‘**Cilasun’un Yazıları’ Kategorisi için Arşiv


İki kanka yönetmenden ikincisi de filmini vizyona soktuğu bu hafta, ilkine gitmişken ikincisine gitmemek olmaz dedik ve hemen salonların yolunu tuttuk. “Behzat Ç.” ile ilgili bir yazı yazmamıştım, çünkü bir eleştirmen öncelikle objektif olmak zorunda ve uğruna sevgilimi ekip pazar akşamlarımı bir sene boyunca feda ettiğim dizi ile ilgili objektif bir eleştiri yazmamın imkanı olmadığından, bu sayfayı propaganda için kullanmayayım dedim. Ama bu film başka; pazartesilerimi çalan “Leyla ile Mecnun” dizi kadrosunun neredeyse yarısını barındırmasına rağmen, farklı dertleri, bambaşka bir yapısı olan apayrı bir film. Bu yüzden yazıyı hak ediyor.
Filmimiz Eskişehir’de (ki Onur Ünlü’nün en sevdiği şehir sanırım) anayasa profesörü olarak hayatını sürdüren ve halk tarafından tanınmış Celal Tan’ın, peri masalı gibi başlayan bir aşk ile evlendiği, kendinden 40 yaş küçük karısını öldürmesi ile başlıyor. Bundan sonrası aile içinde, cinayeti ne yapıp edip saklama isteği, durumu örtbas edip suçu başkasına atma hevesleri ile örülmüş kaba bir kara mizah örneği. Sonuç olarak film bizi absürtlükleri ile güldürürken aynı zamanda içimizi sıkıntı ile dolduruyor. Bu bağlamda film başarılı diyebiliriz.
Onur Ünlü filmografisini “Leyla ile Mecnun” dizisi ile tüm Türkiye önünde tanınmadan ve sadece festival meraklısı bir kitle tarafından değer gördüğünden beri takip ederim ve çok da başarılı bulurum. Kendine has ince mizahı ve göndermeleri, birçoklarına göre karmaşık ve sıkıcı bulunmasına karşın, her zaman için yeni film çekse de takibe devam etsek dediğim bir yönetmendir. Fakat meşhur olmak yönetmene pek yaramamış ve hikayesini bu sefer daha halk dilinde oluşturmaya çalışmış. Bu yüzden de arada kalmış herşey. Bir sahnede çok basit ve karikatürize karakterler, gayet saçma komedilerdeki gibi repliklerini sıralarken, beş dakika sonra, son derece metaforik bir gönderme ile şok oluyorsunuz. Sonuçta salondan çıktığınızda arada kalıyorsunuz. Ayrıca filmin reklamlarda dönen iki sahnesindeki absürtlükler de sadece bu iki sahne ile sınırlı. O zaman neden sadece bu sahnelerle reklam yaptınız diye sorasım geliyor. Politik göndermeleri de bir önceki filmi “Beş Şehir” yanında çok suya sabuna dokunmaz bir halde. Tamam sistem eleştirisi yapılıyor fakat gerisi gelmiyor. Bu hali ile Trt’nin sansürcü yapısından kurtulamamışlık izlenimi veriyor. Halbu ki Ahmet Kaya müziği fonunda, anarşist kızı döverek öldüren polis memuru ne kadar etkileyiciydi. Bu filmde bunlardan yok, sonuçta eğlenelim gülelim.
Oyuncular da aynı dizideki hallerindeler. Ushan Çakır babam demiyor da bu sefer dayım diyor. Cengiz Bozkurt en az Erdal Bakkal kadar kaypak bir karakter. Diğer oyuncular da başka dizilerden gelme olduklarından, ordaki oyunculuklarını aynı şekilde devam ettirmişler. Bir dizi seyreder gibi seyrediyoruz.  Celal Tan’ı Selçuk Yöntem bile aldatılan adam rolünden sıyrılamamış, “Aşk-ı Memnu” dizisindeki hallerine devam ediyor. Ayrıca o bünyeye o küfüler hiç gitmemiş, çok iğreti duruyor. Hani diğer oyuncuların ettiği her küfür son derece yerinde ama Celal Tan olmamış. Filmdeki tek göze batan oyuncu Bülent Emin Yarar; ki sadece onun oynadığı sahnelerde film oyunculuk açısından izlenir kılınıyor.
Filmin teknik yönlerine gelirsek daha bir dökülüyor. “Yazın dizi tatile girdi, bu malzemeler ile filmi de çeker miyiz acaba? Çekeriz abi ya ne olcak.” Sanki teknik ekip arasında bu diyaloglar geçmiş de bütün dizi malzemelerini sete taşıyıp filmi çekmişler gibi, bir baştansavmalık filmin geneline hakim. Görüntüler yavan, ışık bir yerde çok fazla iken diğer tarafta yetersiz. Sonuç olarak ortaya daha halk kitlesine hitap eden, anlaşılabilir ama diziden bozma, vasat bir film çıkmış.
Benim gibi Onur Ünlü hayranı fanatikleri, bir film için böyle müstesna bir yönetmeni terk etmezler; fakat bu film Onur Ünlü filmografisinin en zayıf halkası ve eğer tanışmak istiyorsanız, öncelikle gidin diğer filmlerin dvd’sini edinip seyredin. Böylece bu filme katlanmaya nedeniniz olsun. Kendisinden daha özgün ürünler bekliyoruz. İyi seyirler.
PUAN: 6/10
CİLASUN

Reklamlar

Salgın

Yayınlandı: Kasım 23, 2011 / ***Tüm Yazılar, **Cilasun'un Yazıları, *Filmler

Bu filme gitmek için iyi bir sinemaseverin elinde onlarca neden var. Hatta gitmemek için bahane bulması imkansız. Öncelikle yönetmeni Oscar’lı; gerçi artık fason üretim tadı veren sürekli çektiği filmlerinde aynı kaliteyi tutturamadığı söylense de yine de takibe değer halini korumakta. Sonra oyunculara bakıyoruz, Oscar almayanı yok gibi; bu kadar meziyetli oyuncuyu seyretmek için beş sinema bileti parası vermemiz gerekirken, toplu indirimden yararlanmış gibi hissediyorsunuz kendinizi. Bu kadro ne yapsa seyredilir diye düşünüyoruz. Bu hisler ile filmekiminde bilet bulamadığımız için üzüldüğümüz anlarda, nasıl olsa iki hafta sonra vizyona girecek diye teselli bulmuştuk. Vizyona girdiği gibi de gittik demek isterdim ama sonuçta bu işi hobi olarak yaptığımdan dolayı önceliklerimizde hep arkaya itiliyor sinema.
Filmimiz çok feci şekilde ölen birkaç kişi ile başlıyor. Açılış son derece başarılı, müzikler çok vurucu. Kendinizi filmin içinde buluyorsunuz ve neden sorusunu filmdeki çaresizler ile birlikte arıyorsunuz. Fakat süpriz bir son yok, nedenler niçinler filmin ortasında açıklanıyor. Zaten amaç da salgın ile genel mücadeleyi göz önüne sermek. Ortaya çıkan kaosu, hastalıktan daha büyük tehlikeleri son derece çıplak bir şekilde gözler önüne seriyor. Sonuçta zamanımızın paranoyak dünyasında başımıza gelmeyen şeyler değil bunlar.
Bir sürü kısa hikayeden oluşan filmleri hep sevmişimdir. Aslında yukarıda saydığım birçok nedenin yanında, filme gitmemdeki en önemli etken buydu. Fakat burda hikayeler birbirinden tamamı ile kopuk ve karakterler neredeyse hiç karşılaşmıyorlar, tanışmıyorlar. İnsan minimalist bir İnarritu dokunuşu arıyor doğrusu. Filmin başlangıç ve bitiş kurguları mükemmel. Fakat arada kopukluklar had safhada. Marion Cotillard filmin başında çok önemli bir karakterken, ortalardan sonra bir yok oluyor, unutuyoruz doktoru. Ta ki son sahneden bir öncekinde sonunun ne olduğunu öğrenene kadar. Bu da seyirciyi tatmin ediyor mu? Koca bir hayır. Aynı şey diğer karakterler için de geçerli. Hikayeler birbirine bağlanmıyor ve bu hali ile kısa filmlerden oluşmuş “Paris, Seni Seviyorum” tarzının üstüne çıkamıyor.
Oyuncular genel olarak başarılı, ama hiçbiri Oscar aldıkları veya adayı oldukları performanslarının yanından bile geçemiyor. Gerçi o kadar süreleri hiç olmuyor bu filmde. Sonuçta yukarıda toplu indirim demiştik ya. Oyunculuk da ona göre haliyle.
Film son derece etkileyici bir başlangıç ve nedeni açıklamakta o kadar başarılı bir son arası vasat bir yapı ile ilerliyor. Bu hali ile, klasik yorumu bir kez daha doğruluyor ve hatta yönetmen ile ilgili eleştirilere de biraz olsun katılmama sebep oluyor. Sonuçta her zamanki gibi, bu kadar ünlüden çok başarılı bir film çıkmıyor ve ancak kendini seyrettirir düzeyde kalıyor. İyi seyirler.
PUAN: 6/10
CİLASUN

