Mart, 2011 için arşiv


Ayrıntılı Film Tavsiyeleri İçin:

https://sinemakenti.wordpress.com/30-istanbul-film-festivali-tavsiyeler/

Reklamlar

Fikir nedir? Fikir çilesi nedir? Fikir işçisi nedir ve kimdir bunlar? Hayatı yekpare bir ‘eğlence’nin ötesinde algılayan ve ona ‘hayat bulmuş yaşam’ dedirten şey bu fikir çilesi değil midir? Kendi dünyamızdan bir Nurettin Topçu, bir Necip Fazıl, bir Cemil Meriç, bir Peyami Safa ve adını saymakla bu satırlara sığdıramayacağımız onlarca, ama yine de bir avuç insan yukarıdaki ‘nedir’lere hayatları ve eserleri ile cevap olmuş müellifler değil midir? Onların yaşamları ve eserleri hayatın gerçek manası itibari ile algılanabilmesi ve ona değerinin verilmesi adına tetkik edilmesi zorunlu şeylerdir. ‘Sorgulanmayan yaşam yaşanmaya değmez’ diyordu Sokrates. O ve O’nun gibi şahıslar düşünmüşler, sorgulamışlar ve yazmışlardır. Peki, sinemadaki durum nedir? Kaç fikir işçisi yönetmen var? Eserleri ile düşünen ve düşündüren kaç yönetmen, kaç yazar var? İnsana varoluş, yaşam, sevgi, aşk, ölüm ve ötesi hakkında kaç kişi bir şeyler anlatmakta ve en azından soru sordurabilmekte? Sinemada fikir çilesi çeken ve onun hamelesi haline gelmiş kaç yönetmen var acaba?

Bu denli çetrefilli sorulara bir hamlede cevap verebilmek hoş karşılayacağınız üzere basit değildir. Yine de düşünmeye teşvik babından; o karanlık fakat bizi nice aydınlıklara alıp götüren yahut nice aydınlıkları getirip bize sunan salona doluştuğumuzda, en azından perdeye yansıyan esere bu sorular çerçevesinde bakabilmek, onu hallaç edip okuyabilmek seyirci/eleştirmen açısından bir sosyal sorumluluk zannediyorum.

Su, güneş, gökyüzü, ağaç ve tabiatın o eşsiz musikisi… Zahirden batına ve aşkına giden bir görsellik ve anlatım, farklı diyarlardan bize ulaşan bir ses. Hepsinin son uğrağı inkârı namümkün; ‘Ruh’. Öğelerini hep dünyanın incitilmemiş, kirletilmemiş metalarından alan ve noktayı metafizikle koyan bir sinema anlayışı. ‘Dünya problemi insanla tanıdı’ anlayışının bir göstergesi olan bir sinema. Bir fikir işçisi, tek yazar, tek yönetmen, iki film:Terrence Malick, ‘İnce Kırmızı Hat’ ve ‘Yeni Dünya’. Biz şimdilik sadece Malick’in ‘Yeni Dünya’sına değineceğiz.

Yeni Dünya’ adının da anımsattığı gibi bir keşif filmi. Film, içindeki tüm taraflar (yerliler-İngilizler, Pacohontas-Smith, Rebecca-John) adına keşif/tanıma/anlama gayretini işler. Hatta daha da beliğ ve önemli olan ise, film kendi başına da, her insan için kendini tanıma-keşfetme davetiyesini de taşır üzerinde. ‘Keşif’ duygusuna aşık bir insan için yeni bir keşiften öteye gittiği sonunda anlaşılan bir kadının, yeni bir kıtanın, yeni haritalar için yepyeni sahillerin keşfi… Yeni ruh dünyalarının keşfine yelken açan bir yolculuk. Yelken imgesinin bunca sık kullanımı ve önemi de buradan kaynaklanıyor zaten.

Kameranın ardındaki güç; ön plandaki hikâyeye karşı oldukça rahat tavır içerisinde: ona takılmıyor, seyircinin ona takılmasını da arzu etmiyor, çok mantıklı/rasyonel olmasına önem vermiyor. Ve çok çabuk geçiyor hikâyeyi. Yani bilinçli bir tercih söz konusu burada. Asla değil fasla bakma meselesi. Aynı durum ‘Yeni Dünya’daki kadar olmasa da ‘İnce Kırmızı Hat’ta da var. Kaptanın düşmanlardan ve kralın varlığından bahsetmesi, dil probleminin çarçabuk sayılabilecek şekilde çözülmesi, mısır tohumlarının İngilizlere verilmesi, yerlilerle ilk kan dökülmesi gibi hadiseler film içerisinde, yönetmenin niyetinin iyi anlaşılması ile hoş görülebilecek bir hal alan, fakat havada kalan şeyler. Yani kaptan hangi düşmanlardan bahsediyor? dilini bilmediği yerlilerle nasıl konuşarak kralın varlığına kanaat getiriyor? Yeni bir dünyaya yerleşme düşüncesi ile gelen İngilizler mısır tohumlarını kendileri getirmiş olamazlar mı? gibi sorular akla gelse de yönetmen ve amacı nezdinde bu sorular çok önem arz etmiyor.

