Temmuz, 2011 için arşiv


İkinci filmin sonundan beri heyecanla(!!!) beklediğimiz üçüncüsü sonunda vizyonda. Bu sefer üç boyut sosu da eklenmiş, heyecan, adrenalin ve testosteron deposu film tüm erkeklere göre birebir. Zaten sinemaya uzun zamandan sonra iki erkek gittik. Lise yıllarımızın ergen dönemlerine saygı duyar nitelikte, nostaljik bir akşam geçirdik.
 
Gelelim filme; gerçi ne anlatsam bilemiyorum. Zaten ilk iki filmi ucundan kıyısından seyretmeyen kimse kalmamıştır. Hadi onu geçtim; 80’li yılların çocukları, Optimus Prime kanlı canlı (ki bu filmde kolu kopunca kan benzeri bir sıvı bile fışkırıyor) fikri için bile tüm seriye gider. Bu kadar konuyla ilgili bilgiye sahip bir nesil varken, filmin konusunu kısaca özetleyip geçelim. İyi robotlar var, kötü robotlar var, birbirleri ile savaş halindeler. Kendi dünyaları yok olmuş ve bizim dünyamızı savaş alanı olarak seçmişler. İşin güzel kısmı bu robotlar beğendikleri arabalara dönüşebiliyorlar. Evet, iki filmdir bunları seyrediyorduk zaten demeyin. İki sene boyunca, her hafta Transformers vakti gelsin diye tv başında beklemediniz mi hiç? İlk filmde çok eğlenmiştim, ikincisinde sıkılmıştım. Üçüncüsü ise arada bir yer edindi kendine; Shia Labeouf: Aynı; Michael Bay bu adama maaş bağlasa yeridir. İki senede bir aynı filmde aynı adam rolünde, artık kendisini bırakın, kenar mahalle çocuklarının bile ezberlediği rolünde devlet memurundan farksız. Rosie Huntington-Whiteley: Esas kızımız gerçek hayatta evlenip, kariyerini bırakınca, yerine seçilen yeni esas kızımız da onu hiç aratmıyor. Victoria’s Secret meleği olduğunu bilmeyen varsa bile, ilk sekansta poposuna zoom yapan kamera ile bilgi eksikliğini giderircesine gözümüze sokulan seksapeli, oyuncu olmadığını idrak etmememiz için kısa ve gereksiz replikleri, o kadar savaşçı erkeğin içerisinde ne işi var dercesine salınan vücudu ile, aslolan animasyonun mantığına ters düşen kişiliğe, ilk filmden beri ısınamadım, ama seyirci de toplamak lazım diye katlanıyoruz.
 
Yan Karakterler: Esas çocuk için ne dediysem bu kısım için de aynısı geçerli. Yalınız, John Malkovich var ya, adamsın. Efektler: CGI teknolojisi oldukça gelişmiş. Bu konuda en son teknikleri kullanan yönetmen, bu sayede hep izlenen olmayı sürdürüyor. Sahneler son derece anlaşılırdı. Bu etkileyiciliği arttırarak eğlenme garantisini veriyordu doğrusu. Yiğidi öldür hakkını yeme demişler. Michael Bay’in bu konuda üstüne yok. 3D: Yukarıda ne demiştim, sadece sos ve biçokları için gereksiz. Kurgu: O da ne ola ki? Eğlenelim çoşalım, konu, diyalog gibi şeylere takılmayalım lütfen. Bir de seyircinin genel şikayeti, aşırı Amerikan milliyetçiliği var ki; kırmızı, beyaz, mavi renkli bir tıra dönüşebilen robottan nasıl bir demokrasi bekliyorsunuz acaba? Sonuçta bir Micheal Bay filmindesiniz ayrıca. Filmin bir repliğinde dediği gibi: “Ama bu şirket cumhuriyetçi!!”
 
Sonuç olarak Transformers 3; karısını aldatmak amacı ile, antropozlu erkeklerin para karşılığı anlaştığı çok kaliteli, genç bir fahişe gibi. Seyret, eğlen, mutlu ol, ama ertesi gün hiçbirşeyi hatırlama, kimseye de bundan bahsetme. Vaadettiği herşeyi yerine getiren bu filmin vaadleri ilginizi çekiyorsa iyi seyirler. Yoksa kıyıda köşede kalmış salonlardaki festival filmlerini aramaya devam.
 