NBC’den son ricam film çekmeye devam etmesiydi. Saolsun üzerine her seferinde yeni birşeyler koyarak bizleri şaşırtmaya ve büyülemeye devam ediyor. Aradan 3 sene geçtikten sonra yine bir filmi için kıyı köşe salonlarını arşınladık. Gittiğimiz salon, tahmin edeceğiniz üzere, cep salonu idi ama bu sefer tıka basa dolu olması çok keyifliydi. Seyircinin yavaş yavaş kafalarını C sınıfı gişe işlerinden kaldırıp değişik sinema deneyimlerine sıcak baktıklarını görmek mutluluk verici.
Filme gelecek olursak, öncelikle NBC ile ilgili benden kötü eleştiri beklemeyin. Bir önceki filmin son sahnesinde, tren geçerken başlayan yağmur ve fondaki manzara birleşimi ile ulaşılmazı yakaladı artık diye düşündüğüm yönetmen, daha açılış sahnesinde, “Yok o daha başlangıç, neler göreceksiniz!” dercesine seyirciyi şoklamaya devam ediyor. Merak ediyorum tek plan çekilmiş olan açılışın çekimi kaç gün sürmüştür acaba? 10 dakikaya yakın süren çekimde yapılması muhtemel bir hata bile o günü öldürmeye yetiyordu; çünkü, güneş batmak için çekimin bitmesini beklemiyor ve alacakaranlığın, yönetmenin istediği gibi olması için ertesi günü beklemek gerekiyordu. NBC gibi mükemmeliyetçi bir yönetmen en az bir hafta uğraşmıştır bu sahne için diye düşünüp korkmaktan kendimi alamadım.
Açılıştan sonra konumuza dönelim. Filmde bir savcı, doktor, komiser ve suçlu bir gece boyunca bir cesedi arıyorlar. Konu tam NBC’ye uygun, uzun manzara çekimleri seyredeceğimiz dingin bir filmle karşı karşıyayız. Hele ki filmin başrol oyuncusu; oralı olanlar dışında hiçkimsenin haritadan yerini bile gösteremeyeceği Kırıkkale ilimiz olunca ve herkesten başarı ile rol çalıp bunun hakkını sonuna kadar verince, evet sakinlik 2 saat boyunca sürecek diyoruz. Ama durun; komiser konuşmaya başlıyor. Bu adam hiç de NBC karakteri değil; öncelikle çok ve boş konuşuyor, az da yalaka hali var. Devam ettikçe görüyoruz ki benzer karakterlerden etrafta sürü ile var. Bu arada komiser rolünde Yılmaz Erdoğan ve şöför rolünde Ahmet Mümtaz Taylan olağanüstüler. Sanki NBC böyle bir film çekse de biz de döktürsek diye senelerdir bekliyorlarmışcasına başarılı ve işin içerisindeler. Film bu karakterler sayesinde oldukça dinamik ve akıcı hale geliyor. Seyirci her an bir aksiyon görecekmişcesine istim üzerinde. Evet karakterler diyorduk, bu filmde o kadar çoklar ki hepsini tanımamız için filmin bu kadar uzun olması şartmış diyor insan. Bu saydıklarımın yanında, komutan, muhtar ve morg hizmetlisi var ki, her birine ayrı film çeksen iş yaparcasına nev-i şahsına münhasır tipler. Fakat hiçbirisi tip değil; film hepsine iyi kötü bir karakter olma, kendini bize sevdirme veya nefret ettirme imkanı sunuyor. Bu açıdan seyrettiğim en derin filmdi diyebilirim.
Filmin klasik NBC karakterlerine gelecek olursak, doktor, savcı ve katil, geri kalan herkesten farklılar. Onlar durup uzaklara dalan, derin düşünceleri olan, iki tanesi hayatta bir yere gelmiş olmasına rağmen aslında en az katil kadar kayıp karakterler. Burada “Popülariteye kendimi o kadar da kaptırmadım.” dercesine içten NBC. Oyuncular da en az yukarıda saydıklarım kadar başarılı. Ama Fırat Tanış, başrol bile olmayan karakteri ile herkesin üzerinde. O donuk, mahsun, suçlu ve üzgün yüzü, neredeyse hiç konuşmamasına rağmen en az Kırıkkale bozkırları kadar etkileyici. Popüler işlerin yanında asıl istediği şeyi yapıyor olmanın mutluluğu, bütün oyuncularda olduğu gibi onda da var ve filme son derece başarılı bir şekilde yansıyor. Burada NBC’nin artık cast sıkıntısının kalmamış ve herkes tarafından çalışılmak istenen bir yönetmen olmasının getirdiği rahatlığın büyük payı var. Sanırım tadını sonuna kadar da çıkarıyor ve hak ediyor. Bir sonraki filminde Mehmet Ali Erbil’i oynatsa, acaba o da döktürür mü aynı şekilde diye düşünmeden edemiyorum!!!
Filmin teknik yönlerine gelirsek, akşam çekimleri, gece çekimleri, sabah çekimleri, ışıklar, herşeyi ile bizim sinemamızın ötesinde bir iş olmuş. Yalınız burada bir kötü eleştiri getirmek istiyorum; kamera açı hataları daha önce çektiği filmlerin tamamı kadardı. Bir sahnede oturan doktorun, hemen arkasından ayakta çekilmesi gibi hatalar çok fazla rastladığımız birşey değil NBC sinemasında. Onu da nazar boncuğu olarak sayıyoruz. Bir de filmin herkes tarafından eleştirilen uzunluğu kısmına gelecek olursak; eğer film güneş doğarken ve araçlar bozkırdan şehre doğru yol alırken bitirilseydi de aynı derecede mutlu ve etkilenmiş olarak salondan ayrılırdım. Sonrasının sıkıcı olduğunu söylemiyorum kesinlikle, kafamızdaki birçok soruyo yanıt buluyoruz sonrasında. Baba ile oğulun karşılaşması, otopsi sahnesi gibi kısımlar oldukça etkileyici, heyecan uyandırıcı. Ayrıca bu tarz filmlerde hissedilen ” Hadi ya burda da biter mi, e başrol oyuncusuna ne olcak, şuna ne olcak, buna ne olcak?” soruları mümkün olduğunca seyircinin kafasından siliniyor bu sahneler sonunda. O yüzden uzunluğu kötü olarak eleştiremiyorum. Sadece ben öteki türlü de çok mutlu olurdum.
Sonuç olarak, “Üç Maymun” filminden daha başarılı bir Oscar macerası beklediğim, onun da üzerine birşeyler koyması ile yine şaşırtan, bu senenin şimdiye kadarki en iyi yerli filmi ile karşı karşıyayız. Artık yine bunlardan çek demiyorum, çünkü buradan sonra bırakmasının imkansız olduğunu hepimiz biliyoruz. Bir sonraki filminde yine bizleri şaşırtmasını büyük bir heyecan içerisinde beklediğim NBC’nin hiçbir işini kaçırmamanız dileği ile; iyi seyirler.
PUAN:9/10
CİLASUN

Filmekiminin ikinci ve son ziyaretini biraz geç kaleme alabiliyorum ne yazık ki. Bir önceki enerji dolu, kara mizah filmimizin getirdiği keyif ile salondan içeri giriyoruz. Bu Nişantaşı sinemaları pek festival filmlerine göre değil. Bildiğin AVM sineması. Koltuk araları geniş, perde kocaman, katlar arası kot farkı oldukça tatmin edici. Şaşırarak filmimizi bekliyoruz. Fakat bu sefer karşımızda geçen seferkine tam ters bir psikolojik gerilim var. Bu filmimiz de Sundance ödüllü olduğundan beklentim yüksek. Ama film çok sıkıcı. Durun bir dakika, sıkıcı olması gerekiyor zaten; psikolojik ve gerilim birleşeninden ne bekliyorsunuz. O yüzden sıkılmanız başarı kriteri. Yarattığı atmosfer insanı oldukça boğuyor, filmden hep bir vahşet sahnesi, hadi olmadı bir kapı çarpması ile irkilme hissi beklentisi içerisindeyiz. Evet evet karşımızda oldukça başarılı bir ürün var.
Kahramanımız Marcy May daha ilk sahnede çiftlikten kaçıyor ve ablasının yanına sığınıyor. Sonradan kızın asıl adının Martha olduğunu öğreniyoruz. Daha sonra Marlene karakteri de devreye girecek merak etmeyin. Yani bütün bu isimler bir kıza ait. Ana oyuncumuz bir tane ve Elizabeth Olsen elinde çok etkileyici bir şekilde, içinde bulunduğu buhran bize yansıyor. Kendisini 80’li yılların çocukları; Mary Kate ve Ashley Olsen isimli ikiz kardeşlerin çocuk filmlerinden hatırlıyoruz. Ufak kız kardeşleri olarak kıyıda köşede kalmakla yetinmemiş ve boynuz kulağı geçmiş olacak ki yaşı elverdiği gibi ana karakter rolünü kapıyor. Üstesinden de oldukça başarılı bir şekilde geliyor. Takip edin, ileride ismini daha fazla duyacak gibiyiz. Diğer oyuncular için fazla söze gerek yok. Çünkü film isminden de anlaşılacağı gibi bu dört ismi taşıyan kişinin üzerine kurulu. Diğerleri sadece ana karaktere hizmet etmek için ordalar. Hatta biraz meşhur bir ürün olsa Oscar adaylığı için ismi bile geçer ama daha ona zaman var.
Bu aşamada kurgunun başarılı olduğunu vurgulamak istiyorum. Zira çiftlik hayatı ile ablasının yanında geçirdiği günler iç içe anlatılıyor. Hatta ilk sahnede Patrick sanki ablasının komşusuymuş da tanışmaya gelmiş kadar iç içe geçmiş sahneler. Ki filmin bu şekilde anlatımı, başarılı olmasında en büyük etken. Flashbackler ile çiftlik hayatına atılan ince bir bakış, aslında o anda verdiği tepkilerin neden olduğunu gözümüze sokarcasına açıklayıcı. Bu aşamada çiftlik hayatından bahsetmek istemiyorum, çünkü spoiler vermeden bunun imkanı yok ve bu filmi spoiler olmadan seyretmelisiniz. Gerçi olacak şeyleri film boyunca tahmin ediyorsunuz ama ekranda görmek filmin sinir bozuculuk katsayısını daha da arttırıyor. Tabi senaryo hepten de tutarlı değil. Arada eksik, hatta yanılış bölümler mevcut. Bu kadar doğrucu bir filmde, naturalizm akımının öncülüğünü yapan çiftlik yaşayanları para kazanmak için ne saçma işler yaptıkları ile savundukları akımın tezatlığı kafa karıştırıcı. Bu kadarcık spoiler ile kafanız daha karıştı ama idare edin.
Yönetmen Sean Durkin; üçüncü işi ile Sundance Festivalinden en iyi yönetmen ödülünü almış olmasına rağmen bunu haketti mi sorusu kafamı kurcalamadı değil. Sonuçta filmin sinir bozucu etkisi var, elinde süper bir oyuncu ve başarılı bir kurgu var. Başka bir yönetmen de aynı ürün ile aynı filmi çekerdi. Daha karmaşık filmlerde yeteneğini görmeyi bekliyoruz. Yine de Hollywood’un canavar endüstrisine kaptırmayalım böyle yönetmenleri. Filme son bir not verecek olursak; bu da vizyonda görmemizin oldukça zor olduğu bir film. Dvd edinilse bile pazar günü değil, haftaiçi akşam sevgili ile izlenecek filmler kısmına yerleştirilmesinde fayda var. İyi seyirler.
Puan: 6/10
CİLASUN

