Şubat, 2011 için arşiv

ODTÜ Fİlm Festivali 2011

Yayınlandı: Şubat 23, 2011 / ***Tüm Yazılar, *Festivaller

Programı Görmek İçin Resmin Üzerine Tıklayın


If İstanbul: 17 – 27 Şubat 2011            If Ankara: 2 – 6 Mart 2011

Bilgi İçin: http://2011.ifistanbul.com/     Bilet İçin: http://www.mybilet.com/if2011.php

Tavsiye filmler için If Ankara 2011 Özel Sayfamıza Bakınız

https://sinemakenti.wordpress.com/if-ankara-2011-ozel/


Oldukça zor bir oylama süreci geçtiğini söyleyebilirim En İyi Film kategorisi için. Yarış iki film arasındaydı hep. Black Swan ve Inception diğer filmlere fark atarak en çok oyu alan filmler oldu. Aralarındaki oy farkı %2′nin altında. Hatta bir ara Black Swan‘ın seçileceğini düşünmeye bile başlamıştım ama son zamanlarda artırdığımız oylama reklamlarının üzerine Inception, Black Swan‘ı solladı. Bu ikiliye en yakın oy ise The King’s Speech ‘e ait. Sonrasında gelen 127 Hours ise The King’s Speech‘in sadece yarısı kadar oy alabildi. Bu arada Shutter Island‘a fazla adaylık vermemle ilgili gelen şikayetlere rağmen özellikle En İyi Film dalında epey oy topladığını söyleyebilirim….

Sonuçlar ve ayrıntılı inceleme için:

 http://theoscarboy.com/2011/02/21/oscar-boy-readers-choice-odulleri-10-kazananlar/#more-5132


Süpriz bir şekilde salondan içeri girdim. Aslında bu filme de gitmek niyetindeydim, bu hafta daha acil bir tanesi vardı ki salon dolmuş yer bulamadık buna girdik. O yüzden haftaya yazılacak eleştiri yazısının yerini bu aldı. Türk filmlerinin içerisinde yabancı unsurları olunca daha bi içten bağlanıyorum. Biraz milliyetçi duygulardan olsa gerek, bu filmde de yağmurun altında sırılsıklam olmuş İsmail Hacıoğlu’nun, salondakilerden başka kimsenin anlamadığı Türkçe konuşmalarını duyduğum anda filme dahil oldum.
Film, İtalya’ya dil kursuna giden Ekin isimli Türk gencinin yanılışlıkla bayanların kaldığı bir yurda gönderilmesi, ve yurdun bayan sahibi tarafından önce istemeyerek kabul edilip, sonra eğitimden geçip büyütülmesi üzerine kurulu. Yeterince çekici olan bu konu filmde oldukça güzel kullanılmış. İki karakterin de geçmişlerine yeterince iniliyor. İkisi ile de seyirci bütünleşebiliyor. Daha önce birçok filmde karşımıza çıkan bu dönüşüm üzerine,sonunu bildiğimiz birçok klişeyi gördüğümde daha bir mutlu oldum. Bu, filmin yönetimdeki başarısını kanıtlıyor. Zaten ödüllü olmasına da bu yüzden şaşmamak gerek. Oyunculuklarda, özellikle Claudia Cardinale mükemmel. Ancak bu kadar huysuz olunur, bu kadar güzel sevilir, bu kadar başarılı bir değişim yansıtılır. Sinemamızda görmek bile büyük bir onur. İsmail Hacıoğlu da ana karakterimize uyum sağlamaya çalışmış. Yer yer başarısız olsa da elimizdeki en iyisi bu. Ortalamanın üzerinde. Diğer roller ise filmde pek göze batmayan karakterler. Çoğunluğu Türk oyuncular tarafından oynanmış olmasına rağmen, İtalyanca bilmediğim için oyunculukları hakkında bir yorum yapamıyorum. Filmin adı İngiliz olmak olsaydı her türlü eleştirel yorum yapabilirdim; bu yüzden kullanılan dil de Türk oyuncuların oynaması için oldukça başarılı.
Filmin eksi yönüne gelecek olursak, görüntü yönetmenliği ilk sırada sayılır. Tamamen dizilerdeki mantıkla yapılan kalitesiz çekimler, bol ışıklı patlak mekanlar. Bir sahnede yarısı yenmiş bisküvinin, daha sonraki bir sahnede tam olması, kesinlikle bir özensizliğin işareti. Bu denli başarılı bir kadronun oynadığı ve ödül alabileceği daha çekim aşamasında öngörülen bir filmde, bu denli baştan savma bir görüntü yönetmenliği kabul edilebilir değil. Aynı kişinin “Takva” filminin de görüntü yönetmeni olduğuna inanasım gelmedi. Tam anlamıyla bir fiyaskoydu.
Kurguda da yer yer aksalıklar mevcuttu. Ekin’in dolabı açtığı sahneyi filmin ortasında koymak, sinema seyircisine gereksiz yapılan bir hatırlatma ve hakaretten başka ne olabilir ki? Bunun yanında senaryodaki ince göndermeler çok başarılıydı. Sinyoa Enrica’nın göğüslerini benzettiği kişi, ayrı bir taddı. Filmin “Lake House” filminden fırlama final sahnesi geri kalan tüm hataları bastırır nitelikteydi. Cardinale’nin Haliç’te rakı yudumlaması ayrı bir güzellikti. Bu metaforiks on, hüzün ve mutluluğu aynı anda yaşattı. Sanırım bana ve tüm sinemadakilere.
Sonuç olarak bu filme gidin, Türk sinemasının bu tarz filmlere olan ihtiyacını giderin. Ayrıca birbirine yakın iki kültürün kaynaşmasına, düzgün bir sinematogrofi ile tanık olun. Yer yer duygulanın, yeri geldiğinde gülün. Tüm eksiklerine rağmen, gişedeki diğer yerli filmler bir yana Sinyoa Enrica bir yana. İyi seyirler.
Puan:8/10
Cilasun

