‘**Hakan’ın Yazıları’ Kategorisi için Arşiv


Sanıyorum hayatımda ilk defa arkadaş arasında “ben bu filmi çözdüm abi” artistliği yapamayacağım raddede bir film izledim. Nuri Bilge Ceylan Üç Maymun’da bıraktığı yeri (varoluşçuluk? şiirsel gerçekçilik? neyse işte) bu filmde oldukça öteye taşımış görünüyor. Üç Maymun -ölmüş kardeş olayı hariç- kapalı bir öykü olduğundan denklemi yerli yerine koymak, yapılan çözümlemenin sağlamasını yapmak oldukça kolaydı. Ayrıca kurulan dünyanın birincil özne ve nesnesi olan kadın (Hatice Aslan), tüm hali tavrıyla tabiri caizse incelemeye sunulmuştu. bu filmse alabildiğine eril, özneler tamamen erkek ve kadınlar sadece onların öykülerindeki gerçeklikleriyle varlar. Görünenlerse konuşmuyor, bakıyor; anlatmıyor, anlam üretiyor diyelim. Ama ana mevzu kadın, ona kuşku yok, komser naci’nin dediği gibi: “Bir olayda önce kadına bakacaksın.”

Şimdi dediğim gibi ben filmi tam olarak çözdüğümü iddia edemeyeceğim ama önerecek bi metodolojim var. şimdi elimizdekilere bakalım, teker teker gidelim:
– Yüz çekimlerinin yoğun olarak, özellikle kullanıldığı bir film bu. Suçu, suçluyu yüz’de gösteriyor. Katilin de yüzü yaralı, savcının da. Şimşekle beraber doktor’un gördüğü kabartma sureti de unutmayalım.
– Bir ölüm var. (Öldürülen bir adam mı; yoksa öldürülen bir kavram, bir duygu, bir “bişey” mi?)
– Kadınlarıyla sorunları olan bir grup adam cesedi arıyor. (Bir “bişey”in ölümünü yaşamışlar, ama adını koyamıyorlar?)
– Köy sahnesinde tüm o sorunlu karakterler muhtarın kızından büyüleniyorlar (Platon’un koyduğu anlamıyla “ideal” kadını görüyorlar bence), öyle ki, katil öldürdüğü adamı da orada görüyor.
– Bu köy ziyareti/ideal kadının gösterimi sonrasında, ceset “bulunuyor.” (Problem açığa çıkıyor, kendi kendilerine itiraf ediliyor vs.)

Şimdi bu ceset öyküsünü doktor üzerinden okumazsak çuvallarız gibime geliyor. Çünkü şurası açık ve net ki “doktor” karakteri üzerinden bir “teşhis” arayışı olarak kurulmuş bu öykü, sonunda da “otopsi”yi yapan kişi doktor zaten. (Kimi zaman cesedin bu şekilde bir metafor olarak kullanıldığı filmlerde olayı ısrarla dedektiflik öyküsü olarak yansıtırlar. Bence bu doktor oyunu iyi olmuş. Çünkü dikkat ederseniz insanların mahremlerini doktora açma realitesi iyi kullanılmış, yalanlarla bezeli dedektiflik öyküsündense kalıbınna uydurulup doktora anlatılan samimi öyküler filmi daha gerçekçi kılmış.) Zizek de öyle diyor ya hani, “psikanalist dedektiftir” diye; burada psikanalitik değil, daha cerrahi bir araştırma yapılıyor ama alegori aynı yere işaret ediyor sonuçta.

Doktor film boyunca Komiser Naci’nin, Arap Ali’nin, Savcı’nın derdini dinliyor ama, her birinin kadınlar(ıy)la dertleri olmasına rağmen, asıl gerilim Savcı üzerinden gidiyor dersek yanlış olmaz. Zaten yüzü “yaralı” olan şahıs savcı. Anlattığı öykü biraz netameli. Eşinin ölümüne dair tek referans noktamız yine kendisinin anlattıkları. Eşi kendini öldürmüş çünkü. Bir konuşamayan, kendisinin yerine konuşulan kadın daha. Burada bir parantez, Clark Gable’a benzeyen savcı, neden maktul hakkında “Clark Gable’a benzemektedir” esprisi yapıyor? Kendini kurban olarak görüyor diyebiliriz sanırım, veya öyle görmek istiyor. Komiser de kendini karısının kurbanı olarak görüyor, değil mi? Bence öyle. Peki Arap? Karısının köyüne gitmek istememesi? Ama doktor anlıyor, çünkü doktor rasyonel, çözümleyici akıl.

Doktorun film boyunca geçirdiği transformasyon konusunda elimizde iki işaret var bence. Biri şimşekte görülen suret üzerinden verilen “zamansızlık” ve/veya “zamanda hapsolma” hissi, diğeri otopside yüzüne sıçrayan kanla içine girdiği ahlaki suç. Kanımca “Bir zamanlar anadolu’da tuhaf bi gece yaşamıştık” demeye ikna oluşunun resmidir bu doktorun. Soluk borusundan çıkan toprakla erk(ekliğ)in suçunu gören, bu suçu kendisi de duyumsayan (kendi kadınıyla olan öyküsünü bilmiyoruz, onun anlatabileceği bir “doktor” yok çünkü) doktor, bu suçun “baki” olduğunu hissediyor, diyebiliriz bana göre. Ama yüzüne kan sıçrıyor işte, ona engel olamıyor.