-Çocukken pazar günleri, mahallenin genel aktivitesine uygun olarak, Pendikspor’un maçlarına giderdim. Bazı takımlarla oynanan maçlar çok olaylı geçerdi. Bu yüzden misafir takım taraftarı 15 dakika önce stattan çıkarılırdı. Bu gibi durumlarda biz de boş durmaz, “Kapılar açılsın, çatışmalar başlasın!!” diye tempo tutardık.-
O zamanki naif çığlığım ile aylardır dillendirdiğim sonbahar; sonunda geldi ve festivaller yavaş yavaş kapılarını açtılar. Biz İstanbul izleyicileri de Filmekimi sayesinde bunun tadını çıkarabiliyoruz. Fakat bu sene daha bir keyifliyim, çünkü bizden sonra Filmekimi beş şehir daha dolaşacak ve Türkiye genelini de bu zevkten mahrum bırakmayacak. Filmekimi’nin yeri zaten her zaman için ayrıdır. Bir jürisi yoktur, kazananı, yarışanı yoktur. Sadece seçilenleri ve başarılı filmleri vardır. İzleyici de bunların arasından filmleri kapışır. Konu buraya gelmişken, lale kartı sahibi Özlem’e teşekkür ediyorum. Sayesinde biz de kıyı kenardan filme bilet bulmayı başarabildik. Ayrıca lale kartı diye bir sistem çıkartan zihniyeti de kınıyorum, boğazlama isteği içerisinde yanıp tutuşuyorum. Festival gibi komün bir olguyu, liberalizmin zirvesine taşıdıkları için. Hadi lale karta para verdik diye bizi ayrıdın, diğerlerinden üstün kıldın da; bu kartlar da kendi içinde ayırımlara sahip. Yok sarı lalelere bi gün kala bilet alımı açılıyo, siyah lalelere 3 gün kala. 5bin liralık kart aldıysan kralsın, 5yüz liralık kart aldıysan, diğer sefillerden bir boy üstünsün. Tebrikler!!!
Neyse Özlem’in sarı lalesi sayesinde, bilet satışının başlamasından bi gün önce bilet almayı başardık ama bizden önce bilet alan daha büyük laleliler sayesinde Mehmet’in tavsiye ettiği filmlere bilet bulamadık çok şükür. Kendi adıma çok dert etmedim açıkçacı. Sonuçta programdaki bütün filmlere ayrım yapmadan gitmek istiyordum ve gidebileceğim 2-3 günümü herhangi biri ile doldurabilirdim. Üstüne üstlük bilet bulduğumuz filmler Sundance ödüllüleri olunca keyfim daha da yerine geldi.
Biraz da Sundance’den bahsedecek olursak, bu festival oldukça genç. Benim de tanışmam, 2006 yapımı “Little Miss Sunshine” ile oldu. Amerikan sinemasına göre çok düşük bütçeler ile, çoğu zaman ikinci el kameralar kullanılarak çekilen, oyunculuk odaklı minimalist filmler; anlattıkları küçük ve sıcak öyküleri ile her seferinde sinemadan gülümseyen bir yüz ile çıkmamı sağladılar. O yüzden afişinde Sundance işareti gördüğüm her filme karşı bir kulak kabartma ve beklenti artışı halim var.
Bu kadar yazı yazdık, biraz da filmimizi özetleyelim. Klasik bir Sunance filmi ile karşı karşıyayız. Fakat ilerledikçe biraz daha farklı olduğunu görüyoruz. Öncelikle bir ailemiz var. Anne, baba, iki erkek kardeş ve bir üvey ablaları ile mutlu, mutsuz, sorunlu bir Amerikan ailesi. Fakat bu aile ile tam tanışamıyoruz, çünkü günlük sorunlarının yanında, üvey ablanın öz kardeşi evleniyor. Ve aile olarak orda bulunmak zorundalar!! Burada işe öz baba, yaşlı büyükbaba ve anne, teyzeler, enişteler, kuzenler, vb. giriyor. Benzer bir çekirdek aile yapısına sahip olduğum için sorunları algılamam ve hikayenin içine girmem hiç uzun sürmedi. Fakat burada film; karakterleri uzun uzun tanıdığımız, herbirine ayrı ayrı yoğunlaştığımız klasik Amerikan bağımzıslarından sıyrılıyor. Bu kadar çok karakteri aynı yöntemle aktarmak zaten 12 saatlik bir film gerektirir. Filmin kalabalık hali iyi mi kötü mü bilemedim. Fakat, büyük aile ile tanıştığımız ilk andan beri bildiğimiz sonuna doğru oldukça dinamik bir gidişi var filmin. Sonuçta üç tane kaybetmiş kardeşin, karşılarında “300 Spartalı” filminden fırlamış kadar mükkemmel bir üvey kardeş olması fikri oldukça cezbedici.
Oyunculuklar da bu kalabalıkta boğulur diye düşünürken, çok öne çıkan ve başarılı karakterler ile film kendini kurtarıyor. Öncelikle hemen hepsi, daha önce benzer filmlerden veya yan rollarden tanıdığımız oyuncular, başarılı. Özellikle ailenin uyuşturucu bağımlısı büyük oğlu rolünde Ezra Miller çok başarılıydı. Donuk, umursamaz, çocuk tavrı film genelinde oldukça başarılı aktarımı ile tam puanı sonuna kadar hak etti. Bunun yanında annemiz Ellen Barkin ve intihara meyilli üvey ablamız Kate Bosworth de oldukça iyiydiler. Fakat filmdeki adı ile Elliot her sahnede hepsinden rol çalıyordu. Filmin sonunda güneşle parlayan yüzü bile ablasını gölgede bırakıyordu. Oyunculuk demişken, oynadığı her filmden nefret etmemi sağlayan, berbat kişilik Demi Moore, iyi/kötü kalpli mükemmel üvey anne rolünde; sadece bu filmi ile bile beni, “Ya bu kadın hakkında yanılış düşünmüşüm, eline fırsat geçince ne de güzel döktürüyormuş.” düşüncelerinin almasını sağlıyorsa eğer, en az  Elliot kadar tam puanı haketmiş demektir. Pişmanlığım ne zaman geçer bilemiyorum ama dönüp “Charlie’s Angels” veya “Streaptease” filmlerini bir daha seyredeyim bari. Bu kadar oyuncu kadrosunu başarı ile bir araya getiren ve yöneten Sam Levinson da bir alkışı hakediyor. Daha başarılı bi ürün de çıkarmış bu fikirden ama bu da oldukça tatmin edici.
Sonuç olarak, filmekimini diğer şehirlerde takip edecekler için güzel bir seyirlik. Denk gelirlerse seyretsinler. Fakat vizyona girme şansı çok olmadığını düşünüyorum ve dvd sini edinip yağmurlu bir pazar günü evde seyredilecek naif filmlerin arasına koymanızda fayda var. İyi seyirler.
7/10
CİLASUN

“Yeni bir Batman felaketi mi geliyor?” Evet bu korkunç soru; benim gibi Tim Burton hayranlarının, kült Batman ve Joker’i, hayallerinde halen daha yaşatıp, yeni Karanlık Şövalye’ye aşağılık bir taklit gibi tavır almalarına sebep olan zihniyeti, uzun zamandan beri kurcalıyordu. Yine “Karanlık Şövalye” gibi çok başarılı eleştiriler alınca, korkuların üzerine gitmek gerekir diyerek salondan içeri girdim. Hem zaten Burton’un Batman’i meşhur, maymunları en kötü filmlerinin içerisinde. Kendi bile beğenmemiş ki devamını çekmemiş. Bu arada o kadar bahsettik ama filmin asıl orijini 70’li yıllara dayanıyor ki bunlar şimdi bile hayranlık uyandıracak eserler. Aslında onların korkusu ile filme gitmemiz gerekliydi. Ama korkmayın, karşınızdaki film yeniden çekim değil. Belki devamı öyle olacak ama en azından bu değil. Daha öncekilerde maymunların hakim olduğu bir gezegende yaşam, onlarla savaş, hatta onlardan kaçış konuları işlenmişti. Bu filmde ise konumuz olayın nasıl başladığı. Belki de yönetmenin dediği gibi, ileriki filmler de tamamen bağımsız olacak ama en azından bu kurgu izleyiciye, olayların öncesine gidilmiş hissi veriyor. Zaten filmin her iki dildeki ismi de bunu doğruluyor. Bu durum, ilk yarım saatte film ile ilgili önyargılarınızı bir kenara koymanızı ve filmin içine girmenizi sağlıyor.
 
Günümüzdeyiz. İnsanlar bilimsel araştırmalar yapıyor, denek olarak maymunları kullanıyorlar ve bu deneyler sonucunda gelişen maymunlar artık isyan vaktidir diye atağa kalkıyor. Çok klişe bir konu olunca, bizim de kurguya, diyaloglara odaklanmadan teknik kısımlara kafa yormamız gerekiyor. Zaten yönetmen de aynı şeyi düşünmüş olmalı ki, oyunculukları hep arka planda tutuyor. Filme gözümüze bir tek James Franco batıyor, ki o da gayet iyi bir oyunculuk çıkarıyor. “127 Saat” filminden sonra bu tarz genel geçer işler kabul edilebilir ama çok devam etmesin. Diğer oyuncular; olsalar da olur olmasalar da. Hele ki esas kızımız niye oynuyor anlayamıyoruz. Veteriner olduğunu sadece ilk sahnede görüyoruz, sonrası umurumuzda değil. Starbucks’da kahve satıcısı olsa da tanışsalar hiçbir şey farketmez. Bu hali ile Freida Pinto’ya yazık olmuş.
 
Gelelim teknik kısımlara. Maymunlar son derece başarılı. Görsellik ön planda ve oyunculuğun eksikliğini son derece başarılı bir şekilde kapatıyor. Daha doğrusu oyunculukta çok güzel rol çalıyor. Kurguda bir takım saçmalıklar var elbet ama bunlar da kabul edilebilir seviyede. Olduk olmadık her şey için orduyu devreye sokan Amerikalılar, hayvanat bahçesinden bozma mekandan kaçan yüz kadar maymunun şehri yakıp yıkmasına sadece seyirci kalıp, üç beş polis arabası ile olayın üstüne gitmesi bunlara bir örnek. Yok, bu pek de kabul edilebilir bir saçmalık değilmiş.
 
Filmin sonu da tam ismine layık bir biçimde bitiyor. Maymunlarla büyük bir kapışma yok. Ortadayız, sonunu nasıl isterseniz bitirin. Durun bu bir Amerikan bağımsızı değil, gişe filmiydi değil mi? Dolayısı ile çok kafa yormayın, devamı gelecek. Karayip korsanlarının bu seneki bölümünde özlemini duyduğumuz deniz savaşlarının, maymun insan halini ikinci de göreceğiz sanıyorum. Sonuç olarak, beklentilerimin düşük olmasının da katkısı ile, filmden memnun ayrıldım. Bu senenin genel hali olarak, teknik açıdan çok başarılı olmasının yanı sıra, senaryo ve kurgu açısından da çok göze batmayan film, gişe canavarları arasında şimdilik en elle tutulur ürün. Benim gibi son dakikaya bıraktıysanız artık salonlarda denk getiremeyebilirsiniz ama dvd olarak da güzel gider. İyi seyirler.
PUAN:8/10
CİLASUN

Ve senelerdir bıkmadan usanmadan beklediğimiz son gelip çattı. Bir seri daha bitti. Remake yapılana kadar bir 30 sene rahatız. Şahsen, diğer gişe canavarı film serilerinin yanında eli yüzü düzgün bir ürün olduğundan o kadar da sevindiğimi söyleyemeyeceğim. “Spider Man” serisini tekrardan seyredene kadar yeni baştan bir “Sırlar Odası” seyretmeye razıyım.

