Mesajlar Etiketlendi ‘Semih Kaplanoğlu’


Önce şu satırları okuyalım:“Mesela Kathryn Bigelow‘un ‘Ölümcül Tuzak’ı gibi bir film yapmak, o filmi düşünebilmek bana tuhaf geliyor. Şundan dolayı: Siz o ülkeye girmişsiniz, işgal etmişsiniz, 1,5 milyon kişi ölmüş ve hala kendi bomba imha ekibinizle alakalısınız. Bu kadar körlük olabilir mi? Irak halkı bu kadar mı yok? Ben sinirlenip o filmin yarısında çıktım. (Yusuf’un Rüyası, 208, Timaş Yayınları)”  Bu satırların sahibi Semih Kaplanoğlu ve kesinlikle katıldığım bir düşünce.

Amerika’nın Irak’a girişinin üzerinden yaklaşık 8 sene geçti. Bu zaman zarfında birçok insan öldü, geri kalan yakınları ise hergün tekrar be tekrar ölüyor. Her savaş Amerika ve müttefiklerine sözkonusu savaşla ilgili destansı filmler çekme fırsatı veriyor. İnternette bir aratın bakın, Vietnam Savaşıyla ilgili onlarca film var. Hatta geçenlerde ben en iyi 10 Vietnam Savaşı filmi diye bir listeye bile rastladım. İstediği her mesajı, vermek istediği şekilde o kadar güzel veriyor ki. Oscarı alan Ölümcül Tuzak filminde de öyleydi aslında. Bir grup Amerikalı bomba imha ekibinin hikayesini anlatan filmi ne yalan söylim ben de evde izlerken bitirememiştim. Hatırladığım tek sahne bir bombanın patlayışını özel çekimle verdikleri sahneydi, tüm ayrıntısıyla.

Buraya nerden geldim. Geçenlerde Ankara Film Festivali kapsamında izlediğim Ken Loach‘un son filmi Route Irish(Tehlikeli Yol) nedense tekrardan Semih Kaplanoğlu’nun sözlerini hatırlattı. Her ne kadar Ken Loach eleştirel ve politik bir film yaptıysa da yine filmde yası tutulan, ön plana çıkarılan sözleşmeli İngiliz güvenlikçileri. 2004 ‘de terhislerinden sonra çok dolgun bir maaşı reddedemeyen iki kafadar çocukluk arkadaşı tekrardan Irak’a göreve giderler. Ve biri orada Irak’ın en tehlikeli yolu kabul edilen Bağdat Havalimanı’ndan Yeşil Bölgeye giden yolda (Route Irish) bombalı saldırı sonucu ölür. Diğer arkadaşı bu ölümün arkasında bir kıllık sezerek araştırmaya koyulur. Birşeyler de bulur hani. Bulur ama bulduklarının Irak halkına faydası ne. Ölen bir kişi üzerden bir film yapılıyorsa, ölen yüzbinlerce Iraklı için yüzlerce film yapılmalı. Yapacak bir şey yok, sinema sektörünün devi onlar…

Ama az da olsa dediğim şekilde filmler de var ve Hollywood filmlerinden daha dokunaklı, daha insancıl. Mesela yine geçenlerde If Ankara Film Festivali’nde izlediğim ‘Son of Babylon’ filmi Irak meselesini anlatan en iyi film bence. Bir çocuğun savaşa giden ve dönmeyen babasını arama serüveni, bir Irak yol filmi. Irak Savaşı hakkında tonlarca makale, gazete küpürü okumaya gerek yok bence, sadece bu film izlense yeter. Film boyunca gezilen her yerde yas tutan kadınlar (zaten yası sadece kadınlar tutar…), harap olmuş evler, ağlayan insanlar, sefillik çeken koskoca Irak halkı. Bir savaşın ardından bırakabileceği en kötü tablolardan biri aslında Irak. Stalin’in sapıkça ifadesiyle “Bir kişi ölürsa bu bir trajedidir, bir milyon kişi ölürsa bu bir istatistiktir.” İşte olan olmuşu bu. Bir taraftakilerin ölüleri için trajedik filmler yapılırken Irak halkı’nın ölülerine toplu mezarlarda yatan, insan gibi mezarı bile layık görmeyen et parçaları olarak bakmak. Gerçek şu ki, her insanın ölümü birileri için trajedidir fakat bunu anlamak istemezsen sadece bazı  trajediler film olur. ‘Son of Babylon’ gibi filmlerden bir tane olması bile yeter bence. Acının kalbi var mıdır bilmiyorum ama acının tam kalbinden seslenen bir filmdi.