Kaptan ‘geleceğin ülkesini kurma’ maksadı ile yeni topraklara adım attıklarını ve bu işte öncü olduklarını yinelerken, aç kalan adamları karınlarını doyurma yerine altın arama gayretine giriyorlar. Yine asıl maksadın sömürü olmadığı vurgulanmasına karşın [-ne zaman araştırmaya çıkacağız efendim. –buraya yağmalamaya gelmedik.], yeni toprak keşifleri, dolayısı ile yeni maden ve zenginlikler her daim İngilizlerin akıllarının bir köşesinde duruyor. Bu nokta üzerine değinip geçse de Terrence Malick; asıl eleştiri oklarını modernite, ‘çağdaş’ uygarlığın yıkıcılığı, yıpratıcılığı, ‘insanın tabiatını’ ve ‘tabiatın saflığını’ nasılda heba ettiğini üstüne basa basa izah ediyor. Yeni Dünyaya ayak basıldığında ‘Tanrının merhameti kimseyi ayırt etmeden ve fakirleşmesine izin vermeden nimetlerle donatması, kendisine ve insanların kendi arasındaki sevgiyi dahi pervasızca/hesapsızca vermesi’ diyor yönetmen. Zaman ilerleyip merhametin lanete inkılâbı, sevginin hasede, nimetin nikmete, temizin kirliye çevrilmesi… Hepsi de imgelerle okuyucunu [evet Terence Mallick filmi okunur!] önüne seriliyor.

1600’lerde geçen filmi günümüz dünya dengelerine uyarladığımızda; sömürünün bitmeyip sadece şekil değiştirdiği, sömürenin ise hiç değişmeden devam ettiği ayan beyan görülüyor. ‘İnce Kırmızı Hat’ bu noktada âdemoğlunun nasılda bir hiç uğruna savaştığı; hasedin, kinin, öfkenin ve samimiyetsizliğin enfüsi planda insan [ruhu], afakî planda âlem üzerine nasıl olumsuz tesir ettiğini gözler önüne daha net sunuyordu. Aynı söylem ‘Yeni Dünya’da daha şümullü fakat daha muğlâk olarak seziliyor. Daha şümullü; çünkü savaştan daha ziyade aşk-sevgi ön planda (çünkü sevgi mahlûkatın mayasıdır), daha muğlâk çünkü yönetmen cümleyi noktalamıyor, izleyicinin bunu yapmasını öngörüyor. İktidar mücadelesi, açlık karşısında insanın nasıl insanlığını kaybederek kendi türünü yemesi (Akif’in ‘dişsiz mi bir insan, onu kardeşleri yerdi’ dediği yer işte!), ceviz kabuğunu doldurmayacak tartışmalar ve mücadeleler. Mimsiz medeniyet dedikleri nokta bura olsa gerek.

Kaptan Smith yerlilerle görüşmeye gönderilip tek başına onların ortasında kaldığında; yerliler tarafından ilginç bir seansa tabi tutulur. Bir ‘arınma’ ile neticelenen seans; John’u geçmiş kirlerinden(!) temizlenmesi/arınması olarak okunabilir. Bu arada birkaç saniyelik bir yelken açılma sahnesine şahit olmamız, hem yeni bir keşfe çıkan hem de keşfe âşık bir kâşifi işaretler. Yerlileri, yaşam ve inanış biçimlerini keşfedecek hem de onlarla yetinmeyerek yeni sahillere yelken açacak bir kâşif (sonunda pişman olmasına rağmen!). Filmin çeşitli yerlerinde görülen kuşlar devranın dönüp durduğu ve hiç bitmeyen bir yolculuğun parçası olduğumuzu işaretler.  

Malick’in kamerası tüm olup bitenin peşinden hiç durmadan gider; yer yer dua için göge kaldırılmış avuçlar gibi semaya seslenir. Bu bağlamda Malick’in kamerası ‘vicdan’ın vizörü, içsesleri de ‘vicdan’ın fısıltılarıdır. 

İlkinden son karesine kadar sinemayla dopdolu, vicdanı konuşturup maddeyi susturarak ruha seslenen, ruhu seslendiren, mutlak saadetin yalnızca bu dünya ile sınırlı olmadığını izah eden, değişik ve geniş okumalara izin veren bir film ‘Yeni Dünya’. Keşfedilmeye değer aynı zamanda muhtaç.

Hüseyin (huseynozr@gmail.com)


Geçen hafta Akademi jürisi ile beğenilerimiz tutuyor demiştim ya. Arada tutmadığı da oluyormuş işte. Bir hafta aradan sonra vizyondan düşmeden bu senenin en büyük ödülüne layık filmi de görebildim.
 
2. Dünya savaşının başlamak üzere olduğu bir anda ölen İngiltere Kralı V.George yerine geçmek üzere, (filmin saçma çevirisindeki isminde vurgulandığı gibi) zorlama seçilen küçük oğlunun, bu göreve layık olabilmesi için, kekemelik problemini yenme öyküsü, aslında klasik bir İngiliz Kraliyet ailesi öyküsü. Filmin teknik yönlerine hiçbir kusur bulmak mümkün değil. Dönemin, yakın tarihimiz olması sebebiyle yarı abartılı kostümler, başarılı mekanlar son derece yerinde. Bu aşamada, geçen haftaki filmle karşılaştırma yapacağım, fakat oyunculuk sadece bir kişi üzerine kurulmuş, o da kral. Burada Colin Firth, çok başarılı ve aldığı Oscar’ı sonuna kadar hakediyor. Fakat yine de Natalie Portman daha çok haketmiş, bunu iki filmi de üst üste seyrettikten sonra anlıyorsunuz. Yan rollerde en az başroldeki oyuncu kadar ünlü kişiler, tamamen kralın en iyi erkek oyuncu Oscar’ını alabilmesi için çalışıyorcasına başarılılar. Her sahnede karlı daha da gözümüze sokuyorlar, bu bile ayrı bir başarı.
 