 Neyse gelelim filmimize. Gelelim de ne anlatsam acaba. Zaten serinin en az bir bölümünü seyretmişinizdir. Konu hakkından haberdarsınızdır. Usta büyücümüz Harry Potter’ın okul hayatı boyunca 2 can ciğer arkadaşı ile birlikte hazırlandığı büyük savaş artık bu bölümde verilecek. Kötü ve faşist büyücü “İsmi Lazım Değil” artık yolun sonuna geldi. Acı bir ölüm onu bekliyor. Bunlara artık spoiler demiyorum çünkü, benim gibi kitabı hiç okumadan seriyi seyredenler bile sonunda ne olacağını artık biliyor. Bu kadar bilgiden sonra “Titanic” filmi bile daha süpriz bir sonla çıkar karşımıza. Gelelim teknik detaylara. Ama burda da anlatılacak yeni bir şey yok. Zaten Bölüm 1 ile aynı anda çekildikten sonra kurguda iki filme ayrıldıkları için, bir önceki bölümü seyrettiyseniz görsellik ve oyunculuk anlamında hiçbir farkı yok. Hoş öncekiler de çok mu farklıydı? Şahsen seriyi sinemada takibe, tam ortasından başlayan bir seyirci olaraktan, genel anlamda filmlerden tatmin olarak çıkıyordum. Bu son halka da öncekilerden ne eksik ne fazla. Beton askerlerin savaş pozisyonu alması, okuladaki savaş çekimleri, ekstra güzellikleriydi. Diyaloglardaki gençlik espirisi kırıntıları, oyunculuklardaki ustalıklar ise önceki filmlerin izinden gidildiğinin göstergesiydi.

Yine de eğer istikrarlı bir Harry Potter seyircisi iseniz; Hermione ve Weasley’in ilk öpüşmelerini, kahramanlarımızın saçma sapan yaşlılık hallerini, başından beri kurgulanmaya çalışılan bir takım sırların açığa çıkmasını ve büyük kapışma sahnesini görmek için sinemaya gitmenizi tavsiye ederim. Ayrıca Voldemort’un ölümü çok sade başarılı ve yerindeydi. Filmin en başarılı sahnesi diyebilirim. Sonuç olarak sadece üst paragraftan anlam çıkaranlara tavsiye olunan vasat üstü bir seyirlik. Artık ben de gişe canavarı filmler hakkında atıp tutmak yerine, festival görmek, sinemanın üstadlarının filmleri ile coşup, bu satırlara mehtiyeler düzmek istiyorum. Gelsin artık Eylül…

Puan: 5/10
CİLASUN

İkinci filmin sonundan beri heyecanla(!!!) beklediğimiz üçüncüsü sonunda vizyonda. Bu sefer üç boyut sosu da eklenmiş, heyecan, adrenalin ve testosteron deposu film tüm erkeklere göre birebir. Zaten sinemaya uzun zamandan sonra iki erkek gittik. Lise yıllarımızın ergen dönemlerine saygı duyar nitelikte, nostaljik bir akşam geçirdik.
 
Gelelim filme; gerçi ne anlatsam bilemiyorum. Zaten ilk iki filmi ucundan kıyısından seyretmeyen kimse kalmamıştır. Hadi onu geçtim; 80’li yılların çocukları, Optimus Prime kanlı canlı (ki bu filmde kolu kopunca kan benzeri bir sıvı bile fışkırıyor) fikri için bile tüm seriye gider. Bu kadar konuyla ilgili bilgiye sahip bir nesil varken, filmin konusunu kısaca özetleyip geçelim. İyi robotlar var, kötü robotlar var, birbirleri ile savaş halindeler. Kendi dünyaları yok olmuş ve bizim dünyamızı savaş alanı olarak seçmişler. İşin güzel kısmı bu robotlar beğendikleri arabalara dönüşebiliyorlar. Evet, iki filmdir bunları seyrediyorduk zaten demeyin. İki sene boyunca, her hafta Transformers vakti gelsin diye tv başında beklemediniz mi hiç? İlk filmde çok eğlenmiştim, ikincisinde sıkılmıştım. Üçüncüsü ise arada bir yer edindi kendine; Shia Labeouf: Aynı; Michael Bay bu adama maaş bağlasa yeridir. İki senede bir aynı filmde aynı adam rolünde, artık kendisini bırakın, kenar mahalle çocuklarının bile ezberlediği rolünde devlet memurundan farksız. Rosie Huntington-Whiteley: Esas kızımız gerçek hayatta evlenip, kariyerini bırakınca, yerine seçilen yeni esas kızımız da onu hiç aratmıyor. Victoria’s Secret meleği olduğunu bilmeyen varsa bile, ilk sekansta poposuna zoom yapan kamera ile bilgi eksikliğini giderircesine gözümüze sokulan seksapeli, oyuncu olmadığını idrak etmememiz için kısa ve gereksiz replikleri, o kadar savaşçı erkeğin içerisinde ne işi var dercesine salınan vücudu ile, aslolan animasyonun mantığına ters düşen kişiliğe, ilk filmden beri ısınamadım, ama seyirci de toplamak lazım diye katlanıyoruz.
 
Yan Karakterler: Esas çocuk için ne dediysem bu kısım için de aynısı geçerli. Yalınız, John Malkovich var ya, adamsın. Efektler: CGI teknolojisi oldukça gelişmiş. Bu konuda en son teknikleri kullanan yönetmen, bu sayede hep izlenen olmayı sürdürüyor. Sahneler son derece anlaşılırdı. Bu etkileyiciliği arttırarak eğlenme garantisini veriyordu doğrusu. Yiğidi öldür hakkını yeme demişler. Michael Bay’in bu konuda üstüne yok. 3D: Yukarıda ne demiştim, sadece sos ve biçokları için gereksiz. Kurgu: O da ne ola ki? Eğlenelim çoşalım, konu, diyalog gibi şeylere takılmayalım lütfen. Bir de seyircinin genel şikayeti, aşırı Amerikan milliyetçiliği var ki; kırmızı, beyaz, mavi renkli bir tıra dönüşebilen robottan nasıl bir demokrasi bekliyorsunuz acaba? Sonuçta bir Micheal Bay filmindesiniz ayrıca. Filmin bir repliğinde dediği gibi: “Ama bu şirket cumhuriyetçi!!”
 
Sonuç olarak Transformers 3; karısını aldatmak amacı ile, antropozlu erkeklerin para karşılığı anlaştığı çok kaliteli, genç bir fahişe gibi. Seyret, eğlen, mutlu ol, ama ertesi gün hiçbirşeyi hatırlama, kimseye de bundan bahsetme. Vaadettiği herşeyi yerine getiren bu filmin vaadleri ilginizi çekiyorsa iyi seyirler. Yoksa kıyıda köşede kalmış salonlardaki festival filmlerini aramaya devam.
 
PUAN: 7/10
CİLASUN

Sonunda meyve veren ağacın bir köşede kurumasına izin verilmedi ve üçüncü bölümde bitecek denilen Karayip Korsanları serisinin dördüncüsü vizyonda. Bunda hiç de haksız değil yapımcılar. Çünkü halen daha, gişede harcanan paranın kat kat fazlasını getiriyor seri. Aslında bu tarz para tuzaklarına sonuna kadar karşı bir sinema seyircisi olsam da, konu Karayip Korsanları olunca, ben de o tuzağa düşmüşlerden olduğum için boynum kıldan ince. Korsan hikayeleri ile çocukluğu geçmiş birisi olarak, bir de her yaptığı işe hayranlık duyduğum Johnny Depp‘i kadroda bulundurması filmin her çıkacak bölümüne gitmemi zaten garanti etmiş durumda. Bir de bu bölümde utanmadan yanına Penelope Cruz eklenmemiş mi? Üç saat boyunca oturup boş boş kameraya baksalar bile sıkılmadan seyrederim yani. Bundan dolayı filmle ilgili aşağılayıcı bir eleştiri yazısı beklemeyin. Başka bir gişe canavarı filme artık.
 
Tabi filmin eksileri yok mu? Birçok var hemde; hatta anlatmaya satırlar yetmez. Neyse bir köşesinden başlayalım. Öncelikle filmimiz, önceki üç filmden alıntı parçaların bir kolajından ibaret. Penelope Cruz ile karşılaşma sahneleri ilk filmdeki demirci sahnesi ile birebir. Sonra Karasakal, ikinci filmimizdeki kötü kaptanımızın efektsiz hali. Deniz kızları sahnesi çok başarılı ama ilk filmde de, bunun denizde yürüyen korsanlar versiyonunu görmüştük. Yönetmenin neden değiştiğinin yanıtı böylece alıyoruz aslında. Hiçbir yönetmen çektiği birşeyi bir daha çekmek istemez herhalde. Sonuçta Rob Marshall da ünlü ve bu tarz filmlerde deneyimli bir yönetmen olarak, benzer stilize sahneleri tekrarlamakta oldukça başarılı. Fakat izleyicide başarılı bir kopya etkisinden başka birşey bırakmıyor.
 
Bütün sahneleri önceki filmlerden alınmış desek de, konusu önceki seri ile bağlantılı değil. Olaylar muhtemelen daha sonrasında gelişiyor ve karakterler daha öncesi ile ilgili hiç konuşmuyorlar. Sonuçta yaşandı bitti. Bu açıdan film başarılı. Bir de gelecek devam filmine bir hazırlık söz konusu. Sanki “Kill Bill2” filmindeki gibi konuşmalardan ibaret ve sadece öncesindeki bol kavgalı filmin açıklamasını yapmak istercesine. Ama burda olaylar tam tersi. Büyük gemi savaşlarını ikinci filmde göreceğiz. Sonuçta herkes gemisine ancak filmin sonunda kavuşuyor. Bu arada, hiç spoiler vermeyi sevmeyen ben, doya doya herşeyi açıklıyorum ama bu filmde amaç son değil zaten, olaylar boyunca yeterince eğlenmek. Film bunu sağlıyor da; bu açıdan da başarılı diyebiliriz.
 
Johnny Depp bildiğiniz gibi, harikulade yani. Diğer oyuncular da önceki filmlerde oldukları gibiler. Penelope Cruz ise, her ne kadar ana karakter gibi görünse de figüran kadar rolü vardı. Devam filminde onda da güzel bir gemi ve bolca savaş görmek istiyoruz. Görüntüler başarılı, fakat artık 3D düşmanı oldum. İstemiyoruz sinemalarımızda, iki boyutlu çekin lütfen yapımcılar.
 
Sonuç olarak benim gibi fanatikseniz zaten bu zamana kadar beklemeyip seyretmişsinizdir. Bunun dışında da sadece gişe canavarı filmleri sevenler tarafından katlanılabilir bir film. Eğlendiriyor, unutuluyor, fakat bir de kopya hissi veriyor ki bu da eksi yönü. Vizyonda bolca seçenek varmış gibi görünürken, aslında ülke çapında sadece 3er salonda oynayan filmler olduğu, gitmek istediğiniz zaman anladığınız bu dönemde, çok salonda yer kaplayan filmler arasında kabul edilebilir bir başarı oranını tutturmuş. İyi seyriler.
 
Puan: 7/10
Cilasun

Vasat gerilim filmleri ile sinematografisini başlatan İspanyol yönetmen Jaume Collet-Sera’nın bu filmine gitmemdeki tek neden gelen olumlu eleştiriler. Başrol oyuncusu Liam Neeson‘a nedenini bilmediğim bir sinir oluş içerisindeyken ve geri kalan bayan oyuncu kadrosunu da beğeniyor fakat olağanüstü bulmuyor olmama rağmen; bir de yukarıda saydığım yönetmen unsuru ortadayken bu filme gitmek gerçekten büyük bi kumar idi. Fakat filmin Türkiye’de elde ettiği gişe başarısının altında da bu yatıyor. Reklamı hiç olmayan, sadece eşin dostun önerisi ile gidilip, beş hafta boyunca gişemizin ilk 10’unda yer alarak; “Babam ve Oğlum” tarzı bir başarı elde etmesi bile filmin ilgi çekici olduğunun göstergesi.

