‘***Cannes 2011’ Kategorisi için Arşiv


NBC’den son ricam film çekmeye devam etmesiydi. Saolsun üzerine her seferinde yeni birşeyler koyarak bizleri şaşırtmaya ve büyülemeye devam ediyor. Aradan 3 sene geçtikten sonra yine bir filmi için kıyı köşe salonlarını arşınladık. Gittiğimiz salon, tahmin edeceğiniz üzere, cep salonu idi ama bu sefer tıka basa dolu olması çok keyifliydi. Seyircinin yavaş yavaş kafalarını C sınıfı gişe işlerinden kaldırıp değişik sinema deneyimlerine sıcak baktıklarını görmek mutluluk verici.
Filme gelecek olursak, öncelikle NBC ile ilgili benden kötü eleştiri beklemeyin. Bir önceki filmin son sahnesinde, tren geçerken başlayan yağmur ve fondaki manzara birleşimi ile ulaşılmazı yakaladı artık diye düşündüğüm yönetmen, daha açılış sahnesinde, “Yok o daha başlangıç, neler göreceksiniz!” dercesine seyirciyi şoklamaya devam ediyor. Merak ediyorum tek plan çekilmiş olan açılışın çekimi kaç gün sürmüştür acaba? 10 dakikaya yakın süren çekimde yapılması muhtemel bir hata bile o günü öldürmeye yetiyordu; çünkü, güneş batmak için çekimin bitmesini beklemiyor ve alacakaranlığın, yönetmenin istediği gibi olması için ertesi günü beklemek gerekiyordu. NBC gibi mükemmeliyetçi bir yönetmen en az bir hafta uğraşmıştır bu sahne için diye düşünüp korkmaktan kendimi alamadım.
Açılıştan sonra konumuza dönelim. Filmde bir savcı, doktor, komiser ve suçlu bir gece boyunca bir cesedi arıyorlar. Konu tam NBC’ye uygun, uzun manzara çekimleri seyredeceğimiz dingin bir filmle karşı karşıyayız. Hele ki filmin başrol oyuncusu; oralı olanlar dışında hiçkimsenin haritadan yerini bile gösteremeyeceği Kırıkkale ilimiz olunca ve herkesten başarı ile rol çalıp bunun hakkını sonuna kadar verince, evet sakinlik 2 saat boyunca sürecek diyoruz. Ama durun; komiser konuşmaya başlıyor. Bu adam hiç de NBC karakteri değil; öncelikle çok ve boş konuşuyor, az da yalaka hali var. Devam ettikçe görüyoruz ki benzer karakterlerden etrafta sürü ile var. Bu arada komiser rolünde Yılmaz Erdoğan ve şöför rolünde Ahmet Mümtaz Taylan olağanüstüler. Sanki NBC böyle bir film çekse de biz de döktürsek diye senelerdir bekliyorlarmışcasına başarılı ve işin içerisindeler. Film bu karakterler sayesinde oldukça dinamik ve akıcı hale geliyor. Seyirci her an bir aksiyon görecekmişcesine istim üzerinde. Evet karakterler diyorduk, bu filmde o kadar çoklar ki hepsini tanımamız için filmin bu kadar uzun olması şartmış diyor insan. Bu saydıklarımın yanında, komutan, muhtar ve morg hizmetlisi var ki, her birine ayrı film çeksen iş yaparcasına nev-i şahsına münhasır tipler. Fakat hiçbirisi tip değil; film hepsine iyi kötü bir karakter olma, kendini bize sevdirme veya nefret ettirme imkanı sunuyor. Bu açıdan seyrettiğim en derin filmdi diyebilirim.
Filmin klasik NBC karakterlerine gelecek olursak, doktor, savcı ve katil, geri kalan herkesten farklılar. Onlar durup uzaklara dalan, derin düşünceleri olan, iki tanesi hayatta bir yere gelmiş olmasına rağmen aslında en az katil kadar kayıp karakterler. Burada “Popülariteye kendimi o kadar da kaptırmadım.” dercesine içten NBC. Oyuncular da en az yukarıda saydıklarım kadar başarılı. Ama Fırat Tanış, başrol bile olmayan karakteri ile herkesin üzerinde. O donuk, mahsun, suçlu ve üzgün yüzü, neredeyse hiç konuşmamasına rağmen en az Kırıkkale bozkırları kadar etkileyici. Popüler işlerin yanında asıl istediği şeyi yapıyor olmanın mutluluğu, bütün oyuncularda olduğu gibi onda da var ve filme son derece başarılı bir şekilde yansıyor. Burada NBC’nin artık cast sıkıntısının kalmamış ve herkes tarafından çalışılmak istenen bir yönetmen olmasının getirdiği rahatlığın büyük payı var. Sanırım tadını sonuna kadar da çıkarıyor ve hak ediyor. Bir sonraki filminde Mehmet Ali Erbil’i oynatsa, acaba o da döktürür mü aynı şekilde diye düşünmeden edemiyorum!!!
Filmin teknik yönlerine gelirsek, akşam çekimleri, gece çekimleri, sabah çekimleri, ışıklar, herşeyi ile bizim sinemamızın ötesinde bir iş olmuş. Yalınız burada bir kötü eleştiri getirmek istiyorum; kamera açı hataları daha önce çektiği filmlerin tamamı kadardı. Bir sahnede oturan doktorun, hemen arkasından ayakta çekilmesi gibi hatalar çok fazla rastladığımız birşey değil NBC sinemasında. Onu da nazar boncuğu olarak sayıyoruz. Bir de filmin herkes tarafından eleştirilen uzunluğu kısmına gelecek olursak; eğer film güneş doğarken ve araçlar bozkırdan şehre doğru yol alırken bitirilseydi de aynı derecede mutlu ve etkilenmiş olarak salondan ayrılırdım. Sonrasının sıkıcı olduğunu söylemiyorum kesinlikle, kafamızdaki birçok soruyo yanıt buluyoruz sonrasında. Baba ile oğulun karşılaşması, otopsi sahnesi gibi kısımlar oldukça etkileyici, heyecan uyandırıcı. Ayrıca bu tarz filmlerde hissedilen ” Hadi ya burda da biter mi, e başrol oyuncusuna ne olcak, şuna ne olcak, buna ne olcak?” soruları mümkün olduğunca seyircinin kafasından siliniyor bu sahneler sonunda. O yüzden uzunluğu kötü olarak eleştiremiyorum. Sadece ben öteki türlü de çok mutlu olurdum.
Sonuç olarak, “Üç Maymun” filminden daha başarılı bir Oscar macerası beklediğim, onun da üzerine birşeyler koyması ile yine şaşırtan, bu senenin şimdiye kadarki en iyi yerli filmi ile karşı karşıyayız. Artık yine bunlardan çek demiyorum, çünkü buradan sonra bırakmasının imkansız olduğunu hepimiz biliyoruz. Bir sonraki filminde yine bizleri şaşırtmasını büyük bir heyecan içerisinde beklediğim NBC’nin hiçbir işini kaçırmamanız dileği ile; iyi seyirler.
PUAN:9/10
CİLASUN
Reklamlar