Şimdi, Nuri Bilge’nin tıpkı Üç Maymun gibi gökgürültüleriyle başlayan bu filme kattığı bir öneri/çözüm olarak, filmin çocuk cıvıltılarıyla bitmesini ele alabilir miyiz? Ortada bir cinayet varken, yakınına düşen topa hayata çocuksu bir vurdumduymazlıkla vuran maktulün/katilin oğlu, bize umut vaat ediyor mu? Ediyor bence. Naci’nin çocuğu hasta, umut yok. Savcının çocuğu, sahi o çocuk ne yapıyor? Haber yok. Bu suçlu erkekler dünyasının yeni jenerasyonunu, bu Habil’in de Kabil’in de suçlu olduğu cinayet öyküsünde, akan kandan attığı taşla hesap soran çocuk temsil ediyor diyebiliriz sanki.

Baştan belirttiğim gibi, türlü yorumlara açık, şiirin, öykünün, resmin içiçe geçtiği böylesi bir yapıttan sınırsız anlam çıkabilir, çıkacaktır da elbet. İzlemek, izletmek, düşünmek, düşündürmek, düşünülenleri paylaşmak lazım. Ben üzerime düşenin bir kısmını yaptım sanırım. Herkes görev başına.

HAKAN


Midnight in Paris, Woody Allen abimiz hep Avrupa’da kalsın dilekleriyle sonlanan bir film. Müthiş film müzikleri, durup dururken içine giriliveren inanılmaz kareler, kafaya kafaya vurmadan tatlı dille verilen yaşamsal mesajlar.. Doğrusu bu kadar iyisini gerçekten beklemiyordum.

Filmin “nostalji” duygusu etrafında dolaşıp bugüne dair verdiği mesajlar çok yerindeydi. Ukala yavşak akademisyenin “golden age” eleştirisini haklı çıkarır gibi biten film aslında nostaljinin, daha doğrusu geçmişte aranan şeyin, bugünde de bulunabileceğini, ama neyin arandığının tam olarak bilinmesiyle mümkün olduğunu söyler nitelikte. Yazarın (Gil) hayatının yazdığı kitapla eşlenmiş olması da basit ama yorumu güçlendiren bir unsur olarak sevimliydi. Bu arada Carla Bruni davaya uyanmış mıdır bilmem ama, sanki rehber rolünde onun oynatılması Woody amcanın güzelim Paris’in ve bugünün Avrupasının anasını ağlatan Sarkozygillere bir nazireydi gibime geldi, bilemiyorum artık.

Bu arada yavşak akademisyen örneğiyle sunulan çokbilmişlik ve teorik robotluğun karşısına hissiyatın, bizzat deneyimin çıkarılması da güzeldi elbet. Ama bu deneyimleme hususunda beni filme en ama en çok bağlayan şey, Woody Allen’ın -neticede kendisi de bir sanatçı olarak- sanatçıların eserleri vasıtasıyla diyaloğa girilen, tartışılan, geyik yapılan, derdine ortak olunan dostlar olarak kurgulamış ve yaşamsal bağlamına bu şekilde oturtarak zenginleştirmiş olmasıydı.

Gerçekten de filmden çıkınca filmde yer verilen her sanatçıyla, ama en çok da Woody başkanla oturup bi şeyler içerek “baba nolacak bu dünyanın hali” diye konuşmuş olmayı istemeyen var mı çok merak ediyorum.

HAKAN


ODTÜ Psikoloji bölümünde açılan “Portrayal of Mental Ilness in Movies”  dersinde önerilen filmlerden biri olduğunu öğrenince izledim bu filmi. Aslında hayal gücü en özgür yönetmen (Tim Burton’la kıyaslayana tekme tokat girişirim) Terry Gilliam’ın filmi olması dolayısıyla izlemeyi ne zamandır düşünüyordum zaten. Hakkında hiçbir şey okumadan filmi açtığımda ne göreyim, Jeff Bridges’lı, Robin Williams’lı bir oyuncu kadrosu. Kaldı ki en iyi oyunculuklarından birini çıkarıyor ikisi de filmde. Robin Williams En İyi Erkek Oyuncu oskarına aday gösteriliyor lakin heykelcik Kuzuların Sessizliği’ndeki Anthony Hopkins’e gidiyor. (Bu iki müthiş performansın aynı sene yarışması büyük talihsizlik olmuş tabii. Bu film müthiş tespitlerin, radikal tezlerin, derinlemesine analizlerin filmi değil. Elbette çok çok zekice replikler, en ince ayrıntısına kadar düşünülmüş muhteşem sahnelerle bezeli ama, öne çıkan özelliği bu değil. Bu filmin en güzel yanı, kavradığımızı sandığımız hayatın ne kadar tuhaf olduğuyla, ve gerçeğin bayraktarlığını yapmaktansa kendimizi bu tuhaflığa bırakmamızın hayatı ne kadar anlamlı kılacağıyla ilgili. Bu film kesinlikle “belki de akıl hastalarının dünyası gerçek, bizimki yanlıştır” ucuzluğuna düşmüyor, veya anti-psikiyatri söylemine başvurmuyor. Sadece o insanları anlamaya, anlamaktan öte, hayatımızda yer açmaya çağırıyor. Ve bunu en sade anlatımla, ama hayal gücünü asla sınırlamadan yapıyor. Bu film izlenmesini en şiddetli tavsiye ettiğim ama hakkında en az şey söylediğim film, çünkü söylenecek fazla söz bırakmıyor.