Filmimiz bir botanik profesörü olan Martin Harris’in, Berlin’de bir konferansa giderken yaşadığı bir trafik kazası sonrasında, hafızasını kaybetmesi ve uyandığında kendi olduğu zannettiği kişinin yerinde bir başkasını görmesi; bunun üzerine de olayları araştırması ile başlıyor. Bu anlatım ile, iki film önce hakkında yazdığım “Source Code” ile çok benzer bir film ile karşı karşıya gibiydim salonda. Fakat burda olaylar ordaki kadar kolay açıklığa kavuşmuyor. Profesörün hafıza kaybı mı yaşadığı, yoksa bir komplo içerisinde mi olduğu filmin son kısmına kadar muallakta bırakılıyor. Aslında birçok klişe yöntem ile filmin gidişatı seyirciye belli ediliyor. “Final Destination” filminden fırlamışçasına, ilahi bir güç tarafından, özellikle çözülüp yola düşen buzdolabı ve kaza bunlara bir örnek. Bu tarz abartı sahneler ile izleyicinin çok rahatlıkla tahmin edebileceği bir son hazırlanıyor. Fakat durun; çok büyük mantık hataları da bu klişeler ile birlikte ortaya çıkıyor. Spoiler vermemek adına buna da tek bir örnek vereyim; hafızasını kaybettiğini sanan bir kişi, niye akrabalarını aramaz da, sadece yakın bir dostunu arar. Sonuçta “Buried” filminde benzer bir durumda kalan kahramanımız bütün eşi dostu arıyordu. Yok mu bu profesörün anası, dayısı, eniştesi. Bütün bu ikilem filmin sonunda çözülüyor. Kafanızdaki sonun sadece klişelerin dayatması olduğunu, asıl sonun hiç de öyle olmadığını, mantık hatalarının tamamının, aslında filmin gayet basit sonuna hizmet eden birer şaşırtmacadan ibaret olduğunu görüyoruz. Hem şaşırıyoruz, hem de yapbozun bütün parçalarını yerine koyuyoruz. Bu bakımdan kurgu son derece başarılıydı. Bu arada tüm mantık hataları diye bi söz yazmışım ya; birisi bana geri vites ile giden bir Mercedes’in, nasıl olup da ileri vitesle giden, dört çeker bir Touareg’den daha hızlı gittiğini mantık çerçevesinde açıklar ise sevinirim. Kovalamaca sahneleri, bu bakımdan berbattı. Bunun rağmen film, görüntü yönetimi açısından başarılı idi. Efektler ve patlamalar gözümüze sokulmamış ve birçok CGI destekli filme nazaran daha anlaşılır ve yerindeydi.

Sonuçta teknik açıdan başarılı bir iş çıkarılmış. Aynı güzel sözleri oyunculuklar için de söylemek mümkün. Yiğidi öldür hakkını yeme mantığı ile, hiç sevmesem de başrol oyuncumuz Liam Neeson, son derece sert ve soğuk ifadesi ile filmin sonuna kendini hazırlar gibiydi. Karısı rolündeki January Jones için de aynı şeyler geçerli. Truvalı Helen’den beri, bizim seyircimiz için aksiyon filmleri yıldızı olarak ortalama bir yer edinen Diane Kruger; aynı performansını burda da devam ettiriyor. Fakat filmin asıl yıldızı ajan eskisi rolündeki Bruno Ganz idi. Bir insana Doğu Alman olmak bu kadar mı yakışır; itiraf etmek gerekirse, her filmini ayrı bir zevkle seyrediyorum. Bunda da aynı duyguları yaşadım. Filmden çıktığımda, vizyondaki diğer filmlerin yanında alt sıralara atıp, son anda seyretme imkanı yakalayabildiğim için kendime kızdım. Son zamanlarda sinemada aranılan en önemli şeyin şaşırmak olduğunu göz önünde bulundurursak, bu film her şekilde bunu sağlıyor. Beklentilerinizi sonuna kadar karşılıyor. Yönetmenin seyrettiğim ilk filmi idi ve İspanyol sinemasına olan hayranlığımı da arkasına alarak bundan sonra takip edilmeyi hakediyor. Vizyonda bulamayacaksınız ama dvd olarak edinin ve seyredin. İyi seyirler.

Puan:9/10
CİLASUN

Fransızca bilmediğim bir dil. Bu yüzden Fransızca filmler her zaman için bende eksi puanla başlar. Fakat bu filmin ödül dolu afişi ve aldığı ödüllerin kalitesi, uzun zaman sonra hiç düşünmeden Fransızca bir filme gitmeme neden oldu. Filmimiz Kanada’nın vasat şehir manzarası ile başlıyor, olaylar ve karakterlerin tanıtım aşamasıda aynı şekilde bir müddet devam ediyor. Birden zaman ve mekan değişiyor. Babamızın öldürülmesi ile ince bir sarsılma yaşıyoruz. Bir müddet de Arap ülkemizin pastoral manzarası eşliğinde kalan karakterleri tanıdıktan sonra, bir minibüs sahnesi geliyor ki. Aman diyim!!! Birden kendinizi filmin içinde buluyorsunuz. Buna benzer bir sahneyi seneler önce “Enemy at the Gates” filminde seyretmiştim ve bir hafta aklımdan çıkmamıştı. İşte onunla denk. Bundan sonra tamamen kendinizi karakterlerle iç içe buluyorsunuz, problemin her safhasında onlarla düşünüyorsunuz. Ortaya çıkan her acı gerçekte daha bir sarsılıyorsunuz.
 
İki çocuğu ile Kanada’ya göçen Arap kökenli annemizin ölümü ile, geldikleri yerde bir babaları ve abileri olduğunu öğrenen ikiz kardeşlerin, bu yeni akrabalarını arayış sürecini, ilginç flashbackler ile süslü, başarılı bir anlatım ile kotaran yönetmeni tebrik etmek gerek. Çünkü yukarıda anlattığım hissi, çok fazla filmden alamıyorsunuz artık. Öncelikle görüntülerde Avrupa sinemasının minimalist samimiliği var. Savaş, görsel efektler ile gözümüze sokulmuyor. Oyunculuklar başarılı, ki özellikle anne ve kız üzerine yoğunlaşan senaryonun altından iki bayan oyuncu büyük bir başarı ile kalkmışlar. Bir tebrik de onlara. Aslında diğer roller için vasat da diyebiliriz ama filmde zaten çok öne çıkmıyorlar. Birçok karakter barındırdığından, hepsi belli bir zaman diliminde anlatılıyor. Fakat bu hal, filme karmaşadan çok ilginçlik katıyor. Yeni her karakter, sıkmak yerine daha bir filme bağlıyor sizi. Filmin sonunda tanıştığımız Şemseddin’e bile büyük bir merak ile bakıyoruz. Başarılı kurgunun bunda etkisi büyük.
 
Filmin sonu demişken, hiç ummadığınız bir süpriz seyirciyi bekliyor. Fakat bu son bende, seyreden herkesin aksine, şaşkınlık değil, zorlanmışlık hissiyatı uyandırdı. Kronolojide hep bir sorun varmış duygusu içerisindeyim. Spoiler vermemek adına burda daha fazla paylaşım yapamıyorum, çünkü filmi seyredecekseniz, hiçbirşey bilmemenizde fayda var. Ayrıca bu sene bol ödüllü filmimiz “Bal”ın neden Oscar ödüllerinde esamesi okunmadığını da anlamış oldum bu film ile. Bir kere filmin bir meselesi var, anlatmaya çalıştığı kanlı canlı bir hikayesi, tarafsız görünmesine rağmen, tuttuğu bir tarafı var. Sonuçta savaş ortamında katliamlar olur, analar çocuklarını kaybeder, çocuklar … (Pardon spoiler yoktu) Bizim saf pastoral, kişilik filmlerimizin alabileceği en büyük ödülleri alıyoruz zaten ve bence bunlar bize yetmeli. Oscar için ise daha farklı ürünler ortaya koymalı yönetmenlerimiz. Tabi bu yönetmenler Semih Kaplanoğlu ve Nuri Bilge Ceylan değiller.
 
Gelelim filmin en önemli sorununa. Ben üçüncü haftasında yetiştiğim için, Türkiye’de sadece 4 salonda oynuyordu. Yakınlarınızda bir yerde bulabilirseniz bu filme gidin. Yoksa da dvd edinin çıktığında. Çünkü seyredilesi bir sinema deneyimi. Her ne kadar kaçırılmaması gerek kategorisinde olmasa da. İyi seyirler.
 
Puan:8/10
Cilasun

Artık bu tarz filmlerde aradığımı bulamayacağımı anladım. Senelik seyretme oranım da giderek düşüyor, umudum ile birlikte. Her seferinde, değişik olacak diye bir umutla gidip, yine mi klişe diyerek salondan çıkması kötü oluyor sonuçta. Bu haftaki filmimize de gitmek için birçok güzel neden var öncelikle. Yönetmenin “Moon” isimli son derece etkileyi olduğu söylenen filmini seyredememiş olmam bir defa ilgimi bu filme yöneltti. Ayrıca çok sevdiğim iki oyuncuyu başrolde görmek, ilgimi daha bir arttırdı. Sonuçta salondan bir umut ile içeri girdim ve filmimiz başladı.
 
Kendini hiç tanımadığı bir kişinin bedeninde bulan yüzbaşı Stevens, karşısında kendine kur yapan güzel bir hatun ve ortamdaki kişileri tam çözecek iken, bomba patlıyor ve ölüyor. Film başlangıcı için çok ilginç bir fikir. Görsel efektler gayet yerinde ve başarılı. Ne olduğunu siz de yüzbaşı ile birlikte merak ediyorsunuz. Ta ki ana fikir, güzel dış ses tarafından yüzbaşıya aktarılana kadar. Bulunacak bir bombacı var ortamda, ve bunu bulmak için zamanda yolculuk yapıp, geçmişteki aynı sekiz dakika içinde defalarca araştırma yapması gerek yüzbaşımızın. Defalarca aynı bomba efekti, defalarca ölmek. Hadi bu da ilginç; her defasında başka birşeylere odaklanıldığından çok sıkılmadan seyrediyorsunuz. Ama o bombacının ilk göründüğü sahnede “Ben bombacıyım” diye bağırması, ve tahmin etmemize rağmen, filmin sonuna kadar, yok artık bu kadar da değildir diyerek seyretmemiz tam bir hayal kırıklığı idi. Hani yerli dizi Behzat Ç.’de bile katili daha geç tahmin ediyorum.
 