Türkiye, sinema piyasasında ulusal filmlerin en fazla paya sahip olduğu Avrupa ülkesi ünvanını geçen yıl da koruduğunu ve Türk yapımı sinema filmlerinin pazar payının geçen yıl yüzde 52,9 olarak kaydedildiğini duyurmuştuk. Komedi ağırlıklı filmlerimizin yüksek gişe rakamlarına ulaştığı ülkemizde bu yıl komedi dışında da iddialı filmler çekildi. Bir kaç ay içinde vizyona girecek birçok Türk filmi var. Televizyondan tanıdığımız ünlüleri de sinemaya transfer eden sektör dur durak dinlemeden yoluna devam ediyor. 10 yıl önce kim derdi ki Mahsun Kırmızıgül ve Özcan Deniz yönetmen koltuğuna oturup film çekecek ve gişe rekorları kıracak. Gülerdik bunu diyene. Ama sinemamız bizi şaşırtmaya devam ediyor. Tabii o kadar çok filmimiz vizyona girince biraz seçici olmamız da şart oluyor. Benim şu an beklediğim filmler Derviş Zaim’im Gölgeler ve Suretler, Seyfi Teoman’ın Bizim Büyük Çaresizliğimiz ve İlksen Başarır’ın Atlıkarınca filmleri…Herkese şimdiden tavsiye ederim…

Kısacası yakında her kesime, her tada, her yaşa hitap edecek filmlerimiz vizyona girecek…Seçim sizin…

MEHMET


Paris’in burjuva semtlerinden birinde zengin ailelerinin yaşadığı bir apartman, filmin mekanı. Apartmandaki soylu kişiler arasında hiçbir diyalog yok. Öyle ki, apartmanın sakinleri, 27 yıllık kapıcılarının isimlerini dahi bilemeyecek kadar asosyal bir burjuva topluluğu… Gerçekten, insanüstü bir ‘sakin’lik… Böyle bir yerde, Paloma’nın  (filmin küçük kız oyuncusu) hayata bakışı nasıl olabilir? Hayat, boş, anlamsız bir oyun gibi bir şey onun için. Yaşamaya değer mi?    Paloma, böyle bir hayata sarılıp da sonra ani bir kalp kriziyle ölmeyi yeğlemiyor ve 12.yaş gününde intiharı hedefliyor kendine, 165 gün sonrasını…