Film bu hali ile oyuncu Oscar’ını sonuna kadar hakediyor. Fakat sorun bundan sonra başlıyor. Bunun gibi, İngiliz aristokrasisine yönelik filmlerden her sene ülkemizde en az 2 tanesi gösterime giriyor. Hepsi genelde bunun gibi temiz ve çok başarılı filmler oluyor. Birçoğu, aynı bu film gibi Oscar’larda yarışıyor ve oyuncu ödülleri yanında yan ödüllerden de paylarına düşeni alıyorlar. Bu filmin ötekilerden ne farkı vardı onu kavrayamadım ben. Bir “Queen” veya “Sense and Sensibility” en iyi film Oscar’ını ne kadar hakediyorsa, bu film de o kadar hakediyordu. Bu aldıysa diğerleri neden almadı? Aslında biraz düşününce, bu sene doğru dürüst film yokluğunda, İngiliz sarayını Hollywood tarafından taçlandırmak fena da bir fikir olarak gelmiyor, diyorum ve bu konuyu da ucu açık bırakıyorum.
 
Son olarak filmin sonu çok ironik ve etkileyici idi. Başka bir filmde seyretsek, çok abartılı bir savaş ilanı sahnesine dönüşebilecek konuşma, filmin orjinal ismine ithaf olunarak, gayet mutlu bir şekilde seyrediliyor. Ağızdan çıkan her cümlede, evet başardı diyerek yüzümüz daha bir gülümsüyor. Halbuki çıkan kelimelerin manası çok bambaşka. Son derece dokunaklı bir sondu. Bu aralar film sonlarını çok seviyorum ya, bu da onlardan.
 
Bu filmi seyredin, konuşmalardan geri kalmamak adına. Fakat yukarıda saydığım iki filmi seyretmişseniz, nasıl birşey ile karşılaşacağınızı bilerek seyredin. Beklentiniz o yönde olsun. Bu filmlerin adını ilk defa duyuyorsanız, boşverin seyredin önerimi, Oscar’ı. Siz hayatınızı yaşamaya devam edin. İyi seyirler.
 Puan:7/10
CİLASUN

Hiç yadırgamadım yüzünü/İnan çok tanıdık/Gönlüme hoşgeldin sevdiğim…

Geçimini yazarak kazanmaya çalışan ama yazıları pek tutulmayan genç bir adamdır Metin. Duygu ise delidolu, hayatı günübirlik yaşayan birisi. Yaşamları bir barda çakışır ve  sonra bir hayalin içinde kaybolurlar…

Oyuncuların çok popüler olmayışı ve  adı ilgimi çektiği için bir an önce izlemek istedim filmi. Apar topar gittim, daha  filmin başındaki şarkıları duyunca pür dikkat kesildim. 5 – 10 dakika geçti filmde bir hareket yok. Melike’ den bir gıcık aldım ki o kadar olur. Yani belki rolü gereği şımarık olması lazımdı ama o bunu başka bir boyuta taşımış sanki. Sürekli zil sesleri ve uyanma sahneleri arka arkaya patlıyor ki bu da insana sıkıntı veriyor. Öte taraftan not kağıtlarına yazılan bazı notlar özdeyiş niyetine güzeldi.Bazı sahneler çok anlam yüklüydü. (Otobüs durağındaki halleri.) Yine bazı sahnelerdeki geçişler ve mantık dizisi iyi düşünülmüş. Erkek oyuncu (  Sezai Paracıkoğlu) resmen döktürmüş, çok başarılı buldum. Hele ki söylediği şarkı akıllardan kolay kolay silinmez herhalde.

Yine de, keşke AIDS  hakkında biraz daha ayrıntılı bilgiye sahip olsalardı demeden edemedim. Hem böylece farklı çevrelerden de tepki almazlardı. Yönetmenin ilk filmi olmasına rağmen senaryo, oyunculuk ve görüntü açısından Türk sinemasının geliştiğini gösteren ve gelecek vaad eden bir film bence. (Filmden çıkınca dayanamadım, marketten incir reçeli aldım. Eve gelinde tadına baktım ama hiç sevmedim. Adamın sevmediği kadar varmış.)