Sanıyorum hayatımda ilk defa arkadaş arasında “ben bu filmi çözdüm abi” artistliği yapamayacağım raddede bir film izledim. Nuri Bilge Ceylan Üç Maymun’da bıraktığı yeri (varoluşçuluk? şiirsel gerçekçilik? neyse işte) bu filmde oldukça öteye taşımış görünüyor. Üç Maymun -ölmüş kardeş olayı hariç- kapalı bir öykü olduğundan denklemi yerli yerine koymak, yapılan çözümlemenin sağlamasını yapmak oldukça kolaydı. Ayrıca kurulan dünyanın birincil özne ve nesnesi olan kadın (Hatice Aslan), tüm hali tavrıyla tabiri caizse incelemeye sunulmuştu. bu filmse alabildiğine eril, özneler tamamen erkek ve kadınlar sadece onların öykülerindeki gerçeklikleriyle varlar. Görünenlerse konuşmuyor, bakıyor; anlatmıyor, anlam üretiyor diyelim. Ama ana mevzu kadın, ona kuşku yok, komser naci’nin dediği gibi: “Bir olayda önce kadına bakacaksın.”

Şimdi dediğim gibi ben filmi tam olarak çözdüğümü iddia edemeyeceğim ama önerecek bi metodolojim var. şimdi elimizdekilere bakalım, teker teker gidelim:
– Yüz çekimlerinin yoğun olarak, özellikle kullanıldığı bir film bu. Suçu, suçluyu yüz’de gösteriyor. Katilin de yüzü yaralı, savcının da. Şimşekle beraber doktor’un gördüğü kabartma sureti de unutmayalım.
– Bir ölüm var. (Öldürülen bir adam mı; yoksa öldürülen bir kavram, bir duygu, bir “bişey” mi?)
– Kadınlarıyla sorunları olan bir grup adam cesedi arıyor. (Bir “bişey”in ölümünü yaşamışlar, ama adını koyamıyorlar?)
– Köy sahnesinde tüm o sorunlu karakterler muhtarın kızından büyüleniyorlar (Platon’un koyduğu anlamıyla “ideal” kadını görüyorlar bence), öyle ki, katil öldürdüğü adamı da orada görüyor.
– Bu köy ziyareti/ideal kadının gösterimi sonrasında, ceset “bulunuyor.” (Problem açığa çıkıyor, kendi kendilerine itiraf ediliyor vs.)

