Ekim, 2010 için arşiv

Sanatlog En İyi 100 Film

Yayınlandı: Ekim 27, 2010 / *Seçkiler
Etiketler:

Tüm listeyi görmek için tıklayın:
http://www.sanatlog.com/sanat/gelmis-gecmis-en-iyi-100-film/

1001 Belgesel Film Festivali

Yayınlandı: Ekim 26, 2010 / *Festivaller
Etiketler:


47.Antalya Altın Portakal Film Festivaline katılma imkanım oldu. Türkiye’nin en köklü film festivali olan altın Portakal’da 10dan fazla filmin galası gerçekleştirildi. Bunların en göze çarpanı Sinan Çetin‘in Kağıt ve Derviş Zaim‘in Gölgeler ve Suretler filmleriydi. Bu seneki jüri başkanı Kadir İnanır ile jüri üyesi Atilla Dorsay da filmleri yakından takip etti.Bilet fiyatlarının düşük olması festivale olan ilgiyi oldukça arttırmış. Gala filmlerinden sonra izleyiciler yönetmen ve oyuncularla sohbet etme imkanı buldu. Kusturica olayları festivale gölge düşürse de festivale olan ilgiyi kıramadı. Bu seneki En İyi Film Ödülünü “Çoğunluk” filmi kazandı.(Yukarıdaki kareler Gişe Memuru, Çakal ve Kağıt filmlerinin galalarından)

MEHMET 


Japon sinemasının son zamanlarda verdiği en önemli eserlerden birisi olarak kabul edilen Tokyo Sonata, yönetmeni Kiyoshi Kurosawa’nın korku-gerilim türü filmlerinden farklı bir yerde duran filmlerinden biri. Japon ailesi yapısı ve Japon toplumunun değişmesini konu alan film geleneksel dertsiz, tasasız görünen Japon ailelerinin aksine sıkıntılarla başa çıkmaya çalışan Sasaki ailesinin başından geçenlere odaklanıyor. Japon toplumunun küresel sisteme entegre olmasının işaretlerini barındırıyor film aslında. Çin’in ucuz işgücünün şirketine de girmesi sonucu müdür olarak çalıştığı yerden ayrılmak zorunda kalan baba Sasaki bu durumu film boyunca ailesinden saklamaya çalışıyor. Bunu başarmak için de üç ay önce işsiz kalan arkadaşı ile çeşitli yalanlara başvurmak zorunda kalıyor. Büyük oğullarının gönüllü olarak Amerikan ordusuna katılması ve küçük oğullarının da gizlice piyano dersleri alması babanın aile üzerindeki otoritesini sarstığı için ailenin dağılma aşamasına getiriyor. Film boyunca ailenin topluca sadece yemek masasında buluşmaları ise aile kültürünün nasıl yozlaştığı hakkında bize ipucu veriyor. Babanın bir alış veriş merkezinde temizlikçi olarak işe başlaması ve tesadüfen annenin bunu görmesi aileyi paramparça ediyor. Fakat küçük oğullarının piyano dahisi çıkması ailenin toparlanması için bir fırsat olarak yansıtılıyor. Film içerdiği etkileyici diyaloglarla da kendisini gösteriyor. Filmin isminde Tokyo yer alması, bu kentin ülkenin batıya açılan kapısı (İstanbul gibi)  olmasından kaynaklanıyor. Film için daha bir çok tahlil yapılabilir fakat izlemeyenlerin seyir keyfini düşürmemek için burada kesmek gerek bence. Farklı kültürlere kapı açmak isteyenlere filmi şiddetle tavsiye ediyorum.

MEHMET


Filmi ilk defa afilifilintalar.com’da gördüm. Murat Menteş’in film hakkında “Micmacs’i izlerken “Galiba hayatımda seyrettiğim en güzel film bu” diye düşündüm” demesi beni filmi izlemeye iten en büyük sebep oldu. Filmi bulmam da o kadar kolay olmadı açıkcası. Neyse, sonunda kavuştuk ve filmi izleme fırsatım oldu. Filmin yönetmeni Amelie ve The City of Lost Children filmlerinin de yönetmeni olan Jean-Pierre Jeunet. Özgün bir senaryosu var. Film, küçükken babası mayınla öldürülen, kendisi de hayatını kafasında bir çatışma sonucu kazayla aldığı kurşunu taşıyarak geçiren Bazil’in silah tüccarlarından aldığı fantastik intikamı anlatıyor. İntikamın sadece öldürmekten ibaret olmadığı gerçeğini gözler önüne seriyor filmimiz. Bunu yaparken de bizi güldürmeyi de unutmuyor. Silah tüccarları ise Bazil’in sinsi planlarını sezmekte oldukça zorlanıyor. Ve sürpriz finalde  ‘Alma masumun ahını, çıkar aheste aheste’ düsturu vücut buluyor.

