Ocak, 2011 için arşiv


Bu aralar fazla animasyona gitmeye başladım. Vizyondaki filmlerin yerlerde sürünür halleri bunda en büyük etken. Artık fazla bir beklentim olmamasına rağmen, o koca 3D gözlükleri takmaya bile dayanıyorum onlar yüzünden. Fakat bu filmimizde üç boyut nimetlerinden daha fazla yararlanıyor; en azından vasatı aşıyor.
Kara deliğe düşen gezegenlerinden kurtuldukları andan itibaren bir rekabet içerisinde olan kahramanlarımızdan hangisi gerçekten iyi veya kötü karıştırıyorsunuz. Başarılı bir anti-kahraman yaratma sekansından sonra, oluşan bu rekabet çok kısa sürüyor. Bundan sonrası anti-kahramanımızın şovuna dönüşüyor. Burada da Megazeka’nın ismi ile yer yer tezat oluşturan sakarlıklarını seyretmek eğlenceli ve yerinde. Fakat başarılı yaratılan karakerlerin devamı gelmiyor ve içi boşalıyor. Bundan sonra filmin küçük göndermelerine odaklanıyoruz. Çünkü elimizde başka bir şey kalmıyor.
Megazeka’yı sevip sevmemek arasında kalıyoruz film boyunca. Zaten filmin başarılı olduğu yegane notka bu. Çünkü diğer karakterler ile hiç bağ kurmaıyoruz. Yardımcı balığımız filmde sadece bir uşak rolünde. Esas kızımız kime gerçekten aşık belli değil. Bir an için Titan’ı bile öpecek zannediyorsunuz. İyi karakterimizi sevdiğim tek an filmin sonu.
Kurguda da ayrı problemler mevcut. Bunların hepsi iskelet sahnesinin açıklanmasında tavana vuruyor. Spoiler vermemek adına bu konuda daha fazla bilgi vermiyorum. İzlemek isteyenler seyredinp karar versin.
Sonuç olarak; illa ki sinemaya gidelim gibi bir sıkıntınız var ise katlanabileceğiniz standartta bir film. Fakat eğlence ve bittiğinde unutma dışında başka bir beklentiniz olmasın. Ayrıca filme +7 yaş sınırı getirilmiş (ki bunu salona çocuğunu getirmiş bir anneden duydum), demek ki çocuklarınızı götürmeyin bu filme. Çok manidar değil onlar için, büyükler olarak hiç çekemeyecek olmamıza rağmen en azından onlar mutlu olsun diye Ayı Yogi’ye götürün daha iyi.
PUAN:4/10
CİLASUN

http://www.hayalperdesi.net/edergi/default.aspx?dergiid=20


www.hayalperdesi.net

www.hayalperdesi.net/edergi/default.aspx?dergiid=19


6 yaşındaki cesur Jin, annesi ve tombul kız kardeşi Bin ile Güney Kore’nin Seul şehrinde küçük bir dairede yaşamaktadır. Anneleri gidip onlardan ayrı yaşayan babalarını aramaya karar verdiğinde Jin ve Bin yaz için küçük bir kasabada alkolik teyzeleriyle birlikte yaşamak zorunda kalırlar. Anneleri kızlara domuz bir kumbara verir ve kumbara dolduğunda döneceğine söz verir.

Kızlar için başlarda can sıkıcı bir ayrılık gibi görünen durum büyük teyzelerinin evini kaybetmesiyle hüzünlü bir duruma dönüşür. Anneleri dönmeyi başaramayınca, Jin ve kız kardeşi büyükbabası ve büyükannelerine ait bir çiftliğe taşınmak zorunda kalırlar.

Bu ayrılık yolculuğu boyunca Jin aile bağlarının önemini öğrenir. Büyükannesinin azminden ve sıkı çalışmasından ilham alan Jin kız kardeşi ile ilgilenmenin aslında kalbindeki eksikliği doldurmanın bir yolu olduğunu öğrenir.