Şimdi bu ceset öyküsünü doktor üzerinden okumazsak çuvallarız gibime geliyor. Çünkü şurası açık ve net ki “doktor” karakteri üzerinden bir “teşhis” arayışı olarak kurulmuş bu öykü, sonunda da “otopsi”yi yapan kişi doktor zaten. (Kimi zaman cesedin bu şekilde bir metafor olarak kullanıldığı filmlerde olayı ısrarla dedektiflik öyküsü olarak yansıtırlar. Bence bu doktor oyunu iyi olmuş. Çünkü dikkat ederseniz insanların mahremlerini doktora açma realitesi iyi kullanılmış, yalanlarla bezeli dedektiflik öyküsündense kalıbınna uydurulup doktora anlatılan samimi öyküler filmi daha gerçekçi kılmış.) Zizek de öyle diyor ya hani, “psikanalist dedektiftir” diye; burada psikanalitik değil, daha cerrahi bir araştırma yapılıyor ama alegori aynı yere işaret ediyor sonuçta.

Doktor film boyunca Komiser Naci’nin, Arap Ali’nin, Savcı’nın derdini dinliyor ama, her birinin kadınlar(ıy)la dertleri olmasına rağmen, asıl gerilim Savcı üzerinden gidiyor dersek yanlış olmaz. Zaten yüzü “yaralı” olan şahıs savcı. Anlattığı öykü biraz netameli. Eşinin ölümüne dair tek referans noktamız yine kendisinin anlattıkları. Eşi kendini öldürmüş çünkü. Bir konuşamayan, kendisinin yerine konuşulan kadın daha. Burada bir parantez, Clark Gable’a benzeyen savcı, neden maktul hakkında “Clark Gable’a benzemektedir” esprisi yapıyor? Kendini kurban olarak görüyor diyebiliriz sanırım, veya öyle görmek istiyor. Komiser de kendini karısının kurbanı olarak görüyor, değil mi? Bence öyle. Peki Arap? Karısının köyüne gitmek istememesi? Ama doktor anlıyor, çünkü doktor rasyonel, çözümleyici akıl.

Doktorun film boyunca geçirdiği transformasyon konusunda elimizde iki işaret var bence. Biri şimşekte görülen suret üzerinden verilen “zamansızlık” ve/veya “zamanda hapsolma” hissi, diğeri otopside yüzüne sıçrayan kanla içine girdiği ahlaki suç. Kanımca “Bir zamanlar anadolu’da tuhaf bi gece yaşamıştık” demeye ikna oluşunun resmidir bu doktorun. Soluk borusundan çıkan toprakla erk(ekliğ)in suçunu gören, bu suçu kendisi de duyumsayan (kendi kadınıyla olan öyküsünü bilmiyoruz, onun anlatabileceği bir “doktor” yok çünkü) doktor, bu suçun “baki” olduğunu hissediyor, diyebiliriz bana göre. Ama yüzüne kan sıçrıyor işte, ona engel olamıyor.

Şimdi, Nuri Bilge’nin tıpkı Üç Maymun gibi gökgürültüleriyle başlayan bu filme kattığı bir öneri/çözüm olarak, filmin çocuk cıvıltılarıyla bitmesini ele alabilir miyiz? Ortada bir cinayet varken, yakınına düşen topa hayata çocuksu bir vurdumduymazlıkla vuran maktulün/katilin oğlu, bize umut vaat ediyor mu? Ediyor bence. Naci’nin çocuğu hasta, umut yok. Savcının çocuğu, sahi o çocuk ne yapıyor? Haber yok. Bu suçlu erkekler dünyasının yeni jenerasyonunu, bu Habil’in de Kabil’in de suçlu olduğu cinayet öyküsünde, akan kandan attığı taşla hesap soran çocuk temsil ediyor diyebiliriz sanki.

Baştan belirttiğim gibi, türlü yorumlara açık, şiirin, öykünün, resmin içiçe geçtiği böylesi bir yapıttan sınırsız anlam çıkabilir, çıkacaktır da elbet. İzlemek, izletmek, düşünmek, düşündürmek, düşünülenleri paylaşmak lazım. Ben üzerime düşenin bir kısmını yaptım sanırım. Herkes görev başına.

HAKAN