Katili bulduk bari filme odaklanalım diyoruz. Oyunculuklar sıradan, zaten aynı sahneyi oynuyorsun, ne gibi bir değişiklik olabilir ki. Aslında ellerinden geleni yapmışlar, senaryo öyle. Bir tek Vera Fermiga, diğerlerine göre üst seviyede bir oyun sergilemiş. Bu kadını artık büyük filmlerde, başrolde görmek istiyorum. Filmde en önemli oyuncu Chicago kenti. Helikopter çekimlerinde kentin banliyösü muhteşem, gidip görme isteği uyandırıyor kesinlikle. Görsel efektler başarılı, fakat zaten sadece bir patlama sahnesi çekiyorsun. Onu da hep trenin içinde yaşadığın için, odanın içini alevle doldur, oldu bitti. Bu arada yüzbaşının trenden atladığı sahnedeki efekt berbattı. Orda da ayrıca bir eksi not düşeyim. Kurguya bakıyorsun; ölüm soslu imkansız bir aşk katılmış araya, ikilemde kalıyorsun. Güzel ama 8 dakikada ne gördün kardeşim diye geçirmeden edemiyorsun. Sonu da ayrı bir çelişki içerisinde geldi filmin. Yönlendirici firmanın ikiyüzlü tavırları, hep farklı bir son beklentisine itiyor sizi. Fakat filmin sonunda klasik romantik film sonu gibi yaşanıp bitiyor. Şaşırma beklentiniz zerre kadar karşılanmıyor. Buna da iyi mi desem kötü mü desem bilemedim.
 
Sonuç olarak, birçok farklı tarzın kolajı olan, arada kalmış bir film. Bu hali ile “Geleceğe Dönüş” serisinin bütün komedi unsurları ayıklandıktan sonra, “Alacakaranlık Kuşağı” dizilerinin belirsiz metafizik, ve sonlandırmaları ile karıştırılmış; üstüne de “Kasım’da Aşk Başkadır” tarzı bir melodram sosu yedrilmiş, karmakarışık bir film. Yaz ayları Mado’da yediğimiz cup dondurmaları gibi. Her seferinde farklı bir tane seçeriz, çünkü önceki seçtiğimizi hiç hatırlamayız. Bu da öyle o an için güzel ama diğerlerinden hiçbir farkı yok. Sadece klişe severlere tavsiye olunur.
 
Puan: 4/10
Cilasun

Geçen hafta Akademi jürisi ile beğenilerimiz tutuyor demiştim ya. Arada tutmadığı da oluyormuş işte. Bir hafta aradan sonra vizyondan düşmeden bu senenin en büyük ödülüne layık filmi de görebildim.
 
2. Dünya savaşının başlamak üzere olduğu bir anda ölen İngiltere Kralı V.George yerine geçmek üzere, (filmin saçma çevirisindeki isminde vurgulandığı gibi) zorlama seçilen küçük oğlunun, bu göreve layık olabilmesi için, kekemelik problemini yenme öyküsü, aslında klasik bir İngiliz Kraliyet ailesi öyküsü. Filmin teknik yönlerine hiçbir kusur bulmak mümkün değil. Dönemin, yakın tarihimiz olması sebebiyle yarı abartılı kostümler, başarılı mekanlar son derece yerinde. Bu aşamada, geçen haftaki filmle karşılaştırma yapacağım, fakat oyunculuk sadece bir kişi üzerine kurulmuş, o da kral. Burada Colin Firth, çok başarılı ve aldığı Oscar’ı sonuna kadar hakediyor. Fakat yine de Natalie Portman daha çok haketmiş, bunu iki filmi de üst üste seyrettikten sonra anlıyorsunuz. Yan rollerde en az başroldeki oyuncu kadar ünlü kişiler, tamamen kralın en iyi erkek oyuncu Oscar’ını alabilmesi için çalışıyorcasına başarılılar. Her sahnede karlı daha da gözümüze sokuyorlar, bu bile ayrı bir başarı.
 
Film bu hali ile oyuncu Oscar’ını sonuna kadar hakediyor. Fakat sorun bundan sonra başlıyor. Bunun gibi, İngiliz aristokrasisine yönelik filmlerden her sene ülkemizde en az 2 tanesi gösterime giriyor. Hepsi genelde bunun gibi temiz ve çok başarılı filmler oluyor. Birçoğu, aynı bu film gibi Oscar’larda yarışıyor ve oyuncu ödülleri yanında yan ödüllerden de paylarına düşeni alıyorlar. Bu filmin ötekilerden ne farkı vardı onu kavrayamadım ben. Bir “Queen” veya “Sense and Sensibility” en iyi film Oscar’ını ne kadar hakediyorsa, bu film de o kadar hakediyordu. Bu aldıysa diğerleri neden almadı? Aslında biraz düşününce, bu sene doğru dürüst film yokluğunda, İngiliz sarayını Hollywood tarafından taçlandırmak fena da bir fikir olarak gelmiyor, diyorum ve bu konuyu da ucu açık bırakıyorum.
 
Son olarak filmin sonu çok ironik ve etkileyici idi. Başka bir filmde seyretsek, çok abartılı bir savaş ilanı sahnesine dönüşebilecek konuşma, filmin orjinal ismine ithaf olunarak, gayet mutlu bir şekilde seyrediliyor. Ağızdan çıkan her cümlede, evet başardı diyerek yüzümüz daha bir gülümsüyor. Halbuki çıkan kelimelerin manası çok bambaşka. Son derece dokunaklı bir sondu. Bu aralar film sonlarını çok seviyorum ya, bu da onlardan.
 
Bu filmi seyredin, konuşmalardan geri kalmamak adına. Fakat yukarıda saydığım iki filmi seyretmişseniz, nasıl birşey ile karşılaşacağınızı bilerek seyredin. Beklentiniz o yönde olsun. Bu filmlerin adını ilk defa duyuyorsanız, boşverin seyredin önerimi, Oscar’ı. Siz hayatınızı yaşamaya devam edin. İyi seyirler.
 Puan:7/10
CİLASUN

Oscar’larda boy gösteren filmlere vizyondan düşmelerine günler kala gitmeye başlayabildim. Aslında bunda, çok fazla sinemada gösterilmemelerinin de payı büyük. Bu dönem Türk gişe canavarları ile üst üste gelince Oscar filmleri gişede yine talihlerine küstüler ve meydanı seviyesiz yerli filmlere bıraktılar.
Yine de Akademi jürisinin seçimlerini genellikle beğenmiş bir seyirci olarak, bu hafta tercihimizi Siyah Kuğu filminden yana kullanmamızın en büyük nedeni, kuşkusuz Natalie Portman idi. Leon filminden beri; artık büyüse de Oscar alsa diyerek her filmini takip ettiğim ve hayranı olduğum oyuncu olduğundan, film ile ilgili kötü bir eleştiri yapmam zorlaşıyor. Onun için, sadece fanatikleri için yapılmış Yıldız Savaşları serisini bile takip ediyordum hatta. Zaten bu filmde de onun olduğu her sahne mükemmel. Neredeyse bütün filmde yer aldığı için bu mükemmellik filmin geneline yayılıyor. Yanında Vincent Cassell gibi bir de partner de varsa, senaryo olmasa bile film benim için iş yapar. Oturup 2 saat boyunca kameraya baksınlar yeter hatta. Bu filmde oyunculuğunu takip edeceğim bir kişi daha ortaya çıktı ki; o da Mila Kunis. Daha önceleri ikinci sınıf aksiyon ve komedilerde oynadığı için pek göze batmayan oyuncu, eline fırsat geçtiğinde değerlendirmesini bilenlerden. Bundan sonra daha kaliteli rolleri hak eder bir performansı vardı.
Yönetmene aşina olsam da, daha önce hiç sinemada seyretmemiştim. Fakat puslu açılış sahnesi bile; “Tamam bu film Aronofsky’e ait” dedirtiyor. Sakin, durağan, yeri geldiğinde sarsıcı; her aradığınız var. Aralara serpiştirilmiş hareketli kamera çekimlerini de koymasaymış daha iyi olacakmış ama; küçük de bir eleştiride bulunayım. Sanki başka filmden çalıntı gibi, gereksiz durmuş bunda.
Filmimiz genç ve naif bir balerinin, yeni dönemde farklı kurgulanmış bir Kuğu Gölü gösterisinde iyi ve kötü kuğuyu aynı anda oynaması için seçilmesi ile başlıyor. Çok zor ve denenmemiş olan bu rol kişinin ruh halini de doğal olarak dengesizleştiriyor. Görünürde hiçbir kötü yanı olmayan kahramanımızın, içte buna uygun yapısı sayesinde film klasik bir oyuncu Oscar’ı adaylığını alacakmış haline bürünüyor. Sonrasında, yukarıda saydığım muhteşem oyunculuk zaten Oscar’ı filme ve kendisine kazandırdı. Fakat bu tür filmler kişisel Oscar’lar dışında başarılı olamıyorlar ki bu da gayet doğal. Filmimiz sadece bir kişi üzerine kurulu, daha başka bir Oscar saygısızlık olur. Zaten yönetmen ve yan oyuncular ne kadar kalburüstü olsalar da esas kızımıza sadece ön ayak oluyorlar. Bunun yanında filmin eksik yönleri de vardı. Senaryosu tamamen boşluklar ile doluydu. Nina’nın annesi ile olan bozuk ilişkisi ve bunun altyapısına filmde sadece bir tartışma sahnesinde iki sözcük değiniliyor ve geçiliyor. Böylece ağzımıza bir parmak bal çalınıyor ama sonu yok. Halbu ki diyalogdan ibaret bir filmde bu konu üzerinde daha da durulabilirdi. Filmin başında, başrol için birbirlerini yiyecekmiş gibi duran kızlar, birden ortadan kayboluyorlar ve kendi rollerine geri dönüyorlar. Nina film boyunca sadece kendisi ile uğraşıyor başrolu hakedebilmek için. Oysa ki böyle bir oyunda herkesin birbirinin kuyusunu kazması gerekirdi. Sonuçta bunlar Thomas’ın filmin başında söylediği sözleri destekleyen olaylar ama gerçek hayat ile metaforlar birbirine karıştırılmış. Her ne kadar Siyah Kuğu’nun final dansındaki metaforu olağanüstü bulsam da, bunu dışındakilerin yer yer abartılı olduğu da bir gerçek.
Son olarak filmin finali çok başarılıydı. Bu hali ile Avrupa filmlerinden aşırma gibi dursa da Amerikan sinemasının bizden esinlenmesi bile güzel. Aslında Amerikan filmlerinin bitiş jeneriklerindeki müziklere hasta ve bu konuda ufak çapta kolleksiyonu olan bir insan olsam da, bu filmin finalindeki alkış sesleri ile çıkan oyuncu yazıları çok etkileyici idi.
Sonuç olarak, vizyonda artık bulma şansınız oldukça düşük olsa da dvd sini bi şekilde edinip seyredilmesi gereken bir film. Hatta arşivde bulunması gereken bir film. Tabi her gelen arkadaşla defalarce seyredilecek filmler tarafında saklanmasın. Bi kere seyredilip arşive katılanlar tarafında dursun. İyi seyirler.
Puan: 8/10
Cilasun