PUAN: 7/10
CİLASUN

Cennetin Batı’da olduğu hayaliyle kapağı Avrupa’ya atmaya çalışırken denizde polise yakayı ele veren mültecilerin dramıyla başlıyor sahne. Kasvet kokan bir film değil, aksine renkli, eğlenceli ama sistem eleştirisinin de bariz yer aldığı bi’ Costa-Gavras filmi. Başroldeki Elias’ın (Riccardo Scamarcio) Paris’e yolculuğu sırasında yaşadıkları özelinden bir göçmenin sıkıntıları, Fransa’nın hali, Fransızların tavrı, kapitalist sistemin eleştirisi, cinsellik, doğallık, yabancı olmak ve daha birçok sosyolojik ‘algı’ya değiniliyor. Aslında tüm bunlar basitçe, bir göçmen hikayesinin neşeli ve macera dolu bir şekilde, masalsı bir kahraman yaratılarak yansıtılmasıyla halledilmiş. Elias’ın sürekli polisten, güvenlikten, korumalardan, patronlardan kaçışıyla ve Alman kadınların, otel patronunun, kuşçu kadının, gay kamyoncuların tacizleriyle dolu bir serüvenü var ama her şey yolunda gidiyor yaşananların aksine. Hayat güvenilmeye değer yine de… Kaçışlarla başlayan film bi’ süre sonra ise yolculuk filmine dönüşüyor. Tanımadığı bir ülkede, yolunu bilmediği Paris’e otostopla varıyor masalsı kahramanımız. Anlamadan gezgin’lik yapmış oluyor…  Paris’te göreceği biri vardır, otelde tanıştığı illüzyonist,  Elias’a demiştir “Paris’e gelirsen beni görmeye gel”.  Elias, Paris’te onu gördüğündeyse şu cevabı alır, “İşte Paris’tesin ve beni gördün.” Hayat bu!..

Filmde Batı’yı ‘cennet’ görenler, gayler, Romanlar, Türkler, Fransızlar, Almanlarla ilgili hoş espriler var. Böylece hoş eğlenceli karışık bi’ film çıkmış ortaya.  “teröristler hiçbir zaman otostop yapmazlar, onlar ya hızlı tren ya da uçak kullanırlar.” gibi sağlam replikleri de var…

FATİH


Nikos Kazancakis’in 1940’larda kaleminden çıkan Zorba’dan uyarlanarak çekilen film, her çağın sorunu olan farklılıkları dışlamayı, özgürlüğü, birlikteliği, hayatı beyaz perdeye yansıtıyor. Film, basit bir şekilde “İnsan özgür müdür?” sorusuna cevap aratmıyor. İnsanın doğasını, günümüz tabiriyle hayatının ‘mahalle baskısını’ gözler önüne seriyor. Özgür olabilmek mümkün değilse, acı’lar değişmiyorsa eğer, hayatı yaşamak gerektiğini anlatıyor. Felsefesini. Sirtaki yapmak…

Filmin başrollerinde Alexis Zorba (Anthony Quinn) ve Basil (Alan Bates) var. Yaşadıklarından edindiği derslerle hayatını basitçe devam ettiren, neşeli ihtiyar Zorba, Atina limanında Girit’e baba mirası maden ocağını işletmeye giden genç, utangaç yazar Basil’in peşine takılır. Basil aslında maden ocağı bahanesiyle, yalnız ve sakin, yeni bir hayata kapı açmıştır fırtınalı Girit yolculuğuyla. Girit’in, dışarıdan mütevazi, içeriden ise ‘Yalan Rüzgarı’ yaşamı olan, aslında tipik Ege kasabası diyebileceğimiz küçük bir kasabasında geçiyor hikaye. Kasabalının tavrını izledikçe insanın özgür olamayacağı vuruluyor yüze. ‘Dul’ olmak ya da ‘yabancı’ olmak veya ‘zengin’ olmak. Küçük Ege kasabasında dedikodu ok’una tahta olmak için yerinde sebepler. Irene Papas’ın anlattığı dul kadın, tüm erkeklerin elde etmek istediği ama edemediği için de düşmanca tavır sergilediği ‘dışlanmış’ biri. Madame Hortense ise “Bu Giritliler! O kadar kıymet bilmezler ki…” diyecek kadar dertli ve yaşlı bir kadın…