Apartmanın kapıcısı Renee, ellilerinde bir kadın… Yaşlılığını ve çirkinliğini kabul etmiş, ‘böyle geçmiş böyle gider’ diyen kendi halinde bir kadın. Bir kapıcıya göreyse, beklenmedik bir kitap tutkusu var. küçücük evinin bir odası sadece kitaplara ayrılmış… Paloma ve Renee’nin hayatı aslında aynı apartmanda olsalar bile, binaya yeni taşınan Japon bir adamın vesilesiyle oluyor. Daha öncesinde Pamola, dışa kapalı bir ailenin kızı, Renee ise kapıcı olduğu için fark edilmeyen biriydi. Japon adamın Pamola’yla, Renee’yle yakın ilişki kurdu. Pamola hayatı keşfetmeye başladı, Renee ise kapıcı olmanın haricinde başka vasıflarının da olabileceğini…

Filmi tamamen anlatarak, basit kelimelerle değerini düşürme niyetinde değilim fazla…  O yüzden, izlenmeye değer bir film diyerek bitireyim…

FATİH


Ofsayt, Ayna ve Daire gibi ödüllü filmlerin sahibi ve şu anda İran’da tutuklu bulunan yönetmen Cafer Panahi, davetlisi olduğu fakat katılamadığı 61. Berlin Film Festivali’ne bir mektup gönderdi. Sistem karşıtı propoganda yaptığı gerekçesiyle altı yıl tutukluluğa ve yirmi yıl film yapmamaya mahkum edilen Panahi mektubunda, rüyalarını filme dönüştürmeye hayallerinde devam edeceğini söyledi. İşte mektubun tam metni:

“Bir yönetmenin dünyası gerçeklik ve hayaller arasındaki etkileşimle çizilir. Yönetmen gerçeği kullanır, ondan ilham alır, onu hayal gücünün renkleriyle boyar ve hayalleri ile umutlarının projeksiyonundan bir film yaratır.

Gerçekte, ben son beş yıldır film yapmaktan alıkonulmaktaydım, şimdi ise tam yirmi yıl bundan yoksun bırakılmaya resmen mahkum oldum. Ama ben rüyalarımı filme dönüştürmeye hayallerimde devam edeceğim. Sosyal farkındalığa sahip bir yönetmen olarak şu an halkımın günlük problemlerini ve endişelerini sergilememin mümkün olmadığını kabul ediyorum; ama yirmi yıl sonra tüm sorunların biteceği düşünden vazgeçemiyorum. İşte o zaman ülkemdeki barış ve refah hakkında filmler yapıyor olacağım.

Beni yirmi yıl düşünme yazmaktan mahrum ediyorlar, ama hayal kurmaktan alıkoyamazlar. Yirmi yıllık engizisyon ve sindirme süreci yerini özgürlüğe ve özgür düşünceye bırakacaktır.
Onlar yirmi yıl boyunca dünyayı görmeyi bana mahrum ediyorlar. Özgür kaldığım zaman umuyorum ki, herhangi bir coğrafya, ırk ve ideolojik engel olmaksızın inançları ve fikirleri ne olursa olsun insanların bir arada özgür ve barış içinde yaşadıkları bir dünyada dolaşabilirim.
Yirmi yıllık bir sessizliğe mahkum ediyorlar beni. Oysa rüyalarımda, birbirimizi hoş gördüğümüz,  birbirimizin fikirlerine saygı gösterdiğimiz ve bir arada yaşadığımız bir zaman için haykırıyorum.
Hakkımdaki karar gereği hapiste altı yıl geçirmek zorundayım. Altı yıl rüyalarımın gerçek olacağı umuduyla yaşayacağım. Ben hapisten çıkıncaya kadar dünyanın dört bir yanındaki yönetmen dostlarımın muhteşem filmler çekmelerini diliyorum. Yaşamaya devam ederken onların filmlerinde düşledikleri dünyadan ilham alacağım.
Gelecek yirmi yıl boyunca, beni sessizliğe mahkum ettiler, görmemeye mahkum ettiler, düşünmemeye mahkum ettiler, film yapmamaya mahkum ettiler.
Mahkumların ve esaretin gerçeğini gözler önüne seriyorum. Rüyalarım dışavurumunu filmlerinizde arayacağım. Mahrum kaldığım her şeyi onlarda bulmak umuduyla…”

 
OFSATY (2006): İran’da kadınların stadyuma girerek erkeklerle birlikte maç seyretmesinin yasak olması üzerine, İran’ın 2006 Dünya Kupası’na kalmasının belli olacağı son maçı statta izlemek isteyen kadınlar tek bir çare bulurlar: stadyuma erkek kılığında girmek.
Kadınların bir kısmı, kalabalık arasından farkedilmeden girmeyi başarsa da bazıları, polisin dikkatini çeker ve stadın dışında bir yere, maç bitene kadar göz altında tutulmak üzere götürülürler. Hayattaki, belki de en büyük istekleri olan, o maçı stadyumda canlı canlı izleyebilme şansını malesef ki kaybetmişlerdir.
İran’da kadının toplumdaki yeri üzerine yapılmış espiri dolu, çok keyifli bir film olan Ofsayt, yönetmeni Jafar Panahi‘ye 2006 Berlin Film Festivali’nde Jüri Büyük Ödülü’nü getirmişti.

