yapılan D sınıfı işlerden ayırt etmek zor. Arada alakasız çıkan, kötü karakterin tek cümlelik replikleri; her konuşmayı daha başlamadan tahmin edebilmemizi sağlayan, 80lerin yeşilçam filmlerini andıran diyaloglar; her repliğin, kahramanlarımızı bekleyen muhteşem sona bir gönderme yapması. Bir de disk aldatmacası var ki sormayın. Spoiler vermemek adına daha fazla ayrıntı yazmayacağım ama diskin ilk alınma sahnesinde fikrinizi bi yere yazın, filmin sonunda aynı şeyi göreceksiniz.

Sonuç olarak artıları eksilerinden fazla bir film. Hani aslında bu da tartışılır, beklentilerinize göre. Tutarlı diyalogları olan, süpriz bir film arıyorsanız uzak durun. Farklı bir dünya göreyim, bana muhteşem efektler de yeter ise amacınız bir dakika durmayın evde. En yüksek beklentinizi bile karşılayacaktır. İyi seyirler.

Puan: 5/10

 CİLASUN


Bu aralar fazla animasyona gitmeye başladım. Vizyondaki filmlerin yerlerde sürünür halleri bunda en büyük etken. Artık fazla bir beklentim olmamasına rağmen, o koca 3D gözlükleri takmaya bile dayanıyorum onlar yüzünden. Fakat bu filmimizde üç boyut nimetlerinden daha fazla yararlanıyor; en azından vasatı aşıyor.
Kara deliğe düşen gezegenlerinden kurtuldukları andan itibaren bir rekabet içerisinde olan kahramanlarımızdan hangisi gerçekten iyi veya kötü karıştırıyorsunuz. Başarılı bir anti-kahraman yaratma sekansından sonra, oluşan bu rekabet çok kısa sürüyor. Bundan sonrası anti-kahramanımızın şovuna dönüşüyor. Burada da Megazeka’nın ismi ile yer yer tezat oluşturan sakarlıklarını seyretmek eğlenceli ve yerinde. Fakat başarılı yaratılan karakerlerin devamı gelmiyor ve içi boşalıyor. Bundan sonra filmin küçük göndermelerine odaklanıyoruz. Çünkü elimizde başka bir şey kalmıyor.
Megazeka’yı sevip sevmemek arasında kalıyoruz film boyunca. Zaten filmin başarılı olduğu yegane notka bu. Çünkü diğer karakterler ile hiç bağ kurmaıyoruz. Yardımcı balığımız filmde sadece bir uşak rolünde. Esas kızımız kime gerçekten aşık belli değil. Bir an için Titan’ı bile öpecek zannediyorsunuz. İyi karakterimizi sevdiğim tek an filmin sonu.
Kurguda da ayrı problemler mevcut. Bunların hepsi iskelet sahnesinin açıklanmasında tavana vuruyor. Spoiler vermemek adına bu konuda daha fazla bilgi vermiyorum. İzlemek isteyenler seyredinp karar versin.
Sonuç olarak; illa ki sinemaya gidelim gibi bir sıkıntınız var ise katlanabileceğiniz standartta bir film. Fakat eğlence ve bittiğinde unutma dışında başka bir beklentiniz olmasın. Ayrıca filme +7 yaş sınırı getirilmiş (ki bunu salona çocuğunu getirmiş bir anneden duydum), demek ki çocuklarınızı götürmeyin bu filme. Çok manidar değil onlar için, büyükler olarak hiç çekemeyecek olmamıza rağmen en azından onlar mutlu olsun diye Ayı Yogi’ye götürün daha iyi.
PUAN:4/10
CİLASUN

“Finding Nemo” filminden beri her sene en az bir tane animasyona giderim. Sıkı dost, sevgili, vb. olan ana karakterlerimizin eğlenceli yan karakterlerle bezeli yol maceralarını seyretmek her zaman için çekici gelmiştir. Ta ki “WALL-E” filmini görene kadar. Tek kişilik şovun, tüm klişeleşmiş farklılıkları yıkışı ve final, animasyon standartlarını artık oldukça değiştirmişti. Bu tarihten sonra da yine animasyon seyretmeyi sürdürüyorum, fakat artık beklentilerim farklılaştı.

Bu yüksek beklentiyle, farklı bir masal anlatımı olarak lanse edilen “Tangled” filmine gittim. Fakat yine öncekiler gibi oldukça eğlenceli ama bir o kadar da eski filmlerin taklidi yapıyı görüp, arada bir halde filmden çıktım. “Bolt” filmindeki fırlama güvercinlerin yerini, beyaz donlu yaşlı amca almış, “Cars” filmindeki kasaba sakini arabaları burada ördek yavrusu barının sakinleri oynuyor. Filmin finali bile bu haliyle “Shrek” çakması. Sözüm yan karakterlere değil tabi ki burada. Hepsine ayrı ayrı güldüm, finalde ayrı keyiflendim. Film oldukça temiz çekilmiş, animasyon da çok başarılı. Fakat ben bu hisleri daha öncede yaşamıştım.

Ayrıca filme çocuklarınızla gitmeyin. Sonuçta “Hoodwinked” filmindeki absürt masal anlatımına sahip olmasa da, onlara akşamları anlattığınız naif masal mantığında da değil. Her ne kadar Rapunzel’in kuleden kurtuluşu odaklı bir masal izlesek de, esas oğlanımız prens değil hırsız, cadı da oldukça şefkatli bir anne yeri geldiğinde. Ufaklık filmden çıktığında “Anne/baba bunlar böyle miydi?” diye bir çelişkiye düşebilir. Aslında bu üslup bile abartılmadan, başka bir filmden alıntı. Sonuçta ortaya eğlenceli bir kolaj çıkmış.

Bir de sinema salonları için eleştirim olacak. Filmi 2D olarak izleyebileceğimiz doğru dürüst bir salon mevcut değil. Zaten filmde de, kaynak gözlüğünden bozma 3D gözlüklerini 2 saat boyunca takmamıza değecek bir görsellik mevcut değil. Çok mu çabuk tükettik bu 3D olayını diye düşünüyorum bazen. “Beowulf” filmindeki kurdela sahnesinin görselliğini başka hiçbir filmde yakalayamadım şimdiye kadar. Hele ki esas kızımızın saçları o kadar etkileyici sahne oluşturmaya müsaitken. Sadece 3D adı görünsün diye film yapmaktansa, kaliteli bir 2D yapmaya uğraşsalar daha mutlu olurum kendi adıma. Aynı eleştiri filmin dili ile de geçerli. Orijinal dilde seyretmek istediğimizde, gecenin körü saatler dışında imkanımız yok. Söylenen şarkıların orjinalini de duymak istiyor kulaklarımız.

Finalde, eğlenmek ve çıkınca diğer animasyon filmlerinin beyninizdeki ücra köşesine depolamak için gidilebilir bir film. Bunu garanti ediyor kesinlikle. Fakat bir farklılık beklentisi içerisinde olmayın. Animasyon diyarında farklılık bir klişe olmuş çünkü. Değişen bir şey yok.

PUAN 6/10

CİLASUN