13.Randevu İstanbul Film Festivali’ne 127 Saat filmini izlemek için gitmiştim fakat biletleri tükendiği için bunu başaramamış, onun yerine Biblothek Pascal filmiyle yetinmiştim. Fakat sonunda muradıma erdim ve filmi izleme fırsatını buldum. Slumdog Millionaire filminin ünlü yönetmeni Danny Boyle‘nin son filmi hikayesini gerçek yaşamdan alıyor. Aron Ralston adlı bir dağcının Amerika’da bir kanyonda sıkışmasını ve 127 saat boyunca sıkışan elini kurtarmak için gösterdiği çabayı konu edinen film Ralston’un “Between a Rock and Hard Place” kitabından uyarlanmış. Film şimdiden birçok ödül aldı ve daha da alacağa benziyor. (Aldığı ödülleri ve aday gösterildiği yarışmaları theoscarboy.com adresinden takip edebilirsiniz.)

Filme dönersek… Aron’un(James Franco) şehir izdihamından kaçarak tek başına çıktığı kanyon gezisi gayet güzel başlar. Biryere kadar arabasıyla gittiği yolu bisikletiyle tamamlar. Kanyonda tanıştığı kızlara rehberlik yapar. Neşesi fazlasıyla yerindedir ta ki kayıp düştüğü ve elinin sıkıştığı ana kadar… Aslında filmde burda başlar. Sesini kimseye duyuramayan Aron acaba kurtulabilecek mi? Film bu dakikadan sonra Rodrigo Cortez’in klostrofobik draması Toprak Altında (Buried-2010) filmini hatırlatıyor seyirciye. (Filmde bir tabutta gözlerini açan Amerikalı tır şoförü Paul’un doksan dakika boyunca Iraklı teroristler tarafından kapatılıp gömüldüğü tabuttan çıkma çabasını izliyoruz. Tamamı tabutta geçen film sonuna kadar izleyiciyi heyecan içinde bırakmayı başarmıştı.) 127 Saat’de Aron, Toprak Altında filminin aksine hayallerle geriye dönüş yaşıyor ve mutlu ailesini, arasının iyi olmadığı eski kız arkadaşını, gençliğini ve çocukluğunu hatırlıyor. Azalan suyu (-ki susuz kaldığında hayalini kurduğu Amerikan malı içeceklerin reklamını da es geçmemiş yönetmenimiz-) ve yiyeceğiyle sıkıştığı yerden kurtulma azmini yitirmeyen Aron için tek çare kalıyor: Kolunun bir kısmını kesmek… Sonunda özgürlüğüne kavuşan Aron’un tek hedefi tabii ki geride bıraktığı ihtişamlı şehir hayatı oluyor. Filmin sonunda Aron’un gerçeğini de görüyoruz. Evlenmiş ve çocuğu olmuş. Kolunda metal bir mekanizması var ve tırmanmaya devam ediyor.

James Franco için ayrı bir parantez açmak gerek bence. Örümcek Adam serisi, Kahraman Pilotlar, Tanrının Vadisinde filmlerinden tanıdığımız Franco’nun canlandırdığı ilk gerçek kişi değil bu. Daha önce de Milk ve Howl filmlerinde de gerçek kişilikleri canlandırmıştı. Filmdeki rolü kapmak için Boyle’yi oldukça uğraştırdığını duyduğumuz Franco rolünün hakkını fazlasıyla veriyor. Zahmetli bir işe talip olan oyuncu performansıyla Oscar ödülünü alırsa şaşırmamak gerek bence.

Filmin müzikleri de oldukça başarılı. Fimin başındaki ve sonundaki parçalar kendisini tekrar ve tekrar dinletmeyi başarıyor. Bildiğim kadarıyla da filmin müzikleri Altın Küre Ödülleri’ne aday olmuş durumda. Fimin bütçesi için 25 milyon dolar rakamı telaffuz ediliyor. Ben hem 127 saat filminin hem de Toprak Altında fiminin – ki bu filmde 17 milyon dolara yapılmış- nasıl bu kadar masraflı olduğuna inanamıyoum. Özellikle Toprak Altında filmi…Sadece ama sadece tabutta geçen bir film nasıl olur da 17 milyon dolara mal olur. Galiba 127 saat filmi için stüdyoda kanyon yeniden inşa edildi. Yoksa bu kadar bütçenin çıkması imkansız.

Film şubatta Türkiye’de vizyona giriyor.