DAİRE (2000): Film, erkeklerin dünyasında (şehrinde) varolmaya çalışan kadınların ve kız çocuk dünyaya getiren annelerin dünyasını ele alıyor. Bir kadın doğum yapar ve başına gelecekleri bilmeden bir kız çocuk dünyaya getirir…Bu olay çağdaş Tahran manzaralarından sadece ilkidir.
“Ama bu boğucu dünya “daire”deki kadınların umudunu söndürmez”
İran Sineması’nın önemli yönetmenlerinden Cafer Panahi filmini bir gazete haberinden yola çıkarak yapmış. Film İran’da yaşayan kadınlardan yola çıkarak yeryüzündeki kadınları anlatıyor ve bunun için de daire sembolünü kullanıyor.


Planlı olarak olmasa da birkaç gün arayla önce çok sevdiğim yönetmen/yazar Sırrı Süreyye Önder’in Beynelmilel filmini (kimse daha yeni mi seyrediyorsun demesin sakın..eşime izlettirmek için ben de tekrar izledim..) daha sonra da 2006 Brezilya yapımı “Annemler Tatilde (The Year My Parents Went On Vacation)” filmini izledim. İkinci filmi izlerken sanki Sırrı abinin filmini tekrar izliyorum gibi oldum. Sebebi şu; Beynelmilel malumu olduğu üzere 80 darbesinin arefesinde sokağa çıkmama, “lorke lorke” parçasını çalmama, enternasyonel müziğini dinlememe gibi bir çok yasağın ve baskının uygulandığı bir dönemde geçimi sağlamaya çalışan bir grup düğün çalgıcısının ekmeklerini kazanma çabalarını merkezine alırken darbenin ve darbecilerin insanları nasıl sindirdiğine, Sinan Çetin’in “Mutlu Ol Bu Bir Emirdir” adlı kısa filminde bahsettiği gibi bazı komik yasaklarla kendilerini nasıl komik duruma düşürdüklerine değiniyor. Karşılıklı olarak ideoloji avına çıkıldığı bir dönemde Sırrı abinin dediği gibi muktedirlerin tehlikeli buldukları şeylerin içini boşaltarak imha ettiği, insanların kendileri gibi düşünmeyenlerin canına kıydığı, daha vahimi statükonun ne sağ ne sol hiçbir ayrım yapmadan bu kıyıma katkı yaptığı bir dönemin acılarının hala yürekte olduğunu gösteren bir film Beynelmilel. Bizi geçmişe götürüp “Ne gerek vardı” dedirten bir film…

“Annemler Tatilde” ise başka bir ülkede hatta başka bir kıtada Türkiye’dekine benzer olayların yaşandığı bir dönemi anlatıyor. 1970’in Brezilyasın’da 12 yaşındaki Mauro’nun Katolik annesi ve Yahudi olan babasının, Mauro’yu dedesine bırakarak rejimden kaçma (tatile gitme) ve Mauro’nun onları sabırsızlıkla beklemesini konu edinen bir film. Mauro ailesinin tatilden dönmesini beklerken günlerini 1970 Dünya Kupası’nda Brezilya maçlarını takip ederek geçirir. Brezilya üçüncü kez kupayı alır fakat Mauro sevinemez çünkü ailesi dönmemiştir. Ve sonunda dönen sadece annesi olur. “Annemler Tatilde” konusuna hakim, vermek istediği mesajı dağıtmadan sadece diktatör rejimlerin acımasızca hayatlarla oynadığını ve arkada acılı çocukların kalacağını hesaba katmadan nasıl can aldığını duygusal bir yolla anlatmayı başarmış. Brezilya’nın büyük tutkusu futbolu da filmin merkezine alan yönetmen, bu oyunun nasıl da “darbe marbe”  dinlemeden insanların ilgisini çektiğine de üstü kapalı atıfta bulunmuş ve bize İspanyol diktatör Franco’nun halkını futbol ve fiestayla uyuttuğu dönemleri hatırlatmıştır. Filmin, balkonları komşu iki dairenin içinde yaşananları tek karede topladığı sahnesiyle, halkın farklı kesimlerinin maç izlerken aldıkları halleri gösteren sahneleri gerçekten izlemeye değer. Müzikleri de insanı filmin içine çekecek seviyede ve güzellikteydi.

