‘*Türk Filmleri’ Kategorisi için Arşiv


İki kanka yönetmenden ikincisi de filmini vizyona soktuğu bu hafta, ilkine gitmişken ikincisine gitmemek olmaz dedik ve hemen salonların yolunu tuttuk. “Behzat Ç.” ile ilgili bir yazı yazmamıştım, çünkü bir eleştirmen öncelikle objektif olmak zorunda ve uğruna sevgilimi ekip pazar akşamlarımı bir sene boyunca feda ettiğim dizi ile ilgili objektif bir eleştiri yazmamın imkanı olmadığından, bu sayfayı propaganda için kullanmayayım dedim. Ama bu film başka; pazartesilerimi çalan “Leyla ile Mecnun” dizi kadrosunun neredeyse yarısını barındırmasına rağmen, farklı dertleri, bambaşka bir yapısı olan apayrı bir film. Bu yüzden yazıyı hak ediyor.
Filmimiz Eskişehir’de (ki Onur Ünlü’nün en sevdiği şehir sanırım) anayasa profesörü olarak hayatını sürdüren ve halk tarafından tanınmış Celal Tan’ın, peri masalı gibi başlayan bir aşk ile evlendiği, kendinden 40 yaş küçük karısını öldürmesi ile başlıyor. Bundan sonrası aile içinde, cinayeti ne yapıp edip saklama isteği, durumu örtbas edip suçu başkasına atma hevesleri ile örülmüş kaba bir kara mizah örneği. Sonuç olarak film bizi absürtlükleri ile güldürürken aynı zamanda içimizi sıkıntı ile dolduruyor. Bu bağlamda film başarılı diyebiliriz.
Onur Ünlü filmografisini “Leyla ile Mecnun” dizisi ile tüm Türkiye önünde tanınmadan ve sadece festival meraklısı bir kitle tarafından değer gördüğünden beri takip ederim ve çok da başarılı bulurum. Kendine has ince mizahı ve göndermeleri, birçoklarına göre karmaşık ve sıkıcı bulunmasına karşın, her zaman için yeni film çekse de takibe devam etsek dediğim bir yönetmendir. Fakat meşhur olmak yönetmene pek yaramamış ve hikayesini bu sefer daha halk dilinde oluşturmaya çalışmış. Bu yüzden de arada kalmış herşey. Bir sahnede çok basit ve karikatürize karakterler, gayet saçma komedilerdeki gibi repliklerini sıralarken, beş dakika sonra, son derece metaforik bir gönderme ile şok oluyorsunuz. Sonuçta salondan çıktığınızda arada kalıyorsunuz. Ayrıca filmin reklamlarda dönen iki sahnesindeki absürtlükler de sadece bu iki sahne ile sınırlı. O zaman neden sadece bu sahnelerle reklam yaptınız diye sorasım geliyor. Politik göndermeleri de bir önceki filmi “Beş Şehir” yanında çok suya sabuna dokunmaz bir halde. Tamam sistem eleştirisi yapılıyor fakat gerisi gelmiyor. Bu hali ile Trt’nin sansürcü yapısından kurtulamamışlık izlenimi veriyor. Halbu ki Ahmet Kaya müziği fonunda, anarşist kızı döverek öldüren polis memuru ne kadar etkileyiciydi. Bu filmde bunlardan yok, sonuçta eğlenelim gülelim.
Oyuncular da aynı dizideki hallerindeler. Ushan Çakır babam demiyor da bu sefer dayım diyor. Cengiz Bozkurt en az Erdal Bakkal kadar kaypak bir karakter. Diğer oyuncular da başka dizilerden gelme olduklarından, ordaki oyunculuklarını aynı şekilde devam ettirmişler. Bir dizi seyreder gibi seyrediyoruz.  Celal Tan’ı Selçuk Yöntem bile aldatılan adam rolünden sıyrılamamış, “Aşk-ı Memnu” dizisindeki hallerine devam ediyor. Ayrıca o bünyeye o küfüler hiç gitmemiş, çok iğreti duruyor. Hani diğer oyuncuların ettiği her küfür son derece yerinde ama Celal Tan olmamış. Filmdeki tek göze batan oyuncu Bülent Emin Yarar; ki sadece onun oynadığı sahnelerde film oyunculuk açısından izlenir kılınıyor.
Filmin teknik yönlerine gelirsek daha bir dökülüyor. “Yazın dizi tatile girdi, bu malzemeler ile filmi de çeker miyiz acaba? Çekeriz abi ya ne olcak.” Sanki teknik ekip arasında bu diyaloglar geçmiş de bütün dizi malzemelerini sete taşıyıp filmi çekmişler gibi, bir baştansavmalık filmin geneline hakim. Görüntüler yavan, ışık bir yerde çok fazla iken diğer tarafta yetersiz. Sonuç olarak ortaya daha halk kitlesine hitap eden, anlaşılabilir ama diziden bozma, vasat bir film çıkmış.
Benim gibi Onur Ünlü hayranı fanatikleri, bir film için böyle müstesna bir yönetmeni terk etmezler; fakat bu film Onur Ünlü filmografisinin en zayıf halkası ve eğer tanışmak istiyorsanız, öncelikle gidin diğer filmlerin dvd’sini edinip seyredin. Böylece bu filme katlanmaya nedeniniz olsun. Kendisinden daha özgün ürünler bekliyoruz. İyi seyirler.
PUAN: 6/10
CİLASUN