Film görsellik açısından da harika. Her bir sahnesini keyifle izliyorsunuz. Renklerin tonlaması ve ahengi göz kamaştırıyor. Görüntü yönetmeninin ellerine sağlık, gerçekten mükemmel bir iş çıkarmış.

Filmin fantastik ve eğlenceli olmasına bakmayın, aslında bize büyük dersler veriyor. Bazen tek bir kurşunun tüm silahlardaki kurşunlara bedel olduğunu ve insanın bamteline dokunan acının insana yaptıramayacağı şeyin olmadığını gösteriyor aslında.

Film oldukça keyifli…..Bir deneyin isterseniz…

MEHMET

Buried(Toprak Altında)

Yayınlandı: Ekim 25, 2010 / **Hakan'ın Yazıları, *Filmler
Etiketler:

“Buried” (toprak altında), konvoyu saldırıya uğrayıp Iraklı direnişçilerce kaçırılan Paul Conroy isimli Amerikalı bir kamyon şoförünün, bir tabuta kapatılıp toprağın altına gömülmesinin hikayesini anlatıyor. Kurtulmak içinse şarjı bitmek üzere olan bir telefonu, gazı bitmek üzere olan bir çakmağı, zar zor çalışan bir el feneri ve bir kalemi var.

Uğur Vardan Radikal’de övmeseydi gitmezdim bu filme, hatta son dakikaya kadar da başka filme gitmenin yollarını aradım. Ama kaderin beni neredeyse zorla soktuğu Buried (Toprak Altında), çok iyi bir film. Yani bana “bi odada geçen 5 dk’yı çek” desen elime yüzüme bulaştırırım, adam tabutta 90 dakika film çekmiş, boru değil. Ve sadece birkaç alet edevat, bir yılan, ve bolca telefon diyalogları vasıtasıyla kapitalizme, savaşa, insan ilişkilerine, hayatta kalma içgüdüsüne kadar dair zilyon dolar bütçeli filmlerin değinemediği noktalara değinmiş.

Irak’ta dikkate değer tek olgunun askerlere musallat olan Vietnam Sendromu, ya da Irak’ın politik karışıklığı olmadığını, bu kapsamlı işgalin neresinden tutsak elimizde kalacağını göstermesi ayrıca takdire şayan. Irak’ta iş sadece kan-petrol denklemiyle çözülmüyor, yeniden yapılanmadan erzağa kadar, işgal kavramının içini dolduran birçok olgu var. Altındaki petrol kadar, üstündeki viraneler bakımından da bereketli topraklar oralar. Filmin işin bu boyutunu es geçmemesini takdirle karşılıyorum öncelikle.

Tabut ise, bana Irak’ta içine sıkışılan etik açmazın bir metaforu gibi geldi. “Ben burada asker değilim sadece kamyon şöförüyüm” bahanesinin geçersizliğinin altını çizen bir hareketsizlik göndermesi. Nitekim o bahanelerle kurulmuş tabutun sıkışıklığı arasında bile, yapıyı çevreleyen toprağın içinden tehlikenin (toprağın sahibi olan yılan’ın) çıkıp gelmesine engel olamıyorsunuz. Etik yükümlülükler bir yana bırakılarak girilen tabutun içinden çıkmak için, nihayetinde ya toprağın sahibinin, ya da tabutu kurtarmaya “muktedir” olanların eline kalıyorsunuz. Eğer savaşa bulaştıysanız da, kan öyle veya böyle akıyor. Ya birileri yaralıyor sizi, ya siz kendi kendinizi kesiyorsunuz, öyle ya da böyle şeriat o coğrafyaya soktuğunuz parmağı kesiyor.

Benim en çok vurulduğum husussa, ABD hükümetinin kontrol mekanizmalarının ve bunun en başında gelen dezenformasyonun son nefesini verene kadar devam etmesiydi. Eğer size ulaşabilecekleri bir iletişim aygıtı varsa, yerin birkaç metre altında bir tabuta çakılı da olsanız, devletin boyunduruğu altında kalıyorsunuz. Filmde ilk etapta “Amerikanın kurtardığı esir” olarak ortaya çıkan Mark White, bu dezenformasyonun Amerikan modeli olarak yerini alıyor bence. Her şeye kadir ABD ordusunun her seferinde farklı anlatılan kurtarma öyküsü. Filmin sonunda bir tür şaşırtmaca var, kurtarıldı sanılan Mark White meğer hala rehinmiş, henüz kurtarılıyormuş gibi. Ama işte, bundan dahi şüphe duymak gerekiyor, acaba filmin sonundaki kazma-kürek sesleri, Mark White’a ulaşıldığı haberi gerçek miydi? Yoksa Paul Conroy’u ölümüne saniyeler kala bile boş bırakmamak, bir delilik yapıp haber kanallarını aramasının önüne geçmek için an be an sürdürüldü mü o yalan? Bilmiyoruz, Conroy da bilmiyor. Conroy’un da söylediği gibi, tabutun dışındayken konuşmak çok kolay.

HAKAN