MEHMET


Avrupa Sinemasi bloğundaki yazarlar tarafından hazırlanan ve Türkiye’de 2010 yılında gösterilen filmler, düzenlenen festival ve etkinler çerçevesinde izlenen bütün filmlerin değerlendirme kapsamına alındığı listenin en üst sırasında Roman Polanski’nin son filmi The Ghost Writer bulunuyor.

Listeye ulaşmak için:  http://www.avrupasinemasi.blogspot.com/2011/01/2010un-en-iyi-avrupa-filmleri


Leon’u iki kere V For Vendetta’yı üç kere beğeniyle izleyen biri olarak  bu filmde de Natalie Portman oyunculuğunu yine konuşturduğunu düşünüyorum. Portman filmde naif bir balerini canlandırıyor. Ama kelimenin tam manasıyla naif.. Hayatında bir tane bile koyu renk barındırmıyor ya da barındıramıyor diyelim. Annesinin de eski bir balerin olmasından dolayı onu tam bir dansçı olarak yetiştirmiş. Ve hayatında son derece baskındır. Nina’nın Kraliçe olarak canlandıracağı “Kuğu Gölü” balesinde beyaz kuğuyu mükemmel bir şekilde başarırken kötülüğün timsali siyah kuğu da zorlanır. Ama Nina’nın arzuladığı tamamen “Kusursuz” bir resital ortaya koymaktır. Bu durum kendi içinde ikilemlere sürüklenmesine sebeb olur. Film zaten bu gelgitleri barındıran tam bir psikolojik gerilim..Bu sene Oscar’da çok büyük ödüller alacağını imdb’nın 8.7 puanı tasdikliyor. Yönetmen koltuğunda da “Darren Aronofsky” var.. Bana göre Aronofsky’ni n “Pi” ile birlikte en iyi filmlerinden biri.. Türkiye’de şubatta gösterimde olacak. Özellikle uzun süredir iyi bir film izlememiş olanlara tavsiye ediyorum..

SMYY

Cenova

Yayınlandı: Ocak 5, 2011 / ***Tüm Yazılar, **Fatih'in Yazıları, *Filmler

Yaşamın travmatik ve dramatik bir yönünü konu alıyor. Kaza sonucu annelerini kaybetmiş çocuklar ve eşini kaybetmiş bir adamı… Yuvayı sağlam tutabilmesi için üzüntüsünden feragat ederek çocuklarının psikolojilerini iyileştirmeye çalışan bir babanın çabası, üstelik çocuklardan biri bu ölümden kendini sorumlu tutarken hem de…
Beklenmedik bir ölüm. Kaybedilen kişi bir de anneyse, zordur atlatmak bunu. Bir annenin yerini doldurmak çocuk için, tam da ihtiyaç duyulduğu anda, tam da gençliğe adım atarken… Ve eşine ihtiyacı olduğu bu zamanlarda eşini kaybetmesi bir adamın. Film, bu duyguyu vermeye çalışmış.
Bir kent filmi, Cenova. Ailenin, yeni bir hayata başlamak için tercih ettikleri, bir İtalya kenti. Kaotik bir şehir olarak karşımıza çıkıyor Cenova başlangıçta. Dar, tekin olmayan ve tehditkar sokakları, ihtişamlı binaları, otantik gösterimiyle bu atmosfer devam ettiriliyor film boyunca. Yaralı üç yürek, Cenova’yı içselleştirmeye ve birbirlerine tekrar bağlanmaya, erken yaşanan travma sonrası yaşama sarılmaya çalışıyorlar…
Anlatılan, beklenmedik bir ölüm sonrası, şehri değişen bir ailenin tekrar yaşama bağlanması ve iyileşme çabası kısaca…

FATİH


“Finding Nemo” filminden beri her sene en az bir tane animasyona giderim. Sıkı dost, sevgili, vb. olan ana karakterlerimizin eğlenceli yan karakterlerle bezeli yol maceralarını seyretmek her zaman için çekici gelmiştir. Ta ki “WALL-E” filmini görene kadar. Tek kişilik şovun, tüm klişeleşmiş farklılıkları yıkışı ve final, animasyon standartlarını artık oldukça değiştirmişti. Bu tarihten sonra da yine animasyon seyretmeyi sürdürüyorum, fakat artık beklentilerim farklılaştı.