HAKAN

Buried(Toprak Altında)

Yayınlandı: Ekim 25, 2010 / **Hakan'ın Yazıları, *Filmler
Etiketler:

“Buried” (toprak altında), konvoyu saldırıya uğrayıp Iraklı direnişçilerce kaçırılan Paul Conroy isimli Amerikalı bir kamyon şoförünün, bir tabuta kapatılıp toprağın altına gömülmesinin hikayesini anlatıyor. Kurtulmak içinse şarjı bitmek üzere olan bir telefonu, gazı bitmek üzere olan bir çakmağı, zar zor çalışan bir el feneri ve bir kalemi var.

Uğur Vardan Radikal’de övmeseydi gitmezdim bu filme, hatta son dakikaya kadar da başka filme gitmenin yollarını aradım. Ama kaderin beni neredeyse zorla soktuğu Buried (Toprak Altında), çok iyi bir film. Yani bana “bi odada geçen 5 dk’yı çek” desen elime yüzüme bulaştırırım, adam tabutta 90 dakika film çekmiş, boru değil. Ve sadece birkaç alet edevat, bir yılan, ve bolca telefon diyalogları vasıtasıyla kapitalizme, savaşa, insan ilişkilerine, hayatta kalma içgüdüsüne kadar dair zilyon dolar bütçeli filmlerin değinemediği noktalara değinmiş.

Irak’ta dikkate değer tek olgunun askerlere musallat olan Vietnam Sendromu, ya da Irak’ın politik karışıklığı olmadığını, bu kapsamlı işgalin neresinden tutsak elimizde kalacağını göstermesi ayrıca takdire şayan. Irak’ta iş sadece kan-petrol denklemiyle çözülmüyor, yeniden yapılanmadan erzağa kadar, işgal kavramının içini dolduran birçok olgu var. Altındaki petrol kadar, üstündeki viraneler bakımından da bereketli topraklar oralar. Filmin işin bu boyutunu es geçmemesini takdirle karşılıyorum öncelikle.

Tabut ise, bana Irak’ta içine sıkışılan etik açmazın bir metaforu gibi geldi. “Ben burada asker değilim sadece kamyon şöförüyüm” bahanesinin geçersizliğinin altını çizen bir hareketsizlik göndermesi. Nitekim o bahanelerle kurulmuş tabutun sıkışıklığı arasında bile, yapıyı çevreleyen toprağın içinden tehlikenin (toprağın sahibi olan yılan’ın) çıkıp gelmesine engel olamıyorsunuz. Etik yükümlülükler bir yana bırakılarak girilen tabutun içinden çıkmak için, nihayetinde ya toprağın sahibinin, ya da tabutu kurtarmaya “muktedir” olanların eline kalıyorsunuz. Eğer savaşa bulaştıysanız da, kan öyle veya böyle akıyor. Ya birileri yaralıyor sizi, ya siz kendi kendinizi kesiyorsunuz, öyle ya da böyle şeriat o coğrafyaya soktuğunuz parmağı kesiyor.

Benim en çok vurulduğum husussa, ABD hükümetinin kontrol mekanizmalarının ve bunun en başında gelen dezenformasyonun son nefesini verene kadar devam etmesiydi. Eğer size ulaşabilecekleri bir iletişim aygıtı varsa, yerin birkaç metre altında bir tabuta çakılı da olsanız, devletin boyunduruğu altında kalıyorsunuz. Filmde ilk etapta “Amerikanın kurtardığı esir” olarak ortaya çıkan Mark White, bu dezenformasyonun Amerikan modeli olarak yerini alıyor bence. Her şeye kadir ABD ordusunun her seferinde farklı anlatılan kurtarma öyküsü. Filmin sonunda bir tür şaşırtmaca var, kurtarıldı sanılan Mark White meğer hala rehinmiş, henüz kurtarılıyormuş gibi. Ama işte, bundan dahi şüphe duymak gerekiyor, acaba filmin sonundaki kazma-kürek sesleri, Mark White’a ulaşıldığı haberi gerçek miydi? Yoksa Paul Conroy’u ölümüne saniyeler kala bile boş bırakmamak, bir delilik yapıp haber kanallarını aramasının önüne geçmek için an be an sürdürüldü mü o yalan? Bilmiyoruz, Conroy da bilmiyor. Conroy’un da söylediği gibi, tabutun dışındayken konuşmak çok kolay.

HAKAN