FD  (www.kanatsizkelebek.wordpress.com)


Kısa filmler, birçok insana basit gelen, ama anlatmak istediği fikri uzatmadan doğrudan anlatabilen filmlerdir. Söz konusu olayı o kadar yalın ve uzatmadan anlatır ki başka düşüncelere kapılmadan çıkıverir fikir. Ana fikir demiyorum çünkü çoğu kısa filmde yan fikirler yoktur. Yönetmen anlatacağı şeyi en kısa yoldan anlatmaya çalışır ve başarır da bunu. Başardığı için etkileyicidir kısa film. Hayatımda izlediğim birçok kısa film beni hem mutlu etmiş hem de sonunda üzmüştür. Mutlu etmiştir çünkü yönetmeden seyirciyi sıkmadan anlatmıştır anlatacağını üzmüştür çünkü bilirsiniz ki aynı filmi bir daha kolay kolay bulamayacaksınızdır.

22. Ankara Film Festivali tüm hızı ile sürüyor. Festival sinemaseverler için bulunmaz bir fırsat. Festival birçok ülkeden birçok yönetmenin filmlerini izleme fırsatı sunuyor. Çok kaliteli yapımlar ve etkinlikler var.

İnsanlar Ankara’da festivallere çok ilgili. Birçok festivalde yer bulmak zor oluyor. Ankara’nın merkezindeki sinemalarda gösteriliyor filmler. Ulaşım rahat. Bunun etkisi olabilir. İnsanlar rahat ulaşıyor sinemaya. Ama ben buna insanların kültürel yapısının yüksek olmasına da bağlıyorum. Ankara kültür sanatı yaşayan insanlarla dolu bir şehir.

Bu sene festivali üniversite yıllarındaki kadar iyi yaşayamıyorum fakat, yine de birkaç seansa gitme imkânı buldum. Ses getirmiş kısa filmlerin gösterildiği “Kısa Sınır Tanımaz” seansları oldukça etkileyici. Gittiğim seansta sekiz kısa film izledim ve hepsini başarılı buldum.

Bunlardan birçok ödül almış “Muazzam Yarış” beni çok etkiledi. İnsanların para hırsı ancak bu kadar güzel anlatılabilir. Mükemmel bir anlatım,  ortalamanın çok çok üstü. Etkilendiğim diğer film ise “Lost”. Yaklaşık 4 dakikalık bir film. Kameranın anlatımda nelere kadir olduğunu görmek isterseniz bu filmi mutlaka izleyin derim. Ortalamanın üstü.

Son söz: Kısa Film deyip geçmemek lazım. Unutmayalım ki şu an filmlerinin kalitesi ile ün yapmış birçok yönetmen zamanında kısa filmlerle olgunlaşmış. Bu bakımdan izlediğiniz kısa film belki ileride akademi ödülü alacak bir yönetmenin ilk filmi olabilir. Bundan dolayı mesleğin başlangıcında çok önemli bir basamak olan kısa filmleri önemsiyor ve festivallerde gösterilmesinde emeği geçen herkese teşekkür ediyorum.

ENES


Filmi izleyeli çok oldu aslında ama internette hakkında yazılmış Türkçe harhangi bir eleştri bulamadığım için-yani sadece kayıtlara geçsin diye-bu yazıyı yazıyorum. Sinemanın konu yönünden hiçbir sıkıntısı yok bence, savaşlar, cinayetler, aşk, soygunlar…ve tabii ki din. Herkes kendi inancını yansıtan filmlerle hem dinin yaşantısını bilmeyenlere anlatırken bir yandan da propagandasını yapmakta.

İsmini bir kaç yerden duyduğum “Lourdes” filmini de konusu ilginç geldiği için izledim.(Filmin yavaş akmasından dolayı izlerken oldukça da yoruldum.) Fransa’nın güneybatısında bir yer Lourdes, Hristiyanların sıkça ziyaret ederek hac yaptıkları bir yer. Burayı kutsal yapan olay ise 1858 yılında yaşanmış. Ondört yaşında fakir bir çocuk olan Bernadette Soubirous Meryem Anayı görür ve 1933 yılında aziz ilan edilir.(İspanya’daki Fatıma olayına benziyor mu, düşünmek gerek) Ve Lourdes bundan sonra kutsal bir yer olarak ziyaretçi akınına uğrar. Bu yerin bir diğer özelliği ise şifa dağıttığı yönündeki inanç. Buraya gelen hacılar, kutsal su kabul edilen bir mağarada yıkanmakta ve dua etmektedirler. Gizemi ve umudu aynı yerde birleştiren bir yer gibi Lourdes.Filmin genel konusu bu olmakla birlikte, bir de filmimizin baş karakteri var: Christine. Doku sertleşmesi olan, ellerini ve kollarını hareket ettiremeyen Christine de şifa bulmak aiçin gelmiştir. Sessiz birisi olan Christine de diğer hacılarda olmayan bir dinginlik-bir mübareklik, bir saflık- vardır. Açıkcası ben çoktan filmin sonunda iyileşeceğini ve bir keramet yaşanacağını düşünmeye başlamıştım bile. Film Christine’nin, ona bakan kişiyle hac görevlerini yapması, duaları, yıkanması, tedavisi gibi konularla ilerliyor. Sonundan beklediğim olaylar gelişti fakat filmin ucu açık bıarkıldı. Yani bu gerçekten bir iyileşme, şifa bulma olayı mı yoksa umudunu kaybetmeyen bir kızın moral gücüyle de ayağa kalkması mı. Çünkü iyileştikten sonra bir ara tekrar yere düşüyor.