Bu yüksek beklentiyle, farklı bir masal anlatımı olarak lanse edilen “Tangled” filmine gittim. Fakat yine öncekiler gibi oldukça eğlenceli ama bir o kadar da eski filmlerin taklidi yapıyı görüp, arada bir halde filmden çıktım. “Bolt” filmindeki fırlama güvercinlerin yerini, beyaz donlu yaşlı amca almış, “Cars” filmindeki kasaba sakini arabaları burada ördek yavrusu barının sakinleri oynuyor. Filmin finali bile bu haliyle “Shrek” çakması. Sözüm yan karakterlere değil tabi ki burada. Hepsine ayrı ayrı güldüm, finalde ayrı keyiflendim. Film oldukça temiz çekilmiş, animasyon da çok başarılı. Fakat ben bu hisleri daha öncede yaşamıştım.

Ayrıca filme çocuklarınızla gitmeyin. Sonuçta “Hoodwinked” filmindeki absürt masal anlatımına sahip olmasa da, onlara akşamları anlattığınız naif masal mantığında da değil. Her ne kadar Rapunzel’in kuleden kurtuluşu odaklı bir masal izlesek de, esas oğlanımız prens değil hırsız, cadı da oldukça şefkatli bir anne yeri geldiğinde. Ufaklık filmden çıktığında “Anne/baba bunlar böyle miydi?” diye bir çelişkiye düşebilir. Aslında bu üslup bile abartılmadan, başka bir filmden alıntı. Sonuçta ortaya eğlenceli bir kolaj çıkmış.

Bir de sinema salonları için eleştirim olacak. Filmi 2D olarak izleyebileceğimiz doğru dürüst bir salon mevcut değil. Zaten filmde de, kaynak gözlüğünden bozma 3D gözlüklerini 2 saat boyunca takmamıza değecek bir görsellik mevcut değil. Çok mu çabuk tükettik bu 3D olayını diye düşünüyorum bazen. “Beowulf” filmindeki kurdela sahnesinin görselliğini başka hiçbir filmde yakalayamadım şimdiye kadar. Hele ki esas kızımızın saçları o kadar etkileyici sahne oluşturmaya müsaitken. Sadece 3D adı görünsün diye film yapmaktansa, kaliteli bir 2D yapmaya uğraşsalar daha mutlu olurum kendi adıma. Aynı eleştiri filmin dili ile de geçerli. Orijinal dilde seyretmek istediğimizde, gecenin körü saatler dışında imkanımız yok. Söylenen şarkıların orjinalini de duymak istiyor kulaklarımız.

Finalde, eğlenmek ve çıkınca diğer animasyon filmlerinin beyninizdeki ücra köşesine depolamak için gidilebilir bir film. Bunu garanti ediyor kesinlikle. Fakat bir farklılık beklentisi içerisinde olmayın. Animasyon diyarında farklılık bir klişe olmuş çünkü. Değişen bir şey yok.