Süpriz bir şekilde salondan içeri girdim. Aslında bu filme de gitmek niyetindeydim, bu hafta daha acil bir tanesi vardı ki salon dolmuş yer bulamadık buna girdik. O yüzden haftaya yazılacak eleştiri yazısının yerini bu aldı. Türk filmlerinin içerisinde yabancı unsurları olunca daha bi içten bağlanıyorum. Biraz milliyetçi duygulardan olsa gerek, bu filmde de yağmurun altında sırılsıklam olmuş İsmail Hacıoğlu’nun, salondakilerden başka kimsenin anlamadığı Türkçe konuşmalarını duyduğum anda filme dahil oldum.
Film, İtalya’ya dil kursuna giden Ekin isimli Türk gencinin yanılışlıkla bayanların kaldığı bir yurda gönderilmesi, ve yurdun bayan sahibi tarafından önce istemeyerek kabul edilip, sonra eğitimden geçip büyütülmesi üzerine kurulu. Yeterince çekici olan bu konu filmde oldukça güzel kullanılmış. İki karakterin de geçmişlerine yeterince iniliyor. İkisi ile de seyirci bütünleşebiliyor. Daha önce birçok filmde karşımıza çıkan bu dönüşüm üzerine,sonunu bildiğimiz birçok klişeyi gördüğümde daha bir mutlu oldum. Bu, filmin yönetimdeki başarısını kanıtlıyor. Zaten ödüllü olmasına da bu yüzden şaşmamak gerek. Oyunculuklarda, özellikle Claudia Cardinale mükemmel. Ancak bu kadar huysuz olunur, bu kadar güzel sevilir, bu kadar başarılı bir değişim yansıtılır. Sinemamızda görmek bile büyük bir onur. İsmail Hacıoğlu da ana karakterimize uyum sağlamaya çalışmış. Yer yer başarısız olsa da elimizdeki en iyisi bu. Ortalamanın üzerinde. Diğer roller ise filmde pek göze batmayan karakterler. Çoğunluğu Türk oyuncular tarafından oynanmış olmasına rağmen, İtalyanca bilmediğim için oyunculukları hakkında bir yorum yapamıyorum. Filmin adı İngiliz olmak olsaydı her türlü eleştirel yorum yapabilirdim; bu yüzden kullanılan dil de Türk oyuncuların oynaması için oldukça başarılı.
Filmin eksi yönüne gelecek olursak, görüntü yönetmenliği ilk sırada sayılır. Tamamen dizilerdeki mantıkla yapılan kalitesiz çekimler, bol ışıklı patlak mekanlar. Bir sahnede yarısı yenmiş bisküvinin, daha sonraki bir sahnede tam olması, kesinlikle bir özensizliğin işareti. Bu denli başarılı bir kadronun oynadığı ve ödül alabileceği daha çekim aşamasında öngörülen bir filmde, bu denli baştan savma bir görüntü yönetmenliği kabul edilebilir değil. Aynı kişinin “Takva” filminin de görüntü yönetmeni olduğuna inanasım gelmedi. Tam anlamıyla bir fiyaskoydu.
Kurguda da yer yer aksalıklar mevcuttu. Ekin’in dolabı açtığı sahneyi filmin ortasında koymak, sinema seyircisine gereksiz yapılan bir hatırlatma ve hakaretten başka ne olabilir ki? Bunun yanında senaryodaki ince göndermeler çok başarılıydı. Sinyoa Enrica’nın göğüslerini benzettiği kişi, ayrı bir taddı. Filmin “Lake House” filminden fırlama final sahnesi geri kalan tüm hataları bastırır nitelikteydi. Cardinale’nin Haliç’te rakı yudumlaması ayrı bir güzellikti. Bu metaforiks on, hüzün ve mutluluğu aynı anda yaşattı. Sanırım bana ve tüm sinemadakilere.
Sonuç olarak bu filme gidin, Türk sinemasının bu tarz filmlere olan ihtiyacını giderin. Ayrıca birbirine yakın iki kültürün kaynaşmasına, düzgün bir sinematogrofi ile tanık olun. Yer yer duygulanın, yeri geldiğinde gülün. Tüm eksiklerine rağmen, gişedeki diğer yerli filmler bir yana Sinyoa Enrica bir yana. İyi seyirler.
Puan:8/10
Cilasun

Bu pazarlama tekniğini geçen sene de duymuştuk. Film değil ayrı bir dünya. Aynı slogan ile gittiğimiz “Avatar” benim açımdan tatminkardı. Eğlendiriyordu ve bir felsefesi de vardı. Aynı düşük beklenti düzeyini koruyarak Tron‘a da gittim. Aynı duygular içerisinde sinema salonundan çıktım. Film kendi tasarladığı bilgisayar oyunu içerisinde hapsolmuş babasını kurtarmak amacı ile oyunun içerisine dalan Sam Flynn üzerine kurulu. Hikaye bilindik temaları içerse de, ana felsefe çok vurucu. Özellikle benim gibi 80li yıllarda çocuk olmuş ve atari salonları ile bir şekilde ilişkiye geçmiş birisi için, o oyunun içinde kullanıcı sıfatıyla hor görülmek çok sarsıcıydı. Zaten eve geldiğimde saçma sapan bir atari oyunu açıp yenildim, sadece programlara da kazanma hakkını vermek için. Onların da kaybettikleri için üzülebilecek organizmalar olması fikri her ne kadar imkansız olsa da ilgi çekici ve sarsıcıydı.

Bu fikirler içerisinde olduğum için; demek ki film seyriciyi içerisine çok rahat çekebiliyor. Bunda, iddalı olduğu görselliğin payı büyük. Havada çıkan motorların her ayrıntısına kadar özentili, ışın ilüstrasyonları muhteşemdi. Aynı özen Tron’un dünyasındaki her ayrıntıda mevcuttu. 80lerin atari oyunları, canlanıp bu hallerini görseler emin olun mutluluktan ağlardı. 3D için oldukça uygun olan bu paralel evrende biraz daha ayrıntıları gözümüze soksalar daha mutlu olurdum. Zira filmin dünyada geçen ilk yarısı (giriş kısmındaki uyarıda olduğu gibi) 2D çekilmişti ve gözlüğümü bi kenara bırakıp seyretmenin tadını çıkardım.

Filmin görselliğindeki aynı özenin en ufak bir kırıntısı oyunculuk ve senrayoda yoktu ne yazık ki. Sanki bütün oyuncular, “Aman nasıl olsa efektler yeterince iyi biz işimizi yapalım, ne gerek var ekstra özene” mantığında oynamışlar. Hepsi ayrı bir salaş, ayrı bir karikatür. Özellikle Jeff Bridges oyunculuğu ile balık baştan kokar dedirtiyor. Bu hali ile “True Grit” filmine olan ilgimi bile yitirmeme neden olduğunu söylemem gerek. Hele bir de joker taklidi karakter vardı ki filmde, boğasım geldi. Çok şükür yönetmen de aynı şekilde düşünmüş olacak ki, yaptığı hatayı anlayıp 10 dakikadan fazla sahne vermemiş.

Senaryo da ayrı bir facia. Tamamı klişelerden oluşan hali ile, ana felsefesi olmasa, tv için yapılan D sınıfı işlerden ayırt etmek zor. Arada alakasız çıkan, kötü karakterin tek cümlelik replikleri; her konuşmayı daha başlamadan tahmin edebilmemizi sağlayan, 80lerin yeşilçam filmlerini andıran diyaloglar; her repliğin, kahramanlarımızı bekleyen muhteşem sona bir gönderme yapması. Bir de disk aldatmacası var ki sormayın. Spoiler vermemek adına daha fazla ayrıntı yazmayacağım ama diskin ilk alınma sahnesinde fikrinizi bi yere yazın, filmin sonunda aynı şeyi göreceksiniz.

Sonuç olarak artıları eksilerinden fazla bir film. Hani aslında bu da tartışılır, beklentilerinize göre. Tutarlı diyalogları olan, süpriz bir film arıyorsanız uzak durun. Farklı bir dünya göreyim, bana muhteşem efektler de yeter ise amacınız bir dakika durmayın evde. En yüksek beklentinizi bile karşılayacaktır. İyi seyirler.

Puan: 5/10

 CİLASUN


Bu aralar fazla animasyona gitmeye başladım. Vizyondaki filmlerin yerlerde sürünür halleri bunda en büyük etken. Artık fazla bir beklentim olmamasına rağmen, o koca 3D gözlükleri takmaya bile dayanıyorum onlar yüzünden. Fakat bu filmimizde üç boyut nimetlerinden daha fazla yararlanıyor; en azından vasatı aşıyor.
Kara deliğe düşen gezegenlerinden kurtuldukları andan itibaren bir rekabet içerisinde olan kahramanlarımızdan hangisi gerçekten iyi veya kötü karıştırıyorsunuz. Başarılı bir anti-kahraman yaratma sekansından sonra, oluşan bu rekabet çok kısa sürüyor. Bundan sonrası anti-kahramanımızın şovuna dönüşüyor. Burada da Megazeka’nın ismi ile yer yer tezat oluşturan sakarlıklarını seyretmek eğlenceli ve yerinde. Fakat başarılı yaratılan karakerlerin devamı gelmiyor ve içi boşalıyor. Bundan sonra filmin küçük göndermelerine odaklanıyoruz. Çünkü elimizde başka bir şey kalmıyor.
Megazeka’yı sevip sevmemek arasında kalıyoruz film boyunca. Zaten filmin başarılı olduğu yegane notka bu. Çünkü diğer karakterler ile hiç bağ kurmaıyoruz. Yardımcı balığımız filmde sadece bir uşak rolünde. Esas kızımız kime gerçekten aşık belli değil. Bir an için Titan’ı bile öpecek zannediyorsunuz. İyi karakterimizi sevdiğim tek an filmin sonu.
Kurguda da ayrı problemler mevcut. Bunların hepsi iskelet sahnesinin açıklanmasında tavana vuruyor. Spoiler vermemek adına bu konuda daha fazla bilgi vermiyorum. İzlemek isteyenler seyredinp karar versin.
Sonuç olarak; illa ki sinemaya gidelim gibi bir sıkıntınız var ise katlanabileceğiniz standartta bir film. Fakat eğlence ve bittiğinde unutma dışında başka bir beklentiniz olmasın. Ayrıca filme +7 yaş sınırı getirilmiş (ki bunu salona çocuğunu getirmiş bir anneden duydum), demek ki çocuklarınızı götürmeyin bu filme. Çok manidar değil onlar için, büyükler olarak hiç çekemeyecek olmamıza rağmen en azından onlar mutlu olsun diye Ayı Yogi’ye götürün daha iyi.
PUAN:4/10
CİLASUN

“Finding Nemo” filminden beri her sene en az bir tane animasyona giderim. Sıkı dost, sevgili, vb. olan ana karakterlerimizin eğlenceli yan karakterlerle bezeli yol maceralarını seyretmek her zaman için çekici gelmiştir. Ta ki “WALL-E” filmini görene kadar. Tek kişilik şovun, tüm klişeleşmiş farklılıkları yıkışı ve final, animasyon standartlarını artık oldukça değiştirmişti. Bu tarihten sonra da yine animasyon seyretmeyi sürdürüyorum, fakat artık beklentilerim farklılaştı.

