Mesajlar Etiketlendi ‘buried movie’


13.Randevu İstanbul Film Festivali’ne 127 Saat filmini izlemek için gitmiştim fakat biletleri tükendiği için bunu başaramamış, onun yerine Biblothek Pascal filmiyle yetinmiştim. Fakat sonunda muradıma erdim ve filmi izleme fırsatını buldum. Slumdog Millionaire filminin ünlü yönetmeni Danny Boyle‘nin son filmi hikayesini gerçek yaşamdan alıyor. Aron Ralston adlı bir dağcının Amerika’da bir kanyonda sıkışmasını ve 127 saat boyunca sıkışan elini kurtarmak için gösterdiği çabayı konu edinen film Ralston’un “Between a Rock and Hard Place” kitabından uyarlanmış. Film şimdiden birçok ödül aldı ve daha da alacağa benziyor. (Aldığı ödülleri ve aday gösterildiği yarışmaları theoscarboy.com adresinden takip edebilirsiniz.)

Filme dönersek… Aron’un(James Franco) şehir izdihamından kaçarak tek başına çıktığı kanyon gezisi gayet güzel başlar. Biryere kadar arabasıyla gittiği yolu bisikletiyle tamamlar. Kanyonda tanıştığı kızlara rehberlik yapar. Neşesi fazlasıyla yerindedir ta ki kayıp düştüğü ve elinin sıkıştığı ana kadar… Aslında filmde burda başlar. Sesini kimseye duyuramayan Aron acaba kurtulabilecek mi? Film bu dakikadan sonra Rodrigo Cortez’in klostrofobik draması Toprak Altında (Buried-2010) filmini hatırlatıyor seyirciye. (Filmde bir tabutta gözlerini açan Amerikalı tır şoförü Paul’un doksan dakika boyunca Iraklı teroristler tarafından kapatılıp gömüldüğü tabuttan çıkma çabasını izliyoruz. Tamamı tabutta geçen film sonuna kadar izleyiciyi heyecan içinde bırakmayı başarmıştı.) 127 Saat’de Aron, Toprak Altında filminin aksine hayallerle geriye dönüş yaşıyor ve mutlu ailesini, arasının iyi olmadığı eski kız arkadaşını, gençliğini ve çocukluğunu hatırlıyor. Azalan suyu (-ki susuz kaldığında hayalini kurduğu Amerikan malı içeceklerin reklamını da es geçmemiş yönetmenimiz-) ve yiyeceğiyle sıkıştığı yerden kurtulma azmini yitirmeyen Aron için tek çare kalıyor: Kolunun bir kısmını kesmek… Sonunda özgürlüğüne kavuşan Aron’un tek hedefi tabii ki geride bıraktığı ihtişamlı şehir hayatı oluyor. Filmin sonunda Aron’un gerçeğini de görüyoruz. Evlenmiş ve çocuğu olmuş. Kolunda metal bir mekanizması var ve tırmanmaya devam ediyor.

James Franco için ayrı bir parantez açmak gerek bence. Örümcek Adam serisi, Kahraman Pilotlar, Tanrının Vadisinde filmlerinden tanıdığımız Franco’nun canlandırdığı ilk gerçek kişi değil bu. Daha önce de Milk ve Howl filmlerinde de gerçek kişilikleri canlandırmıştı. Filmdeki rolü kapmak için Boyle’yi oldukça uğraştırdığını duyduğumuz Franco rolünün hakkını fazlasıyla veriyor. Zahmetli bir işe talip olan oyuncu performansıyla Oscar ödülünü alırsa şaşırmamak gerek bence.

Filmin müzikleri de oldukça başarılı. Fimin başındaki ve sonundaki parçalar kendisini tekrar ve tekrar dinletmeyi başarıyor. Bildiğim kadarıyla da filmin müzikleri Altın Küre Ödülleri’ne aday olmuş durumda. Fimin bütçesi için 25 milyon dolar rakamı telaffuz ediliyor. Ben hem 127 saat filminin hem de Toprak Altında fiminin – ki bu filmde 17 milyon dolara yapılmış- nasıl bu kadar masraflı olduğuna inanamıyoum. Özellikle Toprak Altında filmi…Sadece ama sadece tabutta geçen bir film nasıl olur da 17 milyon dolara mal olur. Galiba 127 saat filmi için stüdyoda kanyon yeniden inşa edildi. Yoksa bu kadar bütçenin çıkması imkansız.