1923… Resmo limanından Ege’ye ağlıyor derin bakışlar. Gülcemal görünür, yaklaşır Resmo’ya. Gülcemal ta içe kadar hissettirir sıladan mecburi ayrılışı (karşılıklı kovuluşu) ve aynı zamanda o bir kurtuluş’tur da. Gülcemal bir ironi aslında, hüzün ve huzur’u anlatan…  İki yaka’nın iki yakayı da bu denli özlemesi, bu ironiden midir? Ve Ege’yi bu kadar ‘biz’ yapan da bu mudur? Milyonların hüznünü, huzurunu barındırdığı, milyonları ayırdığı için birleştiren olduğundan mıdır?… Mehmet Bey, arada bi’ eksik Yunancasını ağzından kaçırmaya devam ediyor, neredeyse 60 yıl olsa da Anadolu’ya göçü. Göçler memleketi Anadolu’nun Ege kıyılarında bir kasabada eşrafın saygınlarından olmasına rağmen hala ‘gavur’ olarak anılır, yıl 1970’ler olsa da. Torun Ozan ise ‘Biz Türk’üz’ ispatıyla onun için bir can olan dedesinin ‘gavur’ sayılması arasına sıkışmış 10 yaşında bir çocuk, ‘deniz çocuk’.
Çağan Irmak’ın 1980 darbesi öncesi bir aile anlatısı, Dedemin İnsanları. Bir dönemi konu almak yerine, 1923’ten 1980 darbesine uzanan bir hikaye. Girit’ten Anadolu’nun Ege kıyılarına uzanan, 10 yaşındaki Mehmet’ten dede Mehmet Bey’in otobiyografik hikayesi. Çetin Tekindor’un Mehmet Bey’i, Durukan Çelikkaya’nın da minik Ozan’ı oynadığı filmde Hümeyra, Gökçe Bahadır, Yiğit Özşener gibi isimler rol alıyor. Umarım, 2000 doğumlu Durukan Çelikkaya’nın sinema serüveni bu filmdeki kadar parlak olur… Babam ve Oğlum’daki gibi aile yapısı hakim Çağan Irmak’ın bu filminde de. Ege’nin, neredeyse tüm kasabalarında görülen deliliği, komedisi, trajedisi olabildiğince yansıtılmış izleyicilere. (Köy dolmuşundaki 10 kişinin çıkardığı desibel düzeyi hayli fazla uğultu ya da torunu severken sövme halleri. Allah’la kurulan rakı muhabbeti.  Ve yine ‘yukarıdakiyle’ yapılan Ramazan-Rakı anlaşması…) Ayrıca Ege’nin militarizmi ve ötekilik halleriyle ‘gavur’ üzerine kurulu bir komedi ve hüzün sunuyor.
Hikayenin baş kahramanı Mehmet Bey, tam bir ‘O da bizim insanımız’ adamı. Kendini iki tarafa da ait hissetmenin verdiği bir ‘ötekicilik’ karşıtı. Torunu Ozan’sa, militarist Ege’de ‘gavur’ kimliği üzerinden ‘İstiklal Marşı’ okuyarak Türk olduğunu ispatlama gayretinde. Oysa, hayatının merkezindeki dedesi de ‘gavur’ diye anılanlardan biri gizli gizli. Mehmet Bey, torununu adam etmek için, insana insan olarak bakması için çabalar. Ozan ise her geçen gün yeni bir sabıkayla dedesinin karşısına çıkar. Mehmet Bey, torunuyla konuşmaya karar verir ve bu konuşma bizi de Ozan’ın arada kalmışlığına, 10 yaşındaki bir çocuğun psikolojisini anlamaya yönlendiriyor. ‘Gavur’ üzerine kurulan Türklükte, çok sevdiği dedesinin ‘gavur’ olduğu söylenen bir Türk olma çabasını.  Ve yalnız kalmamak için arkadaşlarına uyarak toplumsallaşma çabasını / dedesinin de Türk olduğunu ispatlama çabası… Mehmet Bey sıla hasreti çeken bir dede. Her rakı sofrasında Resmo’ya giden bir kahraman. Yıllar sonra, Resmo’ya gitmek ister, öz memleketini ziyaret için. Yola çıkacakları gün radyodan öğrenirler, Kıbrıs Harekatı olmuştur. Yıllar sonra Resmo’ya gitmek ister tekrar, tüm aileyle. Yola çıkacakları gün öğrenirler, 80 darbesi!.. Darbe günlerinde, Ege’nin rant haline gelişini, halkın sessiz sessizliğini ve kabullenişini görüyoruz. Ve Ege’nin hazan’a erken girişini… Sonra, Mehmet Bey yıllardır ‘bildiği kadar Yunanca’sıyla notlar yazıp şişelerle bıraktığı denize, kendisini bırakır. 1923’te Resmo’dan gelirken Ege’ye bıraktıkları küçük kardeşinin yanına… Torun Ozan da dedesinin üzerine toprak atanlardan olur, sağ taraftaki meleğin yazacağı binlerce sevabı da düşünerek. 10 yaşındaki çocuğun dedesinin cenazesine toprak atması modern dünyada ‘travmatik’ anlatılabilir ama filmde de büyük Ozan’ın dediği gibi ‘hayat’tır bu…
Mehmet Bey’in şişelerine, ölümümden sonra cevap gelir, eksik Türkçe’yle. Adres yazılıdır ve bir yanında Uzo göndermiş Resmo’daki evin mübadele sonrası sahibi… Ozan, dedesinin ona hep söylediği ‘bir gün alıp beni götürürsün evime’ sözünü, tek başına, 20’lerinde gerçekleştirir. Ve Girit’e dedesinin adına geri yolculuk… Ege onun için bir deniz değildir artık, bambaşkadır… Resmo’da her selam verdiği Yunan’ın zoraki kahve ikramından sonra  dedesinin beyaz evini bulur. Evin yarım asırlık sahibi dolmadaki, cacıki, salata gibi ikramlarla karşılar Ozan’ı. Ozan Resmo’dadır, dedesinin adına / anısına…
FATİH