Filmleri izledikten sonra aklıma bir şey daha geldi. Hem Beynelmilel hem de Annemler Tatilde filmleri 16.Gezici Film Festivali’nin darbe filmleri bölümünde gösterilmişti. İki film de birbirine o kadar çok benziyor ki, bu bana artık evrenselleşen sinemada bazı hassasiyetlerin ortak olarak yaşandığını anımsattı. Her iki filmde de duygusallığın ön planda olması ve baskının insanlar üzerindeki etkilerini bir çocuk ve çalgıcı takımı üzerinden işlemesi filmleri etkileyici ve iz bırakan bir şekle bürümüştür. Aynı acının farklı kıtalarda ve farklı şekillerde nasıl yaşandığını bize gösteren bu iki filmi arka arkaya izleyip düşünmek gerek.

“Keşke Olmasaydı”……..

MEHMET

Gişede 6. Sıradayız

Yayınlandı: Şubat 11, 2011 / ***Tüm Yazılar, *Haberler
Etiketler:,

Avrupa Konseyi Görsel ve İşitsel Yayımlar Gözlemevi tarafından bu sabah Strasbourg’da açıklanan verilere göre, geçen yıl Avrupa Konseyi üyesi ülkelerde toplam 1 milyar 196 milyon 600 bin adet sinema bileti satıldı. En fazla sinema bileti satılan ülkeler sırasıyla Fransa (206,5 milyon), İngiltere (169,2 milyon), Rusya (165,5 milyon), Almanya (126,6 milyon), İtalya (123,4 milyon) ve Türkiye (41,1 milyon) oldu. Türkiye’de 2009 yılında 36,9 milyon adet sinema bileti satılmıştı.

Avrupa Konseyi verileri, geçen yıl Türkiye’deki sinema bileti satışlarından elde edilen gelirin ise 380 milyon 200 bin Türk Lirası olduğunu bildirdi. Bu oran 2009 yılında 308,2 milyon Türk lirası olarak kaydedilmişti.

Öte yandan, Türkiye, sinema piyasasında ulusal filmlerin en fazla paya sahip olduğu Avrupa ülkesi ünvanını geçen yıl da korudu. Türk yapımı sinema filmlerinin pazar payı geçen yıl yüzde 52,9 olarak kaydedildi. Türkiye’yi bu alanda sırasıyla Fransa (yüzde 35,5), Çek Cumhuriyeti (yüzde 34,8), İtalya (yüzde 32) ve Finlandiya (yüzde 27) izliyor.

Kaynak: ntvmsnbc.com


sinemada film izlerken uyuklamaya başardım!

galiba ilk kez bi filmi sinemada izlerken ikinci yarısının yarısından fazlasını uyuklayarak geçirdim…
hangi film mi? 
biutiful
sahi ne anlatıyodu 
FATİH
 
NOT: Fatihcim ben onu bunu bilmem…Bir filmde hem Innaritu hem de Bardem varsa o film izlenir….ama kendim izlemedim daha. İzleyip ben de düşüncelerimi paylaşıcam burada ama film hakkında yazılmış bazı eleştrileri sunayım size…belki film hakkında daha geniş fikir sahibi olmamıza yardımcı olur… MEHMET
 

İstanbul Modern Sinema, Kanada Büyükelçiliği işbirliği ile Kanada sinemasının son yıllarından kimlik odaklı filmler sunuyor. Modern hayatın tanımladığı kimlik biçimleri, arayışları ve sancıları üzerine kurulu bu programda Woody Harrelson’ın oynadığı Muhafız’dan son bir yıldır katıldığı her festivalden ödülle dönen Annemi Öldürdüm’e uzanan altı film yer alıyor.