PUAN 6/10

CİLASUN


Birbirinden farklı hayatları olan iki yaşlı adamın, aynı hastane odasında kalmalarıyla başlayan dostluklarını konu edinmiş bir film, Şimdi ya da Asla.
Jack Nicholson’un canlandırdığı Edward, hastanenin sahibi, zengin, kendi tanımlamasıyla da hayatı yaşamayı seven biri. Bu yüzden biraz bencil ve kibirli görünen bir karakter. Morgan Freeman’ın oynadığı Carter ise, bir aile babası, büyükbaba, oto tamircisi, kitap okumayı çok seven, hayatını aile bağlarında, dostluklarda gören bir karakter olarak karşımızda. Ve ikisi de, sonunda hayatlarına mal olacak hastalıktan dolayı aynı hastanenin aynı odasında kader arkadaşlığı yapmak zorunda kalıyorlar.
Carter’ın yapılacaklar listesinin ismi bu kez, “öbür dünya için yapılacaklar” listesi olmuş. Birine karşılıksız iyilik yapmak, gözümüzden yaş gelene kadar gülmek gibi birçok insanın isteyebileceği temennileri yazılı bu listede. Fakat, tam da o anda, doktorundan, ömrünün birkaç ay’dan ibaret kaldığını duyunca, yazmaktan vazgeçiyor, listeyi bırakıyor. Edward ise (onun da birkaç aylık ömrü kalmıştır) bu listeyi okuyor ve “asla çok geç değildir” diyerek, Carter’ı ikna ediyor listedekileri gerçekleştirmeye ve listeye, Fransa’dan Kahire’ye, Himalayalar’a kadar dünyayı turlamak, paraşütle atlamak, hız yarışı yapmak gibi birçok aksiyon ekliyor. Listedekilerin birçoğunu yapıyorlar. Ve bu arada birbirlerini tanıyorlar. Ailelerini. Carter, mutluluğu anlatıyor. Hayatı anlatıyor. Son zamanlarında Edward’ın yaşamak zorunda olduğu mutluluğu.
Bir zaman sonra Carter fenalaşıyor ve ölüyor. Cenaze töreninde Edward’ın Carter için söylediği şu sözleri yazmak gerekir,  “O hayatımı kurtardı, üstelik ben bunun farkında bile değildim. Öyle gurur duyuyorumki, bu insan beni anlamak için en değerli anlarını harcadı.”   Ardından diğer karakterimizde aynı kaderi paylaşıyor. İkisinin de cesetleri, yakılmış bir şekilde, diledikleri gibi Himalayalar’da küçük teneke kutuların içinde…

FATİH


Empire dergisi yazarları 2010 yılının seçkisini yapmış.Bu seneki en iyi film listeleri büyük oranda tutarlı.

http://www.thebestfilms.net/2011/01/empire-magazine-top-20-films-of-the-year-2010

Başlangıç, Sosyal Ağ, Oyuncak Hikayesi 3 ve Winter’s Bone gibi filmler tüm listelerde yerini aldı.Oscar zamanı yaklaştıkça bu filmlerin isimlerini daha çok duyacağız. Diğer taraftan, listedeki bir çok filmi ülkemizin salonlarında görememek büyük üzüntü bence.(Bu hafta vizyona giren ‘Aslı Gibidir’ filminin de sadece ama sadece 2 sinemada gösterime girmesi sinemaseverler için büyük kayıp)Neyse buyrun, filmlerimize yukarıdaki linkten ulaşabilirsiniz…


Filmi Altın Portakal Film Festivali’ndeki galasında izlemiştim. Ve filmi festivalde yarışacak kadar başarılı ve iddialı görememiştim ki öyle oldu. Çakal filmi Antalya’dan eli boş döndü. Film hakkında uzun uzadıya bir şeyler yazmak istemiyorum. Boşluktaki kahramanımızın (İsmail Hacıoğlu) ruhsal durumu üzerinden memleketimizin karanlık köşelerini anlatan filmin gişede de pek fazla memnun olmayacağı kanısındayım. Erkan Can‘ı çok fazla filmde görür olduk. Bu filmde olduğu gibi kalitesinden ödün vermesi sevenlerini üzeceğe benziyor.

Filmin artısı olarak İsmail Hacıoğlu’nun performansından bahsedebiliriz. Uğur Polat‘ın  “ Her anlamda olgun, oturmuş ve iddialı bir İsmail var Çakal’da. Bugüne kadarki rollerinden her anlamda bir adım önde. Artık sadece genç bir delikanlı değil, derinliği olan, iddialı bir genç adam yansıyor beyazperdeye. Bugüne kadar pek çok projede birlikte rol aldığımız için İsmail’i hep keyifle gözlemledim ve şunu inanarak söyleyebilirim:  Çakal, gurur verici bir yeteneğin dönüm noktası.” diyerek övdüğü genç oyuncu gerçekten çıtasını yükseltmeye devam ediyor.

Son olarak değinmek istediğim nokta filmdeki küfürler. İzlediğim en küfürlü Türk filmlerinden biri desem yanılmam herhalde. İnsanı bir noktadan sonra bıktırıyor artık. Sanki senaryonun yarısı küfür. Televizyonda yayınlansa herhalde yarım saatte biter. Kısacası film haftasonu sevdikleriyle stres atmak ve eğlenmek için sinemaya gitmeyi düşünenler için son tercih olmalı.

MEHMET