Neyse, dedik ya bu yazıyı sadece kayıtlara geçsin diye yazıyoruz. Bilinmeyen bir yeri görmeme vesile olduğu için filmi izlediğime pişman değilim. Buna benzer başka filmler olsa yine izlerim, izledim de: Of Gods and Men, Bu sene Fransa’nın Oscar aday adayıydı. Orada da gerçek bir öykü anlatılıyor. Onu da bir ara sadece kayıtlara girsin diye yazacağım.

MEHMET


Oscar’larda boy gösteren filmlere vizyondan düşmelerine günler kala gitmeye başlayabildim. Aslında bunda, çok fazla sinemada gösterilmemelerinin de payı büyük. Bu dönem Türk gişe canavarları ile üst üste gelince Oscar filmleri gişede yine talihlerine küstüler ve meydanı seviyesiz yerli filmlere bıraktılar.
Yine de Akademi jürisinin seçimlerini genellikle beğenmiş bir seyirci olarak, bu hafta tercihimizi Siyah Kuğu filminden yana kullanmamızın en büyük nedeni, kuşkusuz Natalie Portman idi. Leon filminden beri; artık büyüse de Oscar alsa diyerek her filmini takip ettiğim ve hayranı olduğum oyuncu olduğundan, film ile ilgili kötü bir eleştiri yapmam zorlaşıyor. Onun için, sadece fanatikleri için yapılmış Yıldız Savaşları serisini bile takip ediyordum hatta. Zaten bu filmde de onun olduğu her sahne mükemmel. Neredeyse bütün filmde yer aldığı için bu mükemmellik filmin geneline yayılıyor. Yanında Vincent Cassell gibi bir de partner de varsa, senaryo olmasa bile film benim için iş yapar. Oturup 2 saat boyunca kameraya baksınlar yeter hatta. Bu filmde oyunculuğunu takip edeceğim bir kişi daha ortaya çıktı ki; o da Mila Kunis. Daha önceleri ikinci sınıf aksiyon ve komedilerde oynadığı için pek göze batmayan oyuncu, eline fırsat geçtiğinde değerlendirmesini bilenlerden. Bundan sonra daha kaliteli rolleri hak eder bir performansı vardı.
Yönetmene aşina olsam da, daha önce hiç sinemada seyretmemiştim. Fakat puslu açılış sahnesi bile; “Tamam bu film Aronofsky’e ait” dedirtiyor. Sakin, durağan, yeri geldiğinde sarsıcı; her aradığınız var. Aralara serpiştirilmiş hareketli kamera çekimlerini de koymasaymış daha iyi olacakmış ama; küçük de bir eleştiride bulunayım. Sanki başka filmden çalıntı gibi, gereksiz durmuş bunda.
Filmimiz genç ve naif bir balerinin, yeni dönemde farklı kurgulanmış bir Kuğu Gölü gösterisinde iyi ve kötü kuğuyu aynı anda oynaması için seçilmesi ile başlıyor. Çok zor ve denenmemiş olan bu rol kişinin ruh halini de doğal olarak dengesizleştiriyor. Görünürde hiçbir kötü yanı olmayan kahramanımızın, içte buna uygun yapısı sayesinde film klasik bir oyuncu Oscar’ı adaylığını alacakmış haline bürünüyor. Sonrasında, yukarıda saydığım muhteşem oyunculuk zaten Oscar’ı filme ve kendisine kazandırdı. Fakat bu tür filmler kişisel Oscar’lar dışında başarılı olamıyorlar ki bu da gayet doğal. Filmimiz sadece bir kişi üzerine kurulu, daha başka bir Oscar saygısızlık olur. Zaten yönetmen ve yan oyuncular ne kadar kalburüstü olsalar da esas kızımıza sadece ön ayak oluyorlar. Bunun yanında filmin eksik yönleri de vardı. Senaryosu tamamen boşluklar ile doluydu. Nina’nın annesi ile olan bozuk ilişkisi ve bunun altyapısına filmde sadece bir tartışma sahnesinde iki sözcük değiniliyor ve geçiliyor. Böylece ağzımıza bir parmak bal çalınıyor ama sonu yok. Halbu ki diyalogdan ibaret bir filmde bu konu üzerinde daha da durulabilirdi. Filmin başında, başrol için birbirlerini yiyecekmiş gibi duran kızlar, birden ortadan kayboluyorlar ve kendi rollerine geri dönüyorlar. Nina film boyunca sadece kendisi ile uğraşıyor başrolu hakedebilmek için. Oysa ki böyle bir oyunda herkesin birbirinin kuyusunu kazması gerekirdi. Sonuçta bunlar Thomas’ın filmin başında söylediği sözleri destekleyen olaylar ama gerçek hayat ile metaforlar birbirine karıştırılmış. Her ne kadar Siyah Kuğu’nun final dansındaki metaforu olağanüstü bulsam da, bunu dışındakilerin yer yer abartılı olduğu da bir gerçek.
Son olarak filmin finali çok başarılıydı. Bu hali ile Avrupa filmlerinden aşırma gibi dursa da Amerikan sinemasının bizden esinlenmesi bile güzel. Aslında Amerikan filmlerinin bitiş jeneriklerindeki müziklere hasta ve bu konuda ufak çapta kolleksiyonu olan bir insan olsam da, bu filmin finalindeki alkış sesleri ile çıkan oyuncu yazıları çok etkileyici idi.
Sonuç olarak, vizyonda artık bulma şansınız oldukça düşük olsa da dvd sini bi şekilde edinip seyredilmesi gereken bir film. Hatta arşivde bulunması gereken bir film. Tabi her gelen arkadaşla defalarce seyredilecek filmler tarafında saklanmasın. Bi kere seyredilip arşive katılanlar tarafında dursun. İyi seyirler.
Puan: 8/10
Cilasun