İlk uzun metrajlı filmi Sonbahar ile kariyerine başarılı bir başlangıç yapan Özcan Alper’in ikinci filmi Cezayir doğumlu Fransız Marksist düşünür Louis Althusser’ın kitabının da adı olan Gelecek Uzun Sürer, “Cafer Panahi ve Muhammed Rasulof’a Özgürlük” sloganı ve İtalyan şair yazar Cesare Pavese‘nin Tepedeki Ev romanında geçen “Savaş bir gün biterse kendimize şunu sormalıyız: Peki ya ölüleri ne yapacağız? Neden öldüler?” cümlesiyle başlıyor ve daha filmin en başında bir kaygısı olduğunu bize sezdiriyor. Sonbahar filminde politik fakat duygusal yanı daha ağır bir temayı işlemesine rağmen bu filminde duygusal fakat politik yanı daha ağır basan bir konuyu-günümüzde çözüm umudunu ve çözümsüzlük korkusunu aynı anda yaşayan Kürt meselesini, faili meçhulleri ve geride bıraktığı acıları-sorguluyor. Etnomüzikoloji tezi için ağıtlar derleyen Sumru’nun izinden takip ediyoruz konuyu. Çalışma yapmak için Diyarbakır’a gelen Sumru, bölgede yakılan ağıtları araştırırken korsan dvd satan, sanat filmleri hayranı ve tam bir “tutunamayan” örneği Ahmet ile tanışır (Korsan satıcı deyip geçmeyin, Ahmet’in filmde öğreneceğiniz fakat benim burada söylemeyeceğim başka ünvanları ve sosyal faaliyetleri de var.) ve ikisi sesler üzerinden bir yolculuğa çıkar. Bu süreçte yakınları faile meçhule (galiba artık meçhul değil) kurban giden Kürtlerle konuşma fırsatı bulurlar ve işitsel ve görsel hafıza merkezinde o döneme ilişkin konuşan tanıkların seslerini dinleyerek hayatını kaybedenler hakkında araştırma yaparlar. Özcan Alper’in bir röportajında dediği gibi belki herkesin bildiği politik hikayelerin arkasındaki insan hikayelerini öne çıkarmaya çalışırlar. Bu konuşmalar ve filmde gösterilen o döneme ait gerçek çekimler filme bir belgesel havası katmış olmakla birlikte filmin akıcılığını da engel olmuş. Filmde ağıt peşinde koşan Sumru aslında meseleye dışardan bakan herkes gibidir. Ağıt peşinde geldiği bölgede insanların acıları ve yaraları ile karşılaşan Sumru ağıtları unutarak acısını anlatan tanıkların sesleri içinde kaybolur. Filmde çok çok az görünen Sumru’nun dağa çıkmak için onu bırakıp giden erkek arkadaşı Harun, filmin esas temasında önemli bir yere sahiptir ve bizi üniversitede okuyan bir insanın neden dağa çıktığı sorusuna yanıt aramamıza sevkeder.

Özcan Alper’in yaptığı aslında malumun ilanı fakat bunu yaparken genelden özele inme çabası var. Evet güneydoğu ağıtların en çok yakıldığı yerdir ve Sumru bu yüzden buralara araştırmaya gelmiştir fakat bu ağıtların arkasında neler vardır, bunu anlatmak istemiş. Bir eleştirmenin de dediği gibi eline pankartı alıp bağırmaktan ve meseleyi ifşa etmekten başka birşey değildir Alper’in yaptığı. Ama  ne olursa olsun meselenin nerdeyse tüm boyutları ile konuşulduğu ve tartışıldığı günümüzde sinemasal anlamda da gündeme gelmesi sevindirici. (İki Dil Bir Davul, Oğul, Kayıp Özgürlük.. Kürt meselesine farklı boyutlarıyla anlatan filmlerle birlikte de düşünülebilir) Fakat açıkcası duygusal yanı daha kuvvetli olan sonbahar filmi kadar etkileyici ve sarsıcı bir film değil. Filmi izledikten sonra belgesel tadı kalıyor damakta. Sonbahar’dan aklımızda kalan duygusal sahnelerin aksine bu filmden sonra aklımızda filmde yapılan “röportajlar” kalacak belkide. Filmin sonlarına doğru Sumru’nun Ahmet’e sorduğu gelecek 25 yıl nasıl olacak sorusuna Ahmet’in verdiği cevap geleceğin uzun sürse de umutla dolu olarak geleceğini hissettiriyor.

18. Adana Altın Koza Film Festivali’nde Yılmaz Güney Özel Ödülü, SİYAD En İyi Film, En İyi Görüntü Yönetmeni, En İyi Erkek Oyuncu ve En İyi Müzik dallarında ödül alan film, röportajlarından çıkardığım kadarıyla ne şehit ailelerinin ne de terörist ailelerinin yanında durmadan orta yerden meseleye baktığını söyleyen Özcan Alper’in bu iyi niyetine ve ilk filmi Sonbahar hatırına izlenmelidir.

MEHMET


NBC’den son ricam film çekmeye devam etmesiydi. Saolsun üzerine her seferinde yeni birşeyler koyarak bizleri şaşırtmaya ve büyülemeye devam ediyor. Aradan 3 sene geçtikten sonra yine bir filmi için kıyı köşe salonlarını arşınladık. Gittiğimiz salon, tahmin edeceğiniz üzere, cep salonu idi ama bu sefer tıka basa dolu olması çok keyifliydi. Seyircinin yavaş yavaş kafalarını C sınıfı gişe işlerinden kaldırıp değişik sinema deneyimlerine sıcak baktıklarını görmek mutluluk verici.
Filme gelecek olursak, öncelikle NBC ile ilgili benden kötü eleştiri beklemeyin. Bir önceki filmin son sahnesinde, tren geçerken başlayan yağmur ve fondaki manzara birleşimi ile ulaşılmazı yakaladı artık diye düşündüğüm yönetmen, daha açılış sahnesinde, “Yok o daha başlangıç, neler göreceksiniz!” dercesine seyirciyi şoklamaya devam ediyor. Merak ediyorum tek plan çekilmiş olan açılışın çekimi kaç gün sürmüştür acaba? 10 dakikaya yakın süren çekimde yapılması muhtemel bir hata bile o günü öldürmeye yetiyordu; çünkü, güneş batmak için çekimin bitmesini beklemiyor ve alacakaranlığın, yönetmenin istediği gibi olması için ertesi günü beklemek gerekiyordu. NBC gibi mükemmeliyetçi bir yönetmen en az bir hafta uğraşmıştır bu sahne için diye düşünüp korkmaktan kendimi alamadım.
Açılıştan sonra konumuza dönelim. Filmde bir savcı, doktor, komiser ve suçlu bir gece boyunca bir cesedi arıyorlar. Konu tam NBC’ye uygun, uzun manzara çekimleri seyredeceğimiz dingin bir filmle karşı karşıyayız. Hele ki filmin başrol oyuncusu; oralı olanlar dışında hiçkimsenin haritadan yerini bile gösteremeyeceği Kırıkkale ilimiz olunca ve herkesten başarı ile rol çalıp bunun hakkını sonuna kadar verince, evet sakinlik 2 saat boyunca sürecek diyoruz. Ama durun; komiser konuşmaya başlıyor. Bu adam hiç de NBC karakteri değil; öncelikle çok ve boş konuşuyor, az da yalaka hali var. Devam ettikçe görüyoruz ki benzer karakterlerden etrafta sürü ile var. Bu arada komiser rolünde Yılmaz Erdoğan ve şöför rolünde Ahmet Mümtaz Taylan olağanüstüler. Sanki NBC böyle bir film çekse de biz de döktürsek diye senelerdir bekliyorlarmışcasına başarılı ve işin içerisindeler. Film bu karakterler sayesinde oldukça dinamik ve akıcı hale geliyor. Seyirci her an bir aksiyon görecekmişcesine istim üzerinde. Evet karakterler diyorduk, bu filmde o kadar çoklar ki hepsini tanımamız için filmin bu kadar uzun olması şartmış diyor insan. Bu saydıklarımın yanında, komutan, muhtar ve morg hizmetlisi var ki, her birine ayrı film çeksen iş yaparcasına nev-i şahsına münhasır tipler. Fakat hiçbirisi tip değil; film hepsine iyi kötü bir karakter olma, kendini bize sevdirme veya nefret ettirme imkanı sunuyor. Bu açıdan seyrettiğim en derin filmdi diyebilirim.
Filmin klasik NBC karakterlerine gelecek olursak, doktor, savcı ve katil, geri kalan herkesten farklılar. Onlar durup uzaklara dalan, derin düşünceleri olan, iki tanesi hayatta bir yere gelmiş olmasına rağmen aslında en az katil kadar kayıp karakterler. Burada “Popülariteye kendimi o kadar da kaptırmadım.” dercesine içten NBC. Oyuncular da en az yukarıda saydıklarım kadar başarılı. Ama Fırat Tanış, başrol bile olmayan karakteri ile herkesin üzerinde. O donuk, mahsun, suçlu ve üzgün yüzü, neredeyse hiç konuşmamasına rağmen en az Kırıkkale bozkırları kadar etkileyici. Popüler işlerin yanında asıl istediği şeyi yapıyor olmanın mutluluğu, bütün oyuncularda olduğu gibi onda da var ve filme son derece başarılı bir şekilde yansıyor. Burada NBC’nin artık cast sıkıntısının kalmamış ve herkes tarafından çalışılmak istenen bir yönetmen olmasının getirdiği rahatlığın büyük payı var. Sanırım tadını sonuna kadar da çıkarıyor ve hak ediyor. Bir sonraki filminde Mehmet Ali Erbil’i oynatsa, acaba o da döktürür mü aynı şekilde diye düşünmeden edemiyorum!!!
Filmin teknik yönlerine gelirsek, akşam çekimleri, gece çekimleri, sabah çekimleri, ışıklar, herşeyi ile bizim sinemamızın ötesinde bir iş olmuş. Yalınız burada bir kötü eleştiri getirmek istiyorum; kamera açı hataları daha önce çektiği filmlerin tamamı kadardı. Bir sahnede oturan doktorun, hemen arkasından ayakta çekilmesi gibi hatalar çok fazla rastladığımız birşey değil NBC sinemasında. Onu da nazar boncuğu olarak sayıyoruz. Bir de filmin herkes tarafından eleştirilen uzunluğu kısmına gelecek olursak; eğer film güneş doğarken ve araçlar bozkırdan şehre doğru yol alırken bitirilseydi de aynı derecede mutlu ve etkilenmiş olarak salondan ayrılırdım. Sonrasının sıkıcı olduğunu söylemiyorum kesinlikle, kafamızdaki birçok soruyo yanıt buluyoruz sonrasında. Baba ile oğulun karşılaşması, otopsi sahnesi gibi kısımlar oldukça etkileyici, heyecan uyandırıcı. Ayrıca bu tarz filmlerde hissedilen ” Hadi ya burda da biter mi, e başrol oyuncusuna ne olcak, şuna ne olcak, buna ne olcak?” soruları mümkün olduğunca seyircinin kafasından siliniyor bu sahneler sonunda. O yüzden uzunluğu kötü olarak eleştiremiyorum. Sadece ben öteki türlü de çok mutlu olurdum.
Sonuç olarak, “Üç Maymun” filminden daha başarılı bir Oscar macerası beklediğim, onun da üzerine birşeyler koyması ile yine şaşırtan, bu senenin şimdiye kadarki en iyi yerli filmi ile karşı karşıyayız. Artık yine bunlardan çek demiyorum, çünkü buradan sonra bırakmasının imkansız olduğunu hepimiz biliyoruz. Bir sonraki filminde yine bizleri şaşırtmasını büyük bir heyecan içerisinde beklediğim NBC’nin hiçbir işini kaçırmamanız dileği ile; iyi seyirler.
PUAN:9/10
CİLASUN

Sanıyorum hayatımda ilk defa arkadaş arasında “ben bu filmi çözdüm abi” artistliği yapamayacağım raddede bir film izledim. Nuri Bilge Ceylan Üç Maymun’da bıraktığı yeri (varoluşçuluk? şiirsel gerçekçilik? neyse işte) bu filmde oldukça öteye taşımış görünüyor. Üç Maymun -ölmüş kardeş olayı hariç- kapalı bir öykü olduğundan denklemi yerli yerine koymak, yapılan çözümlemenin sağlamasını yapmak oldukça kolaydı. Ayrıca kurulan dünyanın birincil özne ve nesnesi olan kadın (Hatice Aslan), tüm hali tavrıyla tabiri caizse incelemeye sunulmuştu. bu filmse alabildiğine eril, özneler tamamen erkek ve kadınlar sadece onların öykülerindeki gerçeklikleriyle varlar. Görünenlerse konuşmuyor, bakıyor; anlatmıyor, anlam üretiyor diyelim. Ama ana mevzu kadın, ona kuşku yok, komser naci’nin dediği gibi: “Bir olayda önce kadına bakacaksın.”

Şimdi dediğim gibi ben filmi tam olarak çözdüğümü iddia edemeyeceğim ama önerecek bi metodolojim var. şimdi elimizdekilere bakalım, teker teker gidelim:
– Yüz çekimlerinin yoğun olarak, özellikle kullanıldığı bir film bu. Suçu, suçluyu yüz’de gösteriyor. Katilin de yüzü yaralı, savcının da. Şimşekle beraber doktor’un gördüğü kabartma sureti de unutmayalım.
– Bir ölüm var. (Öldürülen bir adam mı; yoksa öldürülen bir kavram, bir duygu, bir “bişey” mi?)
– Kadınlarıyla sorunları olan bir grup adam cesedi arıyor. (Bir “bişey”in ölümünü yaşamışlar, ama adını koyamıyorlar?)
– Köy sahnesinde tüm o sorunlu karakterler muhtarın kızından büyüleniyorlar (Platon’un koyduğu anlamıyla “ideal” kadını görüyorlar bence), öyle ki, katil öldürdüğü adamı da orada görüyor.
– Bu köy ziyareti/ideal kadının gösterimi sonrasında, ceset “bulunuyor.” (Problem açığa çıkıyor, kendi kendilerine itiraf ediliyor vs.)

Şimdi bu ceset öyküsünü doktor üzerinden okumazsak çuvallarız gibime geliyor. Çünkü şurası açık ve net ki “doktor” karakteri üzerinden bir “teşhis” arayışı olarak kurulmuş bu öykü, sonunda da “otopsi”yi yapan kişi doktor zaten. (Kimi zaman cesedin bu şekilde bir metafor olarak kullanıldığı filmlerde olayı ısrarla dedektiflik öyküsü olarak yansıtırlar. Bence bu doktor oyunu iyi olmuş. Çünkü dikkat ederseniz insanların mahremlerini doktora açma realitesi iyi kullanılmış, yalanlarla bezeli dedektiflik öyküsündense kalıbınna uydurulup doktora anlatılan samimi öyküler filmi daha gerçekçi kılmış.) Zizek de öyle diyor ya hani, “psikanalist dedektiftir” diye; burada psikanalitik değil, daha cerrahi bir araştırma yapılıyor ama alegori aynı yere işaret ediyor sonuçta.

Doktor film boyunca Komiser Naci’nin, Arap Ali’nin, Savcı’nın derdini dinliyor ama, her birinin kadınlar(ıy)la dertleri olmasına rağmen, asıl gerilim Savcı üzerinden gidiyor dersek yanlış olmaz. Zaten yüzü “yaralı” olan şahıs savcı. Anlattığı öykü biraz netameli. Eşinin ölümüne dair tek referans noktamız yine kendisinin anlattıkları. Eşi kendini öldürmüş çünkü. Bir konuşamayan, kendisinin yerine konuşulan kadın daha. Burada bir parantez, Clark Gable’a benzeyen savcı, neden maktul hakkında “Clark Gable’a benzemektedir” esprisi yapıyor? Kendini kurban olarak görüyor diyebiliriz sanırım, veya öyle görmek istiyor. Komiser de kendini karısının kurbanı olarak görüyor, değil mi? Bence öyle. Peki Arap? Karısının köyüne gitmek istememesi? Ama doktor anlıyor, çünkü doktor rasyonel, çözümleyici akıl.

Doktorun film boyunca geçirdiği transformasyon konusunda elimizde iki işaret var bence. Biri şimşekte görülen suret üzerinden verilen “zamansızlık” ve/veya “zamanda hapsolma” hissi, diğeri otopside yüzüne sıçrayan kanla içine girdiği ahlaki suç. Kanımca “Bir zamanlar anadolu’da tuhaf bi gece yaşamıştık” demeye ikna oluşunun resmidir bu doktorun. Soluk borusundan çıkan toprakla erk(ekliğ)in suçunu gören, bu suçu kendisi de duyumsayan (kendi kadınıyla olan öyküsünü bilmiyoruz, onun anlatabileceği bir “doktor” yok çünkü) doktor, bu suçun “baki” olduğunu hissediyor, diyebiliriz bana göre. Ama yüzüne kan sıçrıyor işte, ona engel olamıyor.

Şimdi, Nuri Bilge’nin tıpkı Üç Maymun gibi gökgürültüleriyle başlayan bu filme kattığı bir öneri/çözüm olarak, filmin çocuk cıvıltılarıyla bitmesini ele alabilir miyiz? Ortada bir cinayet varken, yakınına düşen topa hayata çocuksu bir vurdumduymazlıkla vuran maktulün/katilin oğlu, bize umut vaat ediyor mu? Ediyor bence. Naci’nin çocuğu hasta, umut yok. Savcının çocuğu, sahi o çocuk ne yapıyor? Haber yok. Bu suçlu erkekler dünyasının yeni jenerasyonunu, bu Habil’in de Kabil’in de suçlu olduğu cinayet öyküsünde, akan kandan attığı taşla hesap soran çocuk temsil ediyor diyebiliriz sanki.

Baştan belirttiğim gibi, türlü yorumlara açık, şiirin, öykünün, resmin içiçe geçtiği böylesi bir yapıttan sınırsız anlam çıkabilir, çıkacaktır da elbet. İzlemek, izletmek, düşünmek, düşündürmek, düşünülenleri paylaşmak lazım. Ben üzerime düşenin bir kısmını yaptım sanırım. Herkes görev başına.

HAKAN


Seyfi Teoman’ın Tatil Kitabı filmden sonraki ikinici filmi Barış Bıçakçı’nın aynı adlı romanından uyarlama Bizim Büyük Çaresizliğimiz. Roman uyarlaması filmlere her zaman seviyeli yaklaşsam da bu filmin kitabını okumadığım için bu sefer öyle olmadı. Bu yıl Berlin Film Festivalinde yarışacağnı duydum günden beri bekliyordum filmi. Her ne kadar Berlin’den elimiz boş dönsek de genç bir yönetmenimizin ilk filminde olduğu gibi Berlin’de bize heyecan yaratması bile yetti.

Filme dönecek olursak. Film Ankarada geçiyor. Fakat Ankara’yı sevmeyen benim gibi birisine bile Ankara hakkında tekrar düşünme fırsatı verdi. Yönetmen sekans geçişlerinde ekrana yansıttığı güzel Ankara manzaralarıyla nerdeyse şehrin tüm meşhur yerlerini seyirciye sunuyor.(Belki de tek eksik yanlış izlemediysem Ankara Kalesi’nde herhangi bir sahnenin geçmeyişi) Filmde lise yıllarından beri samimi arkadaş olan Ender ve Çetin’in hayal ettikleri bekar evlerine kavuşmalarından sonra hayatlarına ve evlerine  yakın arkadasları Fikret’in kızkardeşi Nihalin girmesiyle dengeler bozuluyor. Kendilerinden yasça çok küçük olan Nihal evlerine girmesiyle daha bir dikkatli yaşamaya özen gösteren arkadasları büyük de bir tehlike beklemektedir: Nihale aşık olmak, belki de aynı anda… İnsanı gerçekten imrendiren bir bekar evine sahip olan ikili birlikte oldukları her anın tadını çıkarmaya özen gösterirler. Film  boyunca beraber yaptıkları yemekler ve kurdukları sofralar insanın iştahını kabartıyor. Filmde Ender’in de dediği gibi aslında iki yakın arkadaşın yaşadığı bir başka çeşit aşk. İzlediğim belkide hiçbir filmde birbirine bu kadar düşkün (tabiiki de gay olmadan) iki erkek arkadaş görmedim. Film boyunca iki arkadaşın Nihal’le olan ilişkileri de izleyiciyi filmin sonu için meraklandırıyor. Yoksa bu kadar yakın arkadaş bir kız için bir kavgaya veya tartışmaya girer mi? Filmin sonunun çok ama çok samimi bittiğini söyleyebilirim (ama spoiler vermeden).

Yönetmen Seyfi Teoman’ın kamerası gerçekten çok doğru yerde duruyor. Nuri bilge Ceylan’da alıştığımız fotoğraf kareleri kıvamında çekimlere bu filmde de rastlamak mümkün. Bence filmde olması gereken birçok şey vardı. DVDdeki çıkarılmış sahneleri de izlediğinizde yönetmenin ne kadar iyi bir ayıklama yaparak filmini oluşturduğunu görmek mümkün. Çok samimi ortamlarda geçen (dans sahnesi, sofra başı muhabbetleri, yemek pişirmeleri, birbirlerine küfürleri, kokoreç keyifleri…) film gerçekten gördüğü ilgiyi haketmiş. Filmin içinde geçen müzikler de gerçekten filme ayrı bir tat katmış. Ben şimdiden Seyfi Teoman’ın üçüncü filmini sabırsızlıkla bekler oldum….

MEHMET


Hiç yadırgamadım yüzünü/İnan çok tanıdık/Gönlüme hoşgeldin sevdiğim…

Geçimini yazarak kazanmaya çalışan ama yazıları pek tutulmayan genç bir adamdır Metin. Duygu ise delidolu, hayatı günübirlik yaşayan birisi. Yaşamları bir barda çakışır ve  sonra bir hayalin içinde kaybolurlar…

Oyuncuların çok popüler olmayışı ve  adı ilgimi çektiği için bir an önce izlemek istedim filmi. Apar topar gittim, daha  filmin başındaki şarkıları duyunca pür dikkat kesildim. 5 – 10 dakika geçti filmde bir hareket yok. Melike’ den bir gıcık aldım ki o kadar olur. Yani belki rolü gereği şımarık olması lazımdı ama o bunu başka bir boyuta taşımış sanki. Sürekli zil sesleri ve uyanma sahneleri arka arkaya patlıyor ki bu da insana sıkıntı veriyor. Öte taraftan not kağıtlarına yazılan bazı notlar özdeyiş niyetine güzeldi.Bazı sahneler çok anlam yüklüydü. (Otobüs durağındaki halleri.) Yine bazı sahnelerdeki geçişler ve mantık dizisi iyi düşünülmüş. Erkek oyuncu (  Sezai Paracıkoğlu) resmen döktürmüş, çok başarılı buldum. Hele ki söylediği şarkı akıllardan kolay kolay silinmez herhalde.