Film şubatta Türkiye’de vizyona giriyor.

MEHMET

Buried(Toprak Altında)

Yayınlandı: Ekim 25, 2010 / **Hakan'ın Yazıları, *Filmler
Etiketler:

“Buried” (toprak altında), konvoyu saldırıya uğrayıp Iraklı direnişçilerce kaçırılan Paul Conroy isimli Amerikalı bir kamyon şoförünün, bir tabuta kapatılıp toprağın altına gömülmesinin hikayesini anlatıyor. Kurtulmak içinse şarjı bitmek üzere olan bir telefonu, gazı bitmek üzere olan bir çakmağı, zar zor çalışan bir el feneri ve bir kalemi var.

Uğur Vardan Radikal’de övmeseydi gitmezdim bu filme, hatta son dakikaya kadar da başka filme gitmenin yollarını aradım. Ama kaderin beni neredeyse zorla soktuğu Buried (Toprak Altında), çok iyi bir film. Yani bana “bi odada geçen 5 dk’yı çek” desen elime yüzüme bulaştırırım, adam tabutta 90 dakika film çekmiş, boru değil. Ve sadece birkaç alet edevat, bir yılan, ve bolca telefon diyalogları vasıtasıyla kapitalizme, savaşa, insan ilişkilerine, hayatta kalma içgüdüsüne kadar dair zilyon dolar bütçeli filmlerin değinemediği noktalara değinmiş.

Irak’ta dikkate değer tek olgunun askerlere musallat olan Vietnam Sendromu, ya da Irak’ın politik karışıklığı olmadığını, bu kapsamlı işgalin neresinden tutsak elimizde kalacağını göstermesi ayrıca takdire şayan. Irak’ta iş sadece kan-petrol denklemiyle çözülmüyor, yeniden yapılanmadan erzağa kadar, işgal kavramının içini dolduran birçok olgu var. Altındaki petrol kadar, üstündeki viraneler bakımından da bereketli topraklar oralar. Filmin işin bu boyutunu es geçmemesini takdirle karşılıyorum öncelikle.

Tabut ise, bana Irak’ta içine sıkışılan etik açmazın bir metaforu gibi geldi. “Ben burada asker değilim sadece kamyon şöförüyüm” bahanesinin geçersizliğinin altını çizen bir hareketsizlik göndermesi. Nitekim o bahanelerle kurulmuş tabutun sıkışıklığı arasında bile, yapıyı çevreleyen toprağın içinden tehlikenin (toprağın sahibi olan yılan’ın) çıkıp gelmesine engel olamıyorsunuz. Etik yükümlülükler bir yana bırakılarak girilen tabutun içinden çıkmak için, nihayetinde ya toprağın sahibinin, ya da tabutu kurtarmaya “muktedir” olanların eline kalıyorsunuz. Eğer savaşa bulaştıysanız da, kan öyle veya böyle akıyor. Ya birileri yaralıyor sizi, ya siz kendi kendinizi kesiyorsunuz, öyle ya da böyle şeriat o coğrafyaya soktuğunuz parmağı kesiyor.

Benim en çok vurulduğum husussa, ABD hükümetinin kontrol mekanizmalarının ve bunun en başında gelen dezenformasyonun son nefesini verene kadar devam etmesiydi. Eğer size ulaşabilecekleri bir iletişim aygıtı varsa, yerin birkaç metre altında bir tabuta çakılı da olsanız, devletin boyunduruğu altında kalıyorsunuz. Filmde ilk etapta “Amerikanın kurtardığı esir” olarak ortaya çıkan Mark White, bu dezenformasyonun Amerikan modeli olarak yerini alıyor bence. Her şeye kadir ABD ordusunun her seferinde farklı anlatılan kurtarma öyküsü. Filmin sonunda bir tür şaşırtmaca var, kurtarıldı sanılan Mark White meğer hala rehinmiş, henüz kurtarılıyormuş gibi. Ama işte, bundan dahi şüphe duymak gerekiyor, acaba filmin sonundaki kazma-kürek sesleri, Mark White’a ulaşıldığı haberi gerçek miydi? Yoksa Paul Conroy’u ölümüne saniyeler kala bile boş bırakmamak, bir delilik yapıp haber kanallarını aramasının önüne geçmek için an be an sürdürüldü mü o yalan? Bilmiyoruz, Conroy da bilmiyor. Conroy’un da söylediği gibi, tabutun dışındayken konuşmak çok kolay.

HAKAN