Hikayesi gerçek olaylara dayanan filmler her zaman ilgimi çekmiştir. Başımıza gelme olasılığı nadir olan fakat dünyada bir yerlerde birilerinin başına gelmiş ilginç olayların beyazperdede izlemek hoşuma gider. Geçenlerde izlediğim 127 Saat filmi gibi. Fakat Conviction filmindeki gibi olayları duymak insanı gerçekten heyecanladırıyor.

Filmimiz 1983 yılında Kenneth Waters (Sam Rockwell) adında bir adamın tutuklanmasıyla başlıyor. Birbirlerine küçüklüklerinden beri çok bağlı olan kız kardeş Betty Anne Waters (Hilary Swank) ise kardeşinin suçsuz olduğunu düşünmektedir. Evli ve iki çocuklu olan Anne’nin tek düşüncesi kardeşini hapisten kurtarmaktır fakat her zaman yasaların haklının yanında olmadığını o da bilmektedir. Elinden gelen herşeyi denemeye başlar fakat işler istediği gibi gitmez. Sonunda bu işi kendisi çözmeye karar verir. Hukuk fakültesini bitirip avukat olacak ve kardeşini kendisi savunacaktır. Bu planını muebbet hapis cezasına çarptırılmış kardeşine söylediğinde, kardeşinin yüzündeki ifadeyi görmeniz gerekir. İntihar teşebbüsünden yeni kurtulmuş kardeşi bekleyeceğine dair söz verir. Ve akıl almaz süreç burda başlar..Anne okulu bitirir ve kardeşinin avukatı olarak işlere el atar. Artık her şey çok daha güzel olacaktır…

Düşünüyorum da Betty’nin yaptığını kaç kişi yapabilir.. Bu dönemde eşinden boşanan, çocuklarına bakmaya çalışan, bunların yanında da hukuk fakültesine devam eden bir insanın azmini ayakta alkışlamak gerek. Çocuklarının tartıştığı bir sahnede anneleri birbirleri için kendisinin yaptığını yapıp yapmayacaklarını sorduğunda net cevap alamaz. Gerçek hayatta da böyle değil midir? Yapılan fedakarlığın ölçüsü kişiden kişiye, nesilden nesile değişmektedir. Günümüzde kaç abla kardeşi için-tüm hayatını mahvederek- böyle bir mücadeleye girer. İşte bu yüzden olayın konusu film olabilecek kadar ilginç ve etkileyici.. Bir de ABD gerçeği var ki filmin bir sahnesinde kendisini açıkca belli ediyor. Bir konuşmada Betty kardeşinin bir başka eyalette olsaydı bugüne kadar asılmış olacağını söyler. Yani her eyaletin yargı sistemi birbirinden farklı.. Kardeş Kenneth’in şansı hem ablası hem de bulunduğu eyaletin kanunları aslında…Ne olursa olsun bir insanın 18 yıl suçsuz yere hapiste yatması acı bir durum…Bizdeki ‘Pardon’ filmine benziyor..Ama orda süre çok daha kısaydı. Güzel bir söz var: “Mahkemelerin kiminde adalet dağıtılmaz, sadece kanunlar öğretilir.” Ülkemizde de öyle değil mi? Yıllardır süren sonunda da zamanaşımından düşen davalar, suçluların dışarda, masumların içerde olması.. Adalet çok ince bir mesele, simgeleyen kadının gözünün bağlı olması yetmez aslında. Gözü açık olsun önemli değil, ama vicdanı hür olsun…

Filmi tavsiye ederim…Özellikle hukukçular ve hukuk eğitimi alanların izlemesi gerek bence.. Mahkeme kararını her bir şekilde verir fakat vicdanlarımızın verdiği karardır asıl olan..(Yukarıdaki fotoğrafın sağındakiler gerçek kahramanlarımız, soldakiler ise filmden)

MEHMET


Dergiyi Okumak İçin: http://www.sinemalife.com/default.html


Türk sinemasıyla ilgili paylaşımda bulunduğum bir arkadaşa şunları yazmıştım ve Türkiye’de çok para kazanan sinemacıların, filmlerini kıt kanaat yapabilen dostlarını desteklemediğinden yakınmıştım: 
gişe hasılatı içinde yerel sinema oranı en yüksek ülkeyiz…yani yerli filmlerimiz daha cok satıyor….bunu duyan bir avrupalı zannedecek ki semih kaplanoğlunun türkiyesi gercekten sinemasına sahip çıkıyor….nerdeee…semih abi gibi insanlar tırnaklarıyla söke söke yapıyor bu filmleri…en son çıkan nehir söyleşi kitabını okumuşsunuzdur….hala filmleri için kaynak aramak için 40 takla atıyor…ama bazıları kıytırıktan filmleriyle trilyonları götürüyor…ne yapıyorlar peki türk sineması için…..tonla para kazansaydım…tüm sanmimiyetimle söylüyorum semih abinin, zeki abinin, derviş abinin birer filmlerini hatta daha fazlasının tüm masraflarını ben karşılardım…bu insanlar dünyaya tanıtıyor bizi…daha iyi reklam mı olur….
Bugün ise okuduğum bir haber beni çok ama çok mutlu etti. Cem Yılmaz, Belma Baş’ın festivallerde dolaşan “Zefir” filmine sponsor olarak filmin tamamlanmasına ve festivallerde dolaşmasına yardımcı olmuş:

Bugüne kadar birçok uluslararası festivalde ödül kazanan Zefir filmi 29 Nisan’da gösterime girecek. Bu filmi izleyiciyle buluşturan isim ise ünlü komedyen Cem Yılmaz. Film çekilirken parası biten ve filmi tamamlayamayan yönetmen Belma Baş’ın imdadına Cem Yılmaz yetişmişti. Yılmaz, sponsor olduğu Zefir’in hem çekimlerinin tamamlanmasını hem de yurtdışındaki uluslararası film festivallerine katılmasını sağlamıştı. Yönetmen Selçuk Aydemir’in maddi olumsuzluklar nedeniyle vizyona giremeyen Çalgı Çengi filminin imdadına da Cem Yılmaz yetişmişti. Cem Yılmaz’ın bastırdığı kopyalarla izleyiciyle buluşan film şu ana kadar 57 bin kişi tarafından izlendi. (Hayal Perdesi)

Gerçekten örnek bir davranış. Yukarıdaki bahsettiğim ‘kıytırık’ filmler kategorisine tabii ki Cem Yılmaz ve Yılmaz Erdoğan gibi hem iyi filmler yapıp hem de iyi kazanan sinemacılarımız dahil değil. Bu işi hakkıyla yapıp kazananların Cem Yılmaz örneğinde olduğu gibi güzel işlere imza atması da anormal değil bence.

MEHMET


Dergiyi Okumak İçin: http://www.hayalperdesi.net/edergi/default.aspx?dergiid=21

“Miral” Filmi BM’de

Yayınlandı: Mart 15, 2011 / ***Tüm Yazılar, *Haberler
Etiketler:, ,

Amerikalı Yahudi oyuncu ve yönetmen Julian Schnabel’in, Filistinli gazeteci Rula Jibriel’in kitabından yola çıkarak çektiği filmin gösterimine BM Genel Kurulu Başkanı Joseph Deiss onay verdi. Ancak İsrail’in BM delegasyonu, filmin gösterim kararını protesto ederek iptal edilmesini istedi. İsrail delegasyonu, İsrail’de ‘Miral’de anlatılanlardan daha sert ve eleştirel filmler yapıldığını, ancak bu filmlerin BM Genel Kurulu’nda değil ticari sinemalarda gösterildiği ifade edildi.

Filmin yönetmeni Schnabel ise, filminin sevip inandığı İsrail’e zarar vermesini değil, korumayı amaçladığını belirterek, ‘Eğer diğer tarafı dinlemezsek barışa sahip olamayız’ dedi. (Kaynak: Akşam.com.tr)


Carlos, yirmi yıl boyunca dünyanın en çok aranılan teröristlerinden biri olan Ilich Ramirez Sanchez’in, nam-ı diğer Çakal Carlos’un öyküsünü anlatır. Carlos, İngiliz bir iş adamını öldürme girişiminde bulunduğu 1947 ile Hartum’da tutuklandığı 1994 arasında, çeşitli isimlerle değişik kimliklere bürünmüş ve çağının bütün politik karmaşalarına imzasını atmıştır. Carlos kimdi? Kimlikleri arasında nasıl bir bağlantı vardı ve bunlarda nasıl bir ardıllık söz konusuydu? Bu kimlikler neyle bağlantılıydılar ve bu sonsuz mücadeleye girmeden önce Carlos nasıl biriydi? Carlos’un “Çakal” lakabı, Frederick Forsyth’ın Çakal adlı romanı Carlos’un kişisel eşyalarının arasında bulununca, The Guardian gazetesi tarafından takılmıştır.

Ilich Ramirez Sanchez(İliç Ramirez Sançez) veya daha sık kullanılan lakabıyla Çakal Carlos, Venezuela doğumlu eylemci. Birçok yasadışı eylemde yer almış Sanchez, 2007 itibariyle Fransa’da Fleury Merogis Cezaevi’nde tutulmaktadır. Sanchez 25 Mart 1949 yılında Marksist bir ailenin oğlu olarak Venezuela‘nın Karakas şehrinde dünyaya geldi.

1966 yılında annesi ve kardeşleriyle birlikte Londra‘ya gidip, İngiltere‘de üniversite eğitimi gördü. Uzun bir dönem Marksist gençlik örgütlenmelerinin içinde yer alan Carlos, 1975 yılında Filistin Halk Kurtuluş Cephesi (FHKC) kamplarında eğitilerek İsrail‘e karşı savaşmaya başladı. Daha sonraki yıllar İsrail hükümetine karşı verdiği mücadeleyi Batı’nın büyük şehirlerine taşıyan Carlos, İsraille ilişkisi olan birçok banka, dernek, gazete ve elçiliğe bombalı saldırıda bulundu. 1980 yılında dünyanın en çok aranan adamı olarak ilan edilen Carlos, CIA, Mossad, Interpol ve Fransız istihbaratını birçok kez atlattı. Özellikle 1980’li yılllarda yaptığı eylemlerle adını duyuran Ilich Ramirez Sanchez hakkında birçok kitap yazılırken, hayatı da defalarca kez filmlere konu oldu.