Ayrıntılı Bilgi: http://www.istanbulmodern.org/


Bu pazarlama tekniğini geçen sene de duymuştuk. Film değil ayrı bir dünya. Aynı slogan ile gittiğimiz “Avatar” benim açımdan tatminkardı. Eğlendiriyordu ve bir felsefesi de vardı. Aynı düşük beklenti düzeyini koruyarak Tron‘a da gittim. Aynı duygular içerisinde sinema salonundan çıktım. Film kendi tasarladığı bilgisayar oyunu içerisinde hapsolmuş babasını kurtarmak amacı ile oyunun içerisine dalan Sam Flynn üzerine kurulu. Hikaye bilindik temaları içerse de, ana felsefe çok vurucu. Özellikle benim gibi 80li yıllarda çocuk olmuş ve atari salonları ile bir şekilde ilişkiye geçmiş birisi için, o oyunun içinde kullanıcı sıfatıyla hor görülmek çok sarsıcıydı. Zaten eve geldiğimde saçma sapan bir atari oyunu açıp yenildim, sadece programlara da kazanma hakkını vermek için. Onların da kaybettikleri için üzülebilecek organizmalar olması fikri her ne kadar imkansız olsa da ilgi çekici ve sarsıcıydı.

Bu fikirler içerisinde olduğum için; demek ki film seyriciyi içerisine çok rahat çekebiliyor. Bunda, iddalı olduğu görselliğin payı büyük. Havada çıkan motorların her ayrıntısına kadar özentili, ışın ilüstrasyonları muhteşemdi. Aynı özen Tron’un dünyasındaki her ayrıntıda mevcuttu. 80lerin atari oyunları, canlanıp bu hallerini görseler emin olun mutluluktan ağlardı. 3D için oldukça uygun olan bu paralel evrende biraz daha ayrıntıları gözümüze soksalar daha mutlu olurdum. Zira filmin dünyada geçen ilk yarısı (giriş kısmındaki uyarıda olduğu gibi) 2D çekilmişti ve gözlüğümü bi kenara bırakıp seyretmenin tadını çıkardım.

Filmin görselliğindeki aynı özenin en ufak bir kırıntısı oyunculuk ve senrayoda yoktu ne yazık ki. Sanki bütün oyuncular, “Aman nasıl olsa efektler yeterince iyi biz işimizi yapalım, ne gerek var ekstra özene” mantığında oynamışlar. Hepsi ayrı bir salaş, ayrı bir karikatür. Özellikle Jeff Bridges oyunculuğu ile balık baştan kokar dedirtiyor. Bu hali ile “True Grit” filmine olan ilgimi bile yitirmeme neden olduğunu söylemem gerek. Hele bir de joker taklidi karakter vardı ki filmde, boğasım geldi. Çok şükür yönetmen de aynı şekilde düşünmüş olacak ki, yaptığı hatayı anlayıp 10 dakikadan fazla sahne vermemiş.

Senaryo da ayrı bir facia. Tamamı klişelerden oluşan hali ile, ana felsefesi olmasa, tv için yapılan D sınıfı işlerden ayırt etmek zor. Arada alakasız çıkan, kötü karakterin tek cümlelik replikleri; her konuşmayı daha başlamadan tahmin edebilmemizi sağlayan, 80lerin yeşilçam filmlerini andıran diyaloglar; her repliğin, kahramanlarımızı bekleyen muhteşem sona bir gönderme yapması. Bir de disk aldatmacası var ki sormayın. Spoiler vermemek adına daha fazla ayrıntı yazmayacağım ama diskin ilk alınma sahnesinde fikrinizi bi yere yazın, filmin sonunda aynı şeyi göreceksiniz.

Sonuç olarak artıları eksilerinden fazla bir film. Hani aslında bu da tartışılır, beklentilerinize göre. Tutarlı diyalogları olan, süpriz bir film arıyorsanız uzak durun. Farklı bir dünya göreyim, bana muhteşem efektler de yeter ise amacınız bir dakika durmayın evde. En yüksek beklentinizi bile karşılayacaktır. İyi seyirler.

Puan: 5/10

 CİLASUN


Altyazı Dergisi’nin okurlarına sorarak  2010 En İyi Filmler’ini seçti. Okurların ilk 10’u aşağıda, daha ayrıntılı bilgiler Altyazı Şubat sayısında…

1. Başlangıç     
2. Beyaz Bant
3. Ciddi Bir Adam
4. Bal
5. Kosmos
6. Gir Kanıma
7. Deccal
8. Sosyal Ağ
9. Gözlerindeki Sır
10. Parlak Yıldız

Çekimlerine ocak ayında başlanacağı bildirilen “The Life of Pi” için uzun süredir uğraş veren Ang Lee sonunda finansal destek buldu. Yann Martel‘in bir gemi kazasından sonra 227 gün boyunca botun içinde bir bengal kaplanı ile kanan Pi’nin (2002’de Booker Man ödülünü kucaklamıştı) macerasını anlattığı hikayesi için belirlene oyuncu kadrosu da heyecan verici. Pi rolünde Suraj Sharma’yı (Rolü, 3 bin rakip arasından sıyrılmayı başaran 17 yaşındaki Hintli Suraj Sharma aldı.-Sağdaki fotoğrafta-) izleyeceğimiz haberleri gelirken Gerard Depardieu, Irfan Khan ve Adil Hussain gibi ustaların da projede olacağı kesinleşti. Hintli çocuk Pi’nin hikayesinin oyuncuları için Lee’nin Boyle gibi Bollywood‘a yönelmesi de isabetli bir karar olarak görülüyor. (Kaynak: Sinemalife Dergisi)


Almanya’nın başkenti Berlin’de, 10-20 Şubat 2011 günleri arasında düzenlenecek olan 61. Berlin Film Festivalinde (Berlinale), aralarında yönetmen Seyfi Teoman’ın “Bizim Büyük Çaresizliğimiz” adlı filminin de bulunduğu 16 film “Altın Ayı” için yarışacak.

Berlinale Direktörü Dieter Kosslick’in de katıldığı bir basın toplantısı ile tanıtılan festival programı çerçevesinde, farklı kategorilerde 58 ülkeden toplam 385 filmin gösterileceği belirtildi.

Türklerin Almanya’ya göçünü konu alan, yönetmenliğini Yasemin Samdereli’nin yaptığı ve Vedat Erincin, Fahri Yıldırım, Aylin Tezel, Lilay Huser ve Demet Gül’ün oynadığı “Almanya-Willkommen in Deutschland” (Almanya-Almanya’ya hoşgeldiniz) adlı film de yarışma dışı gösterilecek filmler arasında yer alıyor. (Kaynak: Bloomberght)

                                                                                                                                                       


Dergiyi Okumak İçin: http://www.sinemalife.com/default.html


The King’s Speech, Kral 6. George’un konuşma problemi üzerine odaklanan bir film. Kekeme bir adam olan George’un hem kral oluşunu, hem de kral oluşu sırasında konuşmasını düzeltmek için gördüğü terapileri anlatıyor. Bu terapilerde kralımız hem kekemelik sorununun derinliklerine iniyor, hem de bir dost ediniyor.

Yönetmen Tom Hooper için Oscar ve DGA tahminleri yapıldığında ciddi anlamda şaşırmıştım. Çünkü kariyerine baktığınızda genelde televizyon odaklı işler görüyorsunuz. 13 Emmy, 4 Altın Küre alan John Adams; 3 Altın Küre’li Longford ve 9 Emmy, 3 Altın Küre alan Elizabeth I…….

Kapsamlı Değerlendirmeı İçin: http://theoscarboy.com/2011/01/25/the-kings-speech/


Arka Pencere Son Sayı İçin :http://www.arkapencere.com/2011/02/04/


OY VERMEK İÇİN: http://theoscarboy.com/2-oscar-boy-odulleri-oy-verin/


Haftalık Antrakt Sinema Gazetesi Türkiye’nin 2010 yılı vizyon raporunu yayınladı. Gazetenin Genel Yönetmeni Deniz Yavuz tarafından hazırlanan rapora göre, 2010 yılında Türkiye sinemalarında toplam 252 film gösterime girerken (2009: 255, %-1), bu filmler arasındaki Türk filmi sayısı ise 65 oldu (2009: 69, %-6).

Geride bıraktığımız yıl, sinema salonlarına en yaygın dağıtımı yapılan film New York’ta Beş Minare idi. Toplam 383 kopyasıyla 700 salonda izleyici karşısına çıkan New York’ta Beş Minare, ilk haftasında 1.096.007 kişi tarafından izlenerek 10.080.177,00 TL hasılat yaptı. Bir sinemada ortalama 1.566 kişi tarafından izlenen bu filmi salonlarında programa koyan sinemalar yalnızca New York’ta Beş Minare ile bir haftada 15.000 TL’ye varan ciro yaptı.