Filmin, ‘acı’ olarak en etkileyici sahnesi ise Noel ayini sırasında Kilise bahçesinde dul kadının recm edilircesine taşlanması. Ve taşlamanın sonunda bir Ege yiğidi çıkar tutar kadının saçından ve boynuna bir çizik atar efe bıçağıyla… Fransız Hortense’ın ölüm döşeğinde olduğunu öğrenen kasabalılar, eve ‘üşüşür’ ve “Devlet bu yabancının mallarına el koymadan biz alalım. Biz daha fakiriz.” düşüncesiyle birkaç saatte ev boşaltılır. Tutuculuğun had safhası da burada karşımıza çıkıyor. Hortense Katolik’tir ve Ortodoks papaz cenazesini kaldırmaz onun. Bu yaşananlara film boyunca Zorba basit ama anlamlı sözleriyle dokundurmalarda bulunuyor. Devlet’i için savaştığını anlattığı bir sahnede Zorba, “Öldürdüm, köyleri yaktım, kadınların ırzına geçtim. Peki neden? Türk oldukları için. İşte o kadar aptalmışım. Şimdi herhangi birine ‘iyi biri’ ya da ‘kötü biri’ diyorum. Yunanlı ya da Türk olmasından banane. Hepimizin sonu aynı ne de olsa, kurtlara yem.”

Acıyı unutmak için dans ediyor Zorba. Dans denildiği anda yüzünde bir haz beliriyor. Ve hissettiriyor insana, o içinden çıkılmaz halini. Böylece Mikis Theodorakis’in müziğiyle birlikte Zorba’nın dansı filmin en unutulmaz sahnelerinden biri oluyor. Bir hareketlilik geliyor izleyene de, Zorba sirtaki yaparken.

Michael Cacoyannis’in 1964 yapımı Zorba filmi, Antik Yunanvari bir yaklaşımla bilgelikte basit bir yaşam olduğunu gösteriyor bize. Sokrates’in sözü gibi “Bildiğim tek şey hiçbir şey bilmediğimdir.”. Ve acıya üzülmenin faydası olmadığı, dans etmenin delilik değil, acıyı hafifletmek olduğunu anlatıyor.

Fatih


Nazi Almanya’sına mücadele filmlerinden biri “Roma, Açık Şehir”. Düşman, dönemin Avrupa’sını hizaya sokmuş faşist Alman yine. Buna karşı, İtalyan halkının Katolik, Marksist demeden tümüyle birlikte yürüttüğü  ‘şanlı mücadelesi’ söz konusu, eşcinsel olduğu varsayılan Alman askerlerine. 2.dünya savaşı’nın henüz bittiği zamanlarda çekilen, dönemine göre İtalya’da çığır açmış bir film aynı zamanda. Stüdyoda yıldızlarla değil, amatör oyuncularla gerçek sahnede, Roma’da çekimi yapılmış filmin.

Niye “açık şehir”? Sebebi, Almanlar ve İtalyan direnişçilerin ortak kararı ya da sözde anlaşması, “Roma, asker ve silahın olmadığı bir şehir olarak kalacak. Açık şehir.” Öyle değil tabi ki de, Alman askerleri sokakta yürüyen 3 kişiyi gücünü kullanarak hemen arabaya atıp uzaklaşabiliyor. Silahlar, askerin ‘rap rap rap’ları her yerde. Fırında ekmek kavgası, Alman askerin kadına tacizi, apartmanın boşaltılması vs…  Yani savaş hali cirit atıyor açık şehir Roma’da. Filmde dikkat çeken noktalardan biri, çocuk sayısının fazlalığı. Direnişçi, korkusuz ve iyi çocuklar bunlar. Kısacası, savaştan yeni çıkmış İtalya adına umut, onlar.

Alman komutan, Peder’i iknaya çalışıyor. Askerleri ise diğer odada peder’in komünist dostunu ikna etmekle uğraşıyor fakat canlı bedenine ateş püskürtmeye varan yoğun ‘ikna çalışmaları’ sonucu komünist direnişçi ölüyor. Filmin sonunda da acı ya da onurlu, bi şekilde peder de öldürülüyor. Direnişçi olmak, Alman askerlerine karşı olmak, askerden kaçan Almanlara yataklık gibi faşist ruha muhalif hareketler içerisinde bulunmaktan dolayı. Başka bir Alman komutan filmin bir yerinde “Biz üstün ırk falan değiliz. İnsan öldürüyoruz. İnsanlara zulmeden bir ırk üstün olamaz.” diyor ve birkaç kez tekrar ediyor “öleceğiz. hepimizin sonu böyle.”

1944 yılında Nazi işgalindeki Roma’yı anlatan “Roma, Citta Aperta”,  1945 yapımı bir Roberto Rosselini filmi. Önemli rollerde ise Anna Magnani ve Aldo Fabrizi yer alıyor. Anna Magnani, senaryoyu hissettiren ya da izleyeciye o senaryoyu yaşatabilen bir oyun sergiliyor. Film, 1946’da Cannes’da Altın Palmiye ödülü almış, Türkiye’de ise ilk kez 1993’te İstanbul Film Festivali’nde gösterilmiş.

Fatih