Binbirsurat olarak da tanınan Carlos’un en önemli eylemlerinden birisi de Viyana‘daki OPEC toplantısında, aralarında 10 petrol bakanının da bulunduğu 70 kişiyi rehin alması ve olay sonrası rehineleri Cezayir‘e kaçırmasıydı. Carlos, 25 yıllık bir kovalamacanın ardından 1994 yılında Fransız ve Sudan istihbarat örgütlerinin ortaklaşa düzenledikleri bir operasyonla yakalandı. Mahkeme sonrası müebbet hapis cezasına çarptırılan Carlos, yargılanma esnasında tanıştığı avukat Isabella Coutant Peyre ile evlendi. Fransa’da Fleury Merogis Cezaevi‘nde bir hücrede tutulmaktayken Clairvaux’da çok sıkı korunan bir hapishaneye nakledidi.Eşi sağlık merkezlerinden uzaklığı sebebiyle bu nakle karşı çıkıyordu.Şu anda Paris’te La Santé cezaevinde kurbağa lakaplı gizli fransız polislerinin suikast girişiminden yeni kurtulmuş halde bulunuyor.İzolasyon şartları ağırlaştığı gibi vatandaşı olduğu Venezuella’nın Fransa elçiliği tarafindan iadesine dair hiçbir esaslı teşebbüste bulunulmamasindan yakınmaktadır. 1975’de müslüman olan Çakal Carlos, Salim Muhammed Nuri adını almıştır.(wikipedia)


Geçenlerde, TRT’de yeni başlayan “Leyla ile Mecnun” dizisinin ilk bölümünü izlerken, bir gariplik hissettim… Dizi, isminden de anlaşılacağı üzere, aşk üzerineydi; ama senaryoda bir anormallik vardı. Olaylar normal bir şekilde işlemiyordu, ama normal gibi görünüyordu. Kıllanmaya başlamıştım. Hani annenizin pastasının tadını nereye gitseniz hatırlarsınız ya, aynen öyle bir şey oluyordu bana da. Bu dizinin senaristi ya da yönetmeni benim tahmin ettiğim adam olmalıydı. Ama tam emin olamıyordum, derken dizide geçen bir kitap kafamdaki tüm soru işaretlerini siliverdi.>> Yazının devamı için: http://www.kulturmafyasi.com/2011/03/14/onur-unluye-dair/ (Kaynak: Kültür Mafyası)

MEHMET


İnsanların bir filmde aradıkları değişebilir. Bazıları hareket, bazıları mizah, bazıları aşk vs. isteyebilir. Öncelikle şunu söylemek gerekir. Büyük Sır da hareket yok. İlk yarım saat kendimle çok mücadele ettim desem yalan olmaz yani. Fakat sonradan filme hareket gelmese de, biraz enteresanlık ve gizem gelince filmin sonu geldi.

Büyük Sır gerçek bir olaydan esinlenilerek çekilmiş bir film.1930’ların Amerikası’nda Kahramanımız “Felix Bush Breazeale” yaklaşık 40 yıl ormanda yalnız yaşadıktan sonra kasabaya inerek kendi cenaze törenini ölmeden önce yapılmasını ister. Normalde kişi ölmeden cenaze töreni olmuyor galiba ama elindeki bir tomar parayı gören fırsatçı Quinn Cenaze Hizmetleri bu teklifi kabul eder. Fakat Mr. Bush’un amacı başkadır. (Gerçek “Uncle Bush” hikayesi için: http://www.clanbreazeale.com/UncleBush/BettyMagee.htm )

Görsellikten, aksiyondan yoksun olan filmi kurtarabilecek sadece senaryo. Fakat o da zayıf. İnsanı duygularla yola çıkmış biraz da gizem biraz da mizah katılan filmde – espriler gerçekten güzeldi – seyirci son ana kadar acaba ne olacak diye merak içinde kalmıyor ama film gizemini sürdürüyor. Fakat ben yine de şunu belirtmek isterim: film gizem hakkındaki beklentimi o kadar yükseltti ki gizemi öğrenince sanki beklentilerimi karşılamadı.( Fakat şunu da belirtmekte fayda görüyorum: Bush’un başından geçen olay ve filmdeki sırrımız Amerika’daki Hümanizm kavramına katkısı olmuş)

Film bana kalıplara takılmamamız konusunda bir uyarı yapmakta. İnsanların, beyinlerindeki “bu böyle olur, bunun için olur” ya da “bu böyle olmaz, bundan dolayı olmaz” algılarına her zaman kapılmaması gerektiği mesajı vermekte. Bir cenaze töreninin sadece ölüler için yapılması gerektiği “kuralını” hiçe sayıp sonucu, toplum için faydalı olan bir şeyin yapılabilmesi kuralların insanