Mayıs, 2011 için arşiv


Vasat gerilim filmleri ile sinematografisini başlatan İspanyol yönetmen Jaume Collet-Sera’nın bu filmine gitmemdeki tek neden gelen olumlu eleştiriler. Başrol oyuncusu Liam Neeson‘a nedenini bilmediğim bir sinir oluş içerisindeyken ve geri kalan bayan oyuncu kadrosunu da beğeniyor fakat olağanüstü bulmuyor olmama rağmen; bir de yukarıda saydığım yönetmen unsuru ortadayken bu filme gitmek gerçekten büyük bi kumar idi. Fakat filmin Türkiye’de elde ettiği gişe başarısının altında da bu yatıyor. Reklamı hiç olmayan, sadece eşin dostun önerisi ile gidilip, beş hafta boyunca gişemizin ilk 10’unda yer alarak; “Babam ve Oğlum” tarzı bir başarı elde etmesi bile filmin ilgi çekici olduğunun göstergesi.

Filmimiz bir botanik profesörü olan Martin Harris’in, Berlin’de bir konferansa giderken yaşadığı bir trafik kazası sonrasında, hafızasını kaybetmesi ve uyandığında kendi olduğu zannettiği kişinin yerinde bir başkasını görmesi; bunun üzerine de olayları araştırması ile başlıyor. Bu anlatım ile, iki film önce hakkında yazdığım “Source Code” ile çok benzer bir film ile karşı karşıya gibiydim salonda. Fakat burda olaylar ordaki kadar kolay açıklığa kavuşmuyor. Profesörün hafıza kaybı mı yaşadığı, yoksa bir komplo içerisinde mi olduğu filmin son kısmına kadar muallakta bırakılıyor. Aslında birçok klişe yöntem ile filmin gidişatı seyirciye belli ediliyor. “Final Destination” filminden fırlamışçasına, ilahi bir güç tarafından, özellikle çözülüp yola düşen buzdolabı ve kaza bunlara bir örnek. Bu tarz abartı sahneler ile izleyicinin çok rahatlıkla tahmin edebileceği bir son hazırlanıyor. Fakat durun; çok büyük mantık hataları da bu klişeler ile birlikte ortaya çıkıyor. Spoiler vermemek adına buna da tek bir örnek vereyim; hafızasını kaybettiğini sanan bir kişi, niye akrabalarını aramaz da, sadece yakın bir dostunu arar. Sonuçta “Buried” filminde benzer bir durumda kalan kahramanımız bütün eşi dostu arıyordu. Yok mu bu profesörün anası, dayısı, eniştesi. Bütün bu ikilem filmin sonunda çözülüyor. Kafanızdaki sonun sadece klişelerin dayatması olduğunu, asıl sonun hiç de öyle olmadığını, mantık hatalarının tamamının, aslında filmin gayet basit sonuna hizmet eden birer şaşırtmacadan ibaret olduğunu görüyoruz. Hem şaşırıyoruz, hem de yapbozun bütün parçalarını yerine koyuyoruz. Bu bakımdan kurgu son derece başarılıydı. Bu arada tüm mantık hataları diye bi söz yazmışım ya; birisi bana geri vites ile giden bir Mercedes’in, nasıl olup da ileri vitesle giden, dört çeker bir Touareg’den daha hızlı gittiğini mantık çerçevesinde açıklar ise sevinirim. Kovalamaca sahneleri, bu bakımdan berbattı. Bunun rağmen film, görüntü yönetimi açısından başarılı idi. Efektler ve patlamalar gözümüze sokulmamış ve birçok CGI destekli filme nazaran daha anlaşılır ve yerindeydi.

Sonuçta teknik açıdan başarılı bir iş çıkarılmış. Aynı güzel sözleri oyunculuklar için de söylemek mümkün. Yiğidi öldür hakkını yeme mantığı ile, hiç sevmesem de başrol oyuncumuz Liam Neeson, son derece sert ve soğuk ifadesi ile filmin sonuna kendini hazırlar gibiydi. Karısı rolündeki January Jones için de aynı şeyler geçerli. Truvalı Helen’den beri, bizim seyircimiz için aksiyon filmleri yıldızı olarak ortalama bir yer edinen Diane Kruger; aynı performansını burda da devam ettiriyor. Fakat filmin asıl yıldızı ajan eskisi rolündeki Bruno Ganz idi. Bir insana Doğu Alman olmak bu kadar mı yakışır; itiraf etmek gerekirse, her filmini ayrı bir zevkle seyrediyorum. Bunda da aynı duyguları yaşadım. Filmden çıktığımda, vizyondaki diğer filmlerin yanında alt sıralara atıp, son anda seyretme imkanı yakalayabildiğim için kendime kızdım. Son zamanlarda sinemada aranılan en önemli şeyin şaşırmak olduğunu göz önünde bulundurursak, bu film her şekilde bunu sağlıyor. Beklentilerinizi sonuna kadar karşılıyor. Yönetmenin seyrettiğim ilk filmi idi ve İspanyol sinemasına olan hayranlığımı da arkasına alarak bundan sonra takip edilmeyi hakediyor. Vizyonda bulamayacaksınız ama dvd olarak edinin ve seyredin. İyi seyirler.

Puan:9/10
CİLASUN
Reklamlar

Arkadaşlar biraz önce sona eren Cannes Film Festivali’nden sevindirici bir haber var. Nuri Bilge Ceylan’ın Bir Zamanlar Anadolu’da filmi Jüri Büyük Ödülünü (Grand Prıx) kazandı. Cannes’da  iyi film ödülünden sonraki ikinci büyük ödül olan Jüri Büyük Ödülünü ikinci kez kazanan Ceylan, bu ödülün ilkini 2003 yılında Uzak filmi ile kazanmıştı. N.B.Ceylan artık Cannes’ın gediklilerinden sayılır, isterseniz N.B.Ceylan’ın Cannes geçmişine bir göz atalım:

Koza – 1995 Cannes Film Festivali Uluslararası Kısa Film Yarışması
Uzak – 2003 Cannes Film Festivali Jüri Büyük Ödülü
İklimler – 2006 Cannes Film Festivali Fipresci Ödülü
Üç Maymun – 2008 Cannes Film Festivali En İyi Yönetmen
N.B.Ceylan, 2009’da Cannes Jüri Üyeliği yapmıştır.
Bir Zamanlar Anadolu’da – 2011 Cannes Film Festivali Jüri Büyük Ödülü

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.


Bahadır Arlıel ve Güneş Çelikcan’ın yapımcılığını üstlendiği, Burak Arlıer’in yönettiği Türk Pasaportu, dört ülkede yapılan araştırmalar sonucu beyaz perdeye taşındı. 2. Dünya Savaşı sırasında Türk diplomatlarının Osmanlı kökenli Musevi vatandaşlarını pasaport sağlayarak trenlerle Türkiye’ye kaçırmalarına odaklanan belgesel film, 66 yıllık sırrı da açığa çıkarıyor.

25 TANIK İLK KEZ KONUŞTU Türkiye, İsrail, Fransa ve ABD’deki kütüphanelerde, tarih enstitülerinde ve vakıflarda, binlerce belgenin gözden geçirildiği 4 yıl süren araştırma sonucu gerçekleştirilen Türk Pasaportu için, o dönemde kurtarılan ve hâlâ hayatta olan 25 tanık, 66 yıl sonra ilk kez konuştu. Tanıklar, özel arşivlerini ilk kez belgesel için açarken, Türkiye Cumhuriyeti tarafından soykırım döneminde Fransa’dan kurtarılan ve bugün hâlâ hayatta olan 6’sı Türkiye’de, 14’ü Fransa’da yaşayan 20 Türk Musevi’sine ulaşıldı ve röportaj yapıldı. Belgesel için, Paris’teki Fransız devlet arşivleriyle Berlin ve Hamburg’da bulunan Alman devlet arşivlerinde yürütülen araştırmalar sonucunda 3 binden fazla belge elde edilirken, Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı arşivleri de tarandı. Türk Pasaportu için yine soykırım dönemine ait 80 milyon belgeyle dünyadaki en büyük soykırım müzesi olan Tel-Aviv’deki Yad Vashem ile yazılı ve görsel belge paylaşımı konusunda işbirliği sağlandı. Ayrıca Fransa’da bulunan toplama kamplarında ve Polonya’da bulunan Auschwitz kampında çekim yapmak üzere gerekli tüm izinler alındı. Film 18 Mayıs’ta Cannes’da Cinema Star’da gösterilecek. (hayalperdesi.com)

Sırada Bekleyenler

Yayınlandı: Mayıs 17, 2011 / ***Tüm Yazılar

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.


Program için: http://www.balikesirsinemagunleri.org/files/samderprogram.pdf


Fransızca bilmediğim bir dil. Bu yüzden Fransızca filmler her zaman için bende eksi puanla başlar. Fakat bu filmin ödül dolu afişi ve aldığı ödüllerin kalitesi, uzun zaman sonra hiç düşünmeden Fransızca bir filme gitmeme neden oldu. Filmimiz Kanada’nın vasat şehir manzarası ile başlıyor, olaylar ve karakterlerin tanıtım aşamasıda aynı şekilde bir müddet devam ediyor. Birden zaman ve mekan değişiyor. Babamızın öldürülmesi ile ince bir sarsılma yaşıyoruz. Bir müddet de Arap ülkemizin pastoral manzarası eşliğinde kalan karakterleri tanıdıktan sonra, bir minibüs sahnesi geliyor ki. Aman diyim!!! Birden kendinizi filmin içinde buluyorsunuz. Buna benzer bir sahneyi seneler önce “Enemy at the Gates” filminde seyretmiştim ve bir hafta aklımdan çıkmamıştı. İşte onunla denk. Bundan sonra tamamen kendinizi karakterlerle iç içe buluyorsunuz, problemin her safhasında onlarla düşünüyorsunuz. Ortaya çıkan her acı gerçekte daha bir sarsılıyorsunuz.
 
İki çocuğu ile Kanada’ya göçen Arap kökenli annemizin ölümü ile, geldikleri yerde bir babaları ve abileri olduğunu öğrenen ikiz kardeşlerin, bu yeni akrabalarını arayış sürecini, ilginç flashbackler ile süslü, başarılı bir anlatım ile kotaran yönetmeni tebrik etmek gerek. Çünkü yukarıda anlattığım hissi, çok fazla filmden alamıyorsunuz artık. Öncelikle görüntülerde Avrupa sinemasının minimalist samimiliği var. Savaş, görsel efektler ile gözümüze sokulmuyor. Oyunculuklar başarılı, ki özellikle anne ve kız üzerine yoğunlaşan senaryonun altından iki bayan oyuncu büyük bir başarı ile kalkmışlar. Bir tebrik de onlara. Aslında diğer roller için vasat da diyebiliriz ama filmde zaten çok öne çıkmıyorlar. Birçok karakter barındırdığından, hepsi belli bir zaman diliminde anlatılıyor. Fakat bu hal, filme karmaşadan çok ilginçlik katıyor. Yeni her karakter, sıkmak yerine daha bir filme bağlıyor sizi. Filmin sonunda tanıştığımız Şemseddin’e bile büyük bir merak ile bakıyoruz. Başarılı kurgunun bunda etkisi büyük.
 
Filmin sonu demişken, hiç ummadığınız bir süpriz seyirciyi bekliyor. Fakat bu son bende, seyreden herkesin aksine, şaşkınlık değil, zorlanmışlık hissiyatı uyandırdı. Kronolojide hep bir sorun varmış duygusu içerisindeyim. Spoiler vermemek adına burda daha fazla paylaşım yapamıyorum, çünkü filmi seyredecekseniz, hiçbirşey bilmemenizde fayda var. Ayrıca bu sene bol ödüllü filmimiz “Bal”ın neden Oscar ödüllerinde esamesi okunmadığını da anlamış oldum bu film ile. Bir kere filmin bir meselesi var, anlatmaya çalıştığı kanlı canlı bir hikayesi, tarafsız görünmesine rağmen, tuttuğu bir tarafı var. Sonuçta savaş ortamında katliamlar olur, analar çocuklarını kaybeder, çocuklar … (Pardon spoiler yoktu) Bizim saf pastoral, kişilik filmlerimizin alabileceği en büyük ödülleri alıyoruz zaten ve bence bunlar bize yetmeli. Oscar için ise daha farklı ürünler ortaya koymalı yönetmenlerimiz. Tabi bu yönetmenler Semih Kaplanoğlu ve Nuri Bilge Ceylan değiller.
 
Gelelim filmin en önemli sorununa. Ben üçüncü haftasında yetiştiğim için, Türkiye’de sadece 4 salonda oynuyordu. Yakınlarınızda bir yerde bulabilirseniz bu filme gidin. Yoksa da dvd edinin çıktığında. Çünkü seyredilesi bir sinema deneyimi. Her ne kadar kaçırılmaması gerek kategorisinde olmasa da. İyi seyirler.
 
Puan:8/10
Cilasun

Bilgi  ve program için: http://bilsinfest.org/index.php


64. Cannes Film Festivali, ünlü Amerikalı yönetmen Woody Allen’ın, ‘Midnight in Paris’ filminin yarışma dışı gösterimiyle 11 Mayıs’ta açılıyor. 22 Mayıs’a kadar devam edecek olan festival dolayısıyla, dünya sinemasının kalbi Cannes’da atacak. Festival sırasında, 20’si büyük ödül Altın Palmiye için olmak üzere 86 uzun metrajlı film gösterilecek. Festivalin, ‘Quinzaine des realisateurs’ bölümünde 25, ‘La Semaine de la Critique’ bölümünde 7 film yarışırken, yine 34 film yarışma dışı gösterilecek. Festivalde gala gecesine katılan yıldızlar için 60 metre uzunluğunda kırmızı halı hazırlandı.

Altın Palmiye için yarışacak filmler arasında yer alan Nuri Bilge Ceylan’ın son filmi ‘Bir Zamanlar Anadolu’nun galası, 21 Mayıs’ta Cannes’da yapılacak. Jüri başkanlığını ünlü aktör Robert de Niro’nun yaptığı festivalde Terrence Malick’in ‘Tree of Life’, Pedro Almodovar’ın ‘The Skin I Live In’ ve Lars Von Trier’in ‘Melankoli’si Altın Palmiye için yarışacak.

Festival sırasında, kurulacak sinema pazarında 4 bin 240 filim satışa çıkacak. 15 bin metrekare genişliğindeki bir alana kurulacak sinema pazarına 101 ülkeden 601 firma ve yaklaşık 10 bin kişi katılacak. Pazarda, yeni çekilmiş veya çekilmekte olan filmler alıcılara tanıtılacak. Sinema pazarındaki 34 salonda, bu pazara çıkan filmler içinden yaklaşık 900’ü, dünyanın çeşitli bölgelerinden gelmiş alıcılar için gösterilecek. Bu yıl festival için yaklaşık 4 bin 500 gazeteci kayıt yaptırdı. Festivalin güvenliğini ise 700 polis sağlayacak.

Festivalin bu yılki bütçesi 20 milyon Euro. Bunun yarısını Kültür Bakanlığı, diğer yarısını Cannes’daki yerel yönetim karşılayacak. Festival sırasında, Cannes’daki işyerlerinin toplam cirosunun 200 milyon Euroyu aşması bekleniyor. Cannes’ın 40 bin olan nüfusu, festivalle birlikte 200 bini geçecek. (Kaynak: hürriyet.com.tr)


Cumartesi gününü bu film için ayırmıştım. Uçan Süpürge Kadın Filmleri Festivalinin dikkat çeken filmlerinden biriydi Yağmuru Bile. İspanyol yapımı bir film. Bolivya’da çekilmiş. Kristof Kolomb’un “yeni kıta” ya ilk çıkışını anlatmak amacı ile belgesel çeken bir grubun Bolivya’daki “su satımı” olayından dolayı iç karışıklık yüzünden başlarına gelenleri resmediyor. Kristof Kolomb’un sömürgecilik anlayışı ile günümüzün sömürgecilik anlayışının “özü” itibari ile çok değişmediğini gösteren bir film. Kurgusu ile eleştirel bakışını çok iyi oturtan yapımda oyuncular da bir hayli başarılı. Özellikle yerlileri oynayan oyunculardan çok etkilendiğimi belirtmek isterim. Belgeseldeki 1400’lü yılları gerçek hayattaki 2000’li yılları aynı anda oynayan oyuncular filmin hakkını çok iyi vermişler. Sahneler ve diyaloglarla özellikle haç sahnesi ile inandırıcılık oranı yüksek bir film çıkartmış yönetmen. Sömüren Devletlere karşı cevaplar için iyi argümanların bulunduğu başarılı bir film. Ortalamanın üstü. ENES

 


Çarşıda, pazarda dolaşırken hepimiz rastlamışızdır: Döner ayran 2 TL.  Acaba kaçımız düşündük, bunları nasıl olurda bu fiyata satabilirler? Ama oluyor, hem de adamlar bu işten kar elde ederek. Food Inc. belgeseli de aslında buna benzer bir sebepten yola çıkıyor. Amerika’da hamburger aldığın parayla bir tane brokoli alamıyorsun. İşte bu da Amerika’da ve heryerde insanları fast food tüketmeye itiyor. Belgeselin en başında bir marketteki ürünlerin paketlerine odaklanıyor. Bir çoğunun üzerinde çiftlik, çiftçi, çit, besili hayvan resimleri var. Demek istedikleri, bunların hepsi doğal. İşte belgesel gerçeğin böyle olmadığını gözler önüne seriyor. Gıda sektörünün bizim bilmemizi istemediği tüm gerçekleri su üstüne çıkarıyor.

Amerika topraklarının yüzde 30’u mısırla kaplı, peki neden? Hayvanlar için en ucuz gıda mısır da ondan. Fakat besi hayvanlarının mısır yerine doğal ot yemeleri gerkmiyor mu? Kim takar. Aynı zamanda mısır hayvanların hızlı kilo almasını da sağlıyor. Şirketler maliyetini minimuma indirmek için insan sağlığını hiçe sayıyor. Karanlık kümeslerde yetiştirilen hayvanlar zaten ne yediklerini bile kestiremiyor. Belgeselde öyle bir sahne var ki akıl almaz derece de hayvanlara yapılan eziyetleri de gösteriyor. Büyükbaş bir hayvanın bir midesinden delik açılmış. Yedikten sonra sindiremediği mısırları insanlar bu delikten elleriyle alıyorlar. Birisinin elini boğazınıza sokup yiyemediğiniz parçaları alması gibi, ama çok daha acımasız.  Ve mısırla beslenen hayvanlarda hastalık yapan bakteriler türüyor. Bu da insanların hastalanmasına ve hatta belgeselde de anlatıldığı üzere ölmesine sebep oluyor.  (Hayvanları sadece 5 gün mısır yerine otla beslediğimizde bu bakterilerin yüzde 80’i gidiyor.) Şirketler ürettikleri ürünlerin muhteviyatını, içinde trans yağ olup olmadığını, GDO olup olmadığını ve ne kadar kalori barındırdığını yıllarca bizden sakladılar. Dikkat ettiyseniz, “Trans Yağ yoktur” etiketleri yeni yeni türemeye başladı. Ya öncesinde…

Sinema eleştirmeni Serdar Akbıyık’ın bu belgesel için yazdığı yazı da dediği gibi, para kazanmak için parayı harcayacağı dünyayı yok eden bir insan; kendi yiyeceğini zehirleyen bir insan ozon tabakasını düşünür mü hiç?

MEHMET




Macaristan’ın bu seneki Oscar aday adayı olan ve ismini hala söyleyemediğim filmi Randevu İstanbul Film Festivali (Aralık 2010)  kapsamında izleme fırsatı bulmuştum. Abartı olmaz sanırım, hayatım da gördüğüm en ilginç konulu filmlerden biriydi. Düşmanlarından kaçan bir adam tarafından rehin alınan Mona, bir gecede duygusal yakınlık kurduğu bu kişiden çocuk sahibi olur, aynı zamanda adamın düşmanları tarafından öldürülmesiyle yalnız başına kalır. Babası tarafından yurtdışında çalışması için kandırılan Mona, kızını bir büyücüye bırakarak yola çıkar. Ama babasının çalışması için teslim ettiği kişiler ne acı ki kadın ticareti yapan mafyanın elemanlarıdır.

Filmin ilginç tarafı da burda başlar. Bibliotheque Pascal adında bir gece klübüne satılan Mona burada çalışmaya alışamaz. Çünkü burası ilginç bir yerdir. Her odasında farklı edebiyat karakterlerinin ortamları oluşturulan mekanda, Mona gibi çalışanlara bu edebiyat karakterinin sözleri ezberlettirilir ve o geceyi beraber geçireceği kişi ile ezberlediği metini konuşarak ilgilenir. Bir nevi beyin yıkama yoluyla ezberletilen metinlerle birlikte, o karakter şeklinde giydirilen Mona kitaptaki karakterin bir kopyası olur. Kızının da ilginç bir özelliği vardır. Rüyalarını dışarıya yansıtabilmektedir. Bunu keşfeden büyücü, kız üzerinde para kazanmaya başlar. Kızı açık hava tiyatrosu gibi bir yerdeki yatağında uyutur ve yansıyan rüyaları film gibi izleyicilere sunar. Kızın rüyalarından yola çıkan bir bando takımı annesi Mona’yı kurtarmak için yola çıkar.

Fantastik öğeleriyle belki de bugüne kadar hiçbir film de rastlamadığımız sulara dalan yönetmen görsellik açısından bir başarı yakalamış bence. Kadın istismarının olabilecek boyutlarına dair bir ütopya çizen yönetmen, gündemdeki bir konuyu farklı bir şekilde izlettirebilmeyi başarmıştır. Girişlerinde, içeride hangi karakterin oynandığı yazılı odaların dekorasyonları da oldukça ilginçti. Türkiye’de vizyona girmesi veya DVD’si çıkması mümkün olmayan bu filmi festivallerden ya da sokak dvdcileriden bulabilirsiniz.

MEHMET


Yani aşağıdaki haberi okuyunca ne diyeceğime şaşırdım. Bugün Ladin’in ölümünün ikinci günü ve öldürüldüğü operasyonun filminin yapılacağı haberi geldi. Madonna’nın dediği gibi bu hollywood’un havasında, suyunda birşeyler var, insanın kafasının bir mayhoş ediyor. Bu ne çabukluk, bu ne planlama Allah’ım. Bir önceki oskarlık filmi Ölümcül Tuzak (Türkiye’de 20.000 civarında izlenmiştir.) yönetmenin az buçuk nasıl bir film çekeceğinin ipuçlarını veriyor. Ne diyordu Semih Kaplanoğlu bu film için, bir hatırlayalım: “Mesela Kathryn Bigelow‘un ‘Ölümcül Tuzak’ı gibi bir film yapmak, o filmi düşünebilmek bana tuhaf geliyor. Şundan dolayı: Siz o ülkeye girmişsiniz, işgal etmişsiniz, 1,5 milyon kişi ölmüş ve hala kendi bomba imha ekibinizle alakalısınız. Bu kadar körlük olabilir mi? Irak halkı bu kadar mı yok? Ben sinirlenip o filmin yarısında çıktım. (Yusuf’un Rüyası, 208, Timaş Yayınları)”  Bu arada, bunları okudukça kendi sinemamıza kızmadan da edemiyorum. Arkadaşlar adamlar olayın ikinci günü film projesini duyuruyor, İstanbul fethedileli 600 yıl oldu, biz hala filmini bekliyoruz. Buyrun haberi okuyalım:

Aldığı 6 oscar ile geçtiğimiz yılki 82. Oscar Akademi ödüllerine damga vuran ‘The Hurt Locker’ filminin yönetmeni Kathryn Bigelow, Usame bin Ladin’in öldürüldüğü operasyonun filmini çekmeyi planlıyor. Bigelow’un ekibinden ismini vermek istemeyen bir yetkilinin açıklamasına göre, Kathryn Bigelow ve ‘The Hurt Locker’ın senaristi Mark Boal, zaten bir Usame bin Ladin projesi üzerinde çalışıyordu. İkili, El Kaide liderinin öldürülmesiyle filmi çekmeye her zamankinden daha yakın oldular.

Yetkili, henüz adı belirlenmemiş olan yapımın, Bin Ladin’i takip eden ve baskını gerçekleştiren özel kuvvetler üzerine kurulan bir aksiyon filmi olacağını bildirdi. Yönetmenin sözcüsü Susan Ciccone ise, Bigelow’un proje hakkında şu an bir yorum yapmaktan kaçındığını aktardı. Kathryn Bigelow, Irak’ta savaşın ortasındaki bir bomba imha ekibinin yaşadıklarını konu alan ‘The Hurt Locker’ ile ”en iyi yönetmen” ödülüne layık görülmüş, oscar ödülü alan ilk kadın yönetmen olmuştu.  (Kaynak: Star Gazetesi)

*Madonna’nın Hollywood adlı şarkısından…
MEHMET


Dergiyi Okumak İçin: http://cinedergi.com/sayi/37/


Yaz rehavetine girerek film festivallerine ara vereceğimiz günlere az kaldı. Haziran, Temmuz, Ağustos aylarında tatilden dolayı festivallere rağbet azalıyor. (Yaz aylarında, tatil bölgelerinde düzenlenecek kapsamlı film festivalleri neden olmasın.. O yıl diğer festivallerde dolaşan filmler zaten tatilde olan insanların gösterimine sokulamaz mı, birçok turist ağırlayan ülkemizde yıl içinde öne çıkan Türk filmleri altyazılı olarak gösterilemez mi???…) Köprüye girmeden son fırsatımız olan Mayıs ayı ise festivallerle dopdolu. Ankara’dan Eskişehir’e, İstanbul’dan Balıkesir’e uzanan festival yolculuğunun en ilginç durağı ise bu sene ülkemizde düzenlenecek En Az Gelişmiş Ülkeler Konferansı kapsamında gerçekleştirilecek 1. Bilinmeyen Sinemalar Film Festivali. Ayrıca Ankara’da düzenlenecek 14. Uçansüpürge film Festivali’nin de ağır konukları olacak. Çok önceleri bu vakitlerde düzenleneceği duyurulan  Bursa İpekyolu Film Festivali’nden ise ses seda çıkmıyor. (Sebebini tahmin etmekle beraber, merak da etmiyor değilim.) Derleyebildiğim kadarıyla Mayıs ayı festival programını sizlerle paylaşıyorum:

13. Eskişehir Film Festivali: 1 – 8 Mayıs 2011
6. İşçi Filmleri Festivali: 1 – 8 Mayıs 2011
14. Uçansüpürge Kadın Filmleri Festivali: 5 – 12 Mayıs 2011
1. Bilinmeyen Sinemalar Film Festivali: 11 – 17 Mayıs 2011
Balıkesir Sinema Günleri: 15 – 22 Mayıs 2011
Uluslararası Engelsiz Film Festivali: 21 – 27 Mayıs 2011
4. Documentarist Belgesel Film Festivali: 31 Mayıs – 5 Haziran 2011
 
MEHMET