Yine de, keşke AIDS  hakkında biraz daha ayrıntılı bilgiye sahip olsalardı demeden edemedim. Hem böylece farklı çevrelerden de tepki almazlardı. Yönetmenin ilk filmi olmasına rağmen senaryo, oyunculuk ve görüntü açısından Türk sinemasının geliştiğini gösteren ve gelecek vaad eden bir film bence. (Filmden çıkınca dayanamadım, marketten incir reçeli aldım. Eve gelinde tadına baktım ama hiç sevmedim. Adamın sevmediği kadar varmış.)

FD  (www.kanatsizkelebek.wordpress.com)


Süpriz bir şekilde salondan içeri girdim. Aslında bu filme de gitmek niyetindeydim, bu hafta daha acil bir tanesi vardı ki salon dolmuş yer bulamadık buna girdik. O yüzden haftaya yazılacak eleştiri yazısının yerini bu aldı. Türk filmlerinin içerisinde yabancı unsurları olunca daha bi içten bağlanıyorum. Biraz milliyetçi duygulardan olsa gerek, bu filmde de yağmurun altında sırılsıklam olmuş İsmail Hacıoğlu’nun, salondakilerden başka kimsenin anlamadığı Türkçe konuşmalarını duyduğum anda filme dahil oldum.
Film, İtalya’ya dil kursuna giden Ekin isimli Türk gencinin yanılışlıkla bayanların kaldığı bir yurda gönderilmesi, ve yurdun bayan sahibi tarafından önce istemeyerek kabul edilip, sonra eğitimden geçip büyütülmesi üzerine kurulu. Yeterince çekici olan bu konu filmde oldukça güzel kullanılmış. İki karakterin de geçmişlerine yeterince iniliyor. İkisi ile de seyirci bütünleşebiliyor. Daha önce birçok filmde karşımıza çıkan bu dönüşüm üzerine,sonunu bildiğimiz birçok klişeyi gördüğümde daha bir mutlu oldum. Bu, filmin yönetimdeki başarısını kanıtlıyor. Zaten ödüllü olmasına da bu yüzden şaşmamak gerek. Oyunculuklarda, özellikle Claudia Cardinale mükemmel. Ancak bu kadar huysuz olunur, bu kadar güzel sevilir, bu kadar başarılı bir değişim yansıtılır. Sinemamızda görmek bile büyük bir onur. İsmail Hacıoğlu da ana karakterimize uyum sağlamaya çalışmış. Yer yer başarısız olsa da elimizdeki en iyisi bu. Ortalamanın üzerinde. Diğer roller ise filmde pek göze batmayan karakterler. Çoğunluğu Türk oyuncular tarafından oynanmış olmasına rağmen, İtalyanca bilmediğim için oyunculukları hakkında bir yorum yapamıyorum. Filmin adı İngiliz olmak olsaydı her türlü eleştirel yorum yapabilirdim; bu yüzden kullanılan dil de Türk oyuncuların oynaması için oldukça başarılı.
Filmin eksi yönüne gelecek olursak, görüntü yönetmenliği ilk sırada sayılır. Tamamen dizilerdeki mantıkla yapılan kalitesiz çekimler, bol ışıklı patlak mekanlar. Bir sahnede yarısı yenmiş bisküvinin, daha sonraki bir sahnede tam olması, kesinlikle bir özensizliğin işareti. Bu denli başarılı bir kadronun oynadığı ve ödül alabileceği daha çekim aşamasında öngörülen bir filmde, bu denli baştan savma bir görüntü yönetmenliği kabul edilebilir değil. Aynı kişinin “Takva” filminin de görüntü yönetmeni olduğuna inanasım gelmedi. Tam anlamıyla bir fiyaskoydu.
Kurguda da yer yer aksalıklar mevcuttu. Ekin’in dolabı açtığı sahneyi filmin ortasında koymak, sinema seyircisine gereksiz yapılan bir hatırlatma ve hakaretten başka ne olabilir ki? Bunun yanında senaryodaki ince göndermeler çok başarılıydı. Sinyoa Enrica’nın göğüslerini benzettiği kişi, ayrı bir taddı. Filmin “Lake House” filminden fırlama final sahnesi geri kalan tüm hataları bastırır nitelikteydi. Cardinale’nin Haliç’te rakı yudumlaması ayrı bir güzellikti. Bu metaforiks on, hüzün ve mutluluğu aynı anda yaşattı. Sanırım bana ve tüm sinemadakilere.
Sonuç olarak bu filme gidin, Türk sinemasının bu tarz filmlere olan ihtiyacını giderin. Ayrıca birbirine yakın iki kültürün kaynaşmasına, düzgün bir sinematogrofi ile tanık olun. Yer yer duygulanın, yeri geldiğinde gülün. Tüm eksiklerine rağmen, gişedeki diğer yerli filmler bir yana Sinyoa Enrica bir yana. İyi seyirler.
Puan:8/10
Cilasun