Umarım ‘Son of Babylon’ babasını ararken yanlışlıkla ‘Route Irish’ e girmez. Eğer girer ve ölürse bilin ki bu olaydan da Hollywood’a film çıkmaz. Niye mi, çünkü o bir Iraklı.

MEHMET

Reklamlar

Almanya’nın başkenti Berlin’de, 10-20 Şubat 2011 günleri arasında düzenlenecek olan 61. Berlin Film Festivalinde (Berlinale), aralarında yönetmen Seyfi Teoman’ın “Bizim Büyük Çaresizliğimiz” adlı filminin de bulunduğu 16 film “Altın Ayı” için yarışacak.

Berlinale Direktörü Dieter Kosslick’in de katıldığı bir basın toplantısı ile tanıtılan festival programı çerçevesinde, farklı kategorilerde 58 ülkeden toplam 385 filmin gösterileceği belirtildi.

Türklerin Almanya’ya göçünü konu alan, yönetmenliğini Yasemin Samdereli’nin yaptığı ve Vedat Erincin, Fahri Yıldırım, Aylin Tezel, Lilay Huser ve Demet Gül’ün oynadığı “Almanya-Willkommen in Deutschland” (Almanya-Almanya’ya hoşgeldiniz) adlı film de yarışma dışı gösterilecek filmler arasında yer alıyor. (Kaynak: Bloomberght)

                                                                                                                                                       


Elimdeki set son zamanlarda hazırlanmış en güzel ve en faydalı eserlerden biri. Semih Kaplanoğlu’nun Yusuf Üçlemesi olan “Yumurta, Süt ve Bal” filmleri ve bu filmlerin kamera arkası görüntülerinden oluşan ekstra DVD ile birlikte Semih Kaplanoğlu ile yapılmış nehir söyleşiden oluşan kitap sinemaseverler için hazine değerinde bence. Filmler hakkında uzun uzun konuşmaya gerek yok zaten. Uzun süre konuşuldu ve tartışıldı. Ve son olarak Bal filminin “Altın Ayı” ödülünü alması yönetmenin ne kadar doğru bir iş yaptığının göstergesi oldu. Bir sinemasever olarak kamera arkası görüntüleri izlemek ufkumu oldukça genişletti. Bir iki saatte izlediğimiz bir filmin yapım aşamasının ne kadar zor olduğunu gördüm. Senaryo üzerine çalışmalar, storyboard çizimleri (Her yönetmen kullanmaz bunu), çekilecek mekanların seçimi, oyuncu seçimleri gerçekten emek isteyen süreçler. Kamera arkası görüntüleri özellikle izlemenizi öneririm. Kitaba gelince…Kitapta Semih Kaplanoğlu’nun sinema olarak ve kişisel özellikler olarak gelişimine an be an tanık oluyorsunuz. Daha 1-2 yaşlarında gittiği sinemaları bile hatırlıyor nerdeyse Kaplanoğlu. Yusuf Üçlemesine gelene kadar geçtiği tüm evreleri, çektiği dizi filmleri, film çekmek için gösterdiği çabaları, Ece Ayhan’la aynı evde paylaştıkları zamanları okuyabiliyoruz kitapta.Kitaptan birkaç alıntı yapayım size:

 “Andrey Tarkovski’nin ‘Ayna’ sını söyleyebilirim. ‘Ayna’ benim sinemaya bakışımı altüst etti.Sinemanın nasıl bir şey olabileceğine dair ilk düşüncelerim o filmi izlediğimde oluştu.” (Syf.13)

“…1-2 yaşındayken ve çok net hatırlıyorum beni arabaya bindirmelerini, sinema bahçelerini, beyazperdeyi, orada seyrettiğim filmleri…” (Syf.15)

Bu seti kaçırmayın derim.

MEHMET