Bu yüksek beklentiyle, farklı bir masal anlatımı olarak lanse edilen “Tangled” filmine gittim. Fakat yine öncekiler gibi oldukça eğlenceli ama bir o kadar da eski filmlerin taklidi yapıyı görüp, arada bir halde filmden çıktım. “Bolt” filmindeki fırlama güvercinlerin yerini, beyaz donlu yaşlı amca almış, “Cars” filmindeki kasaba sakini arabaları burada ördek yavrusu barının sakinleri oynuyor. Filmin finali bile bu haliyle “Shrek” çakması. Sözüm yan karakterlere değil tabi ki burada. Hepsine ayrı ayrı güldüm, finalde ayrı keyiflendim. Film oldukça temiz çekilmiş, animasyon da çok başarılı. Fakat ben bu hisleri daha öncede yaşamıştım.

Ayrıca filme çocuklarınızla gitmeyin. Sonuçta “Hoodwinked” filmindeki absürt masal anlatımına sahip olmasa da, onlara akşamları anlattığınız naif masal mantığında da değil. Her ne kadar Rapunzel’in kuleden kurtuluşu odaklı bir masal izlesek de, esas oğlanımız prens değil hırsız, cadı da oldukça şefkatli bir anne yeri geldiğinde. Ufaklık filmden çıktığında “Anne/baba bunlar böyle miydi?” diye bir çelişkiye düşebilir. Aslında bu üslup bile abartılmadan, başka bir filmden alıntı. Sonuçta ortaya eğlenceli bir kolaj çıkmış.

Bir de sinema salonları için eleştirim olacak. Filmi 2D olarak izleyebileceğimiz doğru dürüst bir salon mevcut değil. Zaten filmde de, kaynak gözlüğünden bozma 3D gözlüklerini 2 saat boyunca takmamıza değecek bir görsellik mevcut değil. Çok mu çabuk tükettik bu 3D olayını diye düşünüyorum bazen. “Beowulf” filmindeki kurdela sahnesinin görselliğini başka hiçbir filmde yakalayamadım şimdiye kadar. Hele ki esas kızımızın saçları o kadar etkileyici sahne oluşturmaya müsaitken. Sadece 3D adı görünsün diye film yapmaktansa, kaliteli bir 2D yapmaya uğraşsalar daha mutlu olurum kendi adıma. Aynı eleştiri filmin dili ile de geçerli. Orijinal dilde seyretmek istediğimizde, gecenin körü saatler dışında imkanımız yok. Söylenen şarkıların orjinalini de duymak istiyor kulaklarımız.

Finalde, eğlenmek ve çıkınca diğer animasyon filmlerinin beyninizdeki ücra köşesine depolamak için gidilebilir bir film. Bunu garanti ediyor kesinlikle. Fakat bir farklılık beklentisi içerisinde olmayın. Animasyon diyarında farklılık bir klişe olmuş çünkü. Değişen bir şey yok.

PUAN 6/10

CİLASUN


Çağan Irmak filmografisindeki filmlere 15 dakikadan fazla dayanamayan birisi olarak, son filminin aldığı eleştiriler, artık sinemada gidilebilir filmler yaptığına dair bir işaret gibiydi. Dramatik ile gülünç arasında kalan ağdalı melodramı, birçok seyircide bıraktığı etkiyi bende bırakmıyordu. Sanki elindeki potansiyeli kullanmayı bir kenara bırakıp kolay yoldan tribüne oynama isteği ile dolu popülist sahneler, nam-ı diğer sanatsal sinema seyircisinde Mehmet Ali Erbil sendromu yaratmıştı. Fakat “Karanlıktakiler” filminin gişedeki vasat halinin yanında eleştirmenler tarafından el üstünde tutulması, artık parasal sıkıntısı olmayan yönetmenin canının istediği gibi filmler çektiğinin bir göstergesi gibiydi. Bu sayede artan merakımı “Prensesin Uykusu” filminde dizginlemedim ve ilk defa sinemada bir Çağan Irmak filmine gittim.
Filmimiz çok sıcak başlıyor, Redd grubunun iç ısıtan müzikleri, daha baştan bu film seyredilir diyor. Tiyatro kökenli başrol oyuncuları, oyunculuk beklentilerimizi üst düzeye çıkarıyor ve bunu da fazlasıyla karşılıyorlar. Zaten şu anda Şehir Tiyatrolarında aynı oyunda canlı performans sergileyen ve birbirleri ile çok uyumlu olan Çağlar Çorumlu ve Sevinç Erbulak’ı bir de beyazperdede seyretmek ayrı bir keyif. Bunun yanı sıra, Genco Erkal muhteşem, oyunculuk dersi verircesine her repliği sıralıyor. Küçük oyuncumuz da keşke filmde uyumasa diyoruz, bence Şevval Başpınar’a bundan sonra diyaloğu daha fazla olan bir rol verilmeli, bir de öyle seyredilmeyi hak ediyor. Diğer alt rollerde de aynı güzel kelimeleri sarf etmek mümkün.
Filmimiz küçük bir çocuğun hayallerini gerçekleştirmek ve uyanırsa şayet mutlu etmek üzerine kurulunca, fantastik öğeler taşıyor normal olarak. “Pan’ın Labirenti” kıvamındaki açılış sahnesi, hayatın acımasız gerçekleri ile fantazi arasında gidip geleceğimizin habercisi. Zaten kızımızın uyuması da bu denli acı bir gerçek aslında. Tabi ki kült olmuş bir “Pan’ın Labirenti” tadı beklemeyin. Henüz onun emekleme çağı diyebiliriz. Bu konuda tek sıkıntısı sonu, aynı hızla giderken, daha dramatik bir son ile bitmesini bekliyor insan, sanki bişeyler eksik.
Fantastik sahneler acemice, bu konularda kat etmemiz gereken çok yolumuz olduğunu biliyoruz ama denenmesi bile güzel şu an için. Animasyon kalitesi de aynı kıvamda, “Harry Potter” serisinin son filmindeki en etkileyici sahne bir animasyon iken, bu filmdeki kalite Samanyolu Tv’nin çocuklar için din kuşağındaki kalitede.
Yine de animasyonun bir amacı var. Yönetmen en çok eleştirildiği kısım olan acıtasyonu bu sayede çok yumuşatmış. Aynı sahneyi normal çekse, Türk sinema tarihinin en acıklı anı olabilecekken (hatta bu ünvanı çoktan haketmişken bile) bu seçimi tam tersi yönde yapıp, artık bu gibi numaralara ihtiyacım yok mesajı veriyor. Zaten filmin birçok yerinde kendi eski işlerini ve Türk sinemasını eleştiren acımasız taşlamaları mevcut. Bunların yanında, acıtasyona mecbur kalındığını da anlatan ve sonuçta böyle olması gerekiyordu mesajları da filmin çeşitli yerlerine serpiştirilmiş. Genco Erkal’ın film çektiği zamanlar ile ilgili yaptığı acı konuşmayı bir daha dinleyin bakalım.
Filmin çekim kalitesi hakkında söylenecek pek fazla bişey yok. Standart Çağan Irmak kalitesini yakalamış. Görüntüler temiz, arada patlayan bikaç ışığı, kadraja giren bir aydınlatmayı saymazsak. Sonuç olarak, film beni tatmin etti. Bundan sonra yönetmeni bir öcü gibi görmemem gerektiğini anlattı. Çok iyi olmasa da benim için başlangıç olan yeni bir yönetmeni takip etme isteği açısından başarılıydı. Çağan Irmak sevenlerdenseniz, mutlu, hüzünlü, gülerken gözlerinizin de dolacağı bir film seyretmek istiyorsanız seyredin.
PUAN 6/10
CİLASUN

Çoğunluk

Yayınlandı: Aralık 6, 2010 / ***Tüm Yazılar, **Cilasun'un Yazıları, *Filmler

Yeni Sinemacılar’ı çok seviyorum; günlük hayatta kullandığımız diyalogları, anlamlı bir halde birleştirip, yüzümüze bir tokat gibi vurdukları için… Her filmin çıkışında, ne iğrenç insanlarız diye düşünmekten kendimi alamıyorum. Bu sefer de öyle oldu. Ana karakteri, hayatının en unutulası anına tanıklık ederek tanıdığımızdan, acıma duygusu ile karışık benimsiyoruz. Böylece aslında filmin içine daha rahat giriyoruz. Zaten içimizden bir karater olan Mertkan’ın sorunları, keyifleri, hareketleri de çok sıradan, ama bir bütüne ulaştığında çok da mantıklı bir terslik içeriyor.
Burada oyunculuklar da oldukça başarılı ve samimi. Gerek baba karakterinde Settar Tanrıöğen, gerekse bu film ile ödüllendirilmiş, ana karakter Bartu Küçükçağlayan mükemmeller. Bunların yanında hiç de sırıtmayan Esme Madra tüm kadroyu tamamlamış. Hele bir de Erkan Can gördüm ki, olağanüstüydü. Kafede çay içerken, kolu yırtılmış hali bile bu filmi sevmek için yeterli. Uzun zamandır sinemada göremiyorduk, çok iyi geldi. Artık dizi çekmesin hatta.
Filmin görüntü yönetimi de aynı şekilde usta işi. Takva filmindeki, tavada kalan son kurufasulye sahnesindeki detaycılık ne kadar aklımda kalmışsa, burada da Mertkan’ın sigara içerken pencereyi açtığı sahne aynı öğeleri taşıyordu. Boyasındaki alelade döküklüğün kadrajın tam ortasında yer bulması olağanüstüydü. Mekan seçimindeki özen ancak bu kadar sade biçimde belitilebilirdi. Filmin festivallerde bu yönü ile değerlendirilmemesi çok kötü.
Gelelim filmin eksisine. Karakterimizin feodal aile yapısını görerek filme başlıyoruz. Esas kız ile tanışma, kaynaşma ve aile ile karşılaştırma sahnelerinden sonra, ilk yarı çok büyük heyecan ve merak içerisinde sonuçlanıyor. Fakat ikinci yarı başladığı gibi film bitiyor ve sonrasındaki 20-30 dakika Mertkan’ın çoğunluğa karışmasına anlatan gereksiz diyaloglarla seyirciyi sıkan bir hale geliyor. Sonuçta küfrünü bile yemişin, artık dış kapının dibine kustuktan sonra Mertkan zaten çoğunluktan biriydi, benim ve birçok diğer sinema izleyicisinin gözünde. Bundan sonrası sadece teferruattı. Sanat filmi 90 dakika sürebilir, bunu 110-120 dakikalara zorlamak filmin başındaki etkiyi düşürmekten daha fazla bir anlam taşımıyor çoğu zaman.
Sonuç olarak artıları eksilerinden fazla olan, Türk sineması adına düzgün yapılmış, senenin seyredilesi filmlerinden olan Çoğunluk filmini izlemek için kendinize fırsat yaratın. Yeni Sinemacıla’dan güncel konularda, aynı çizgide işler bekliyoruz. Tabi çıtamızı biraz daha yükselterek. İyi seyriler.

Puan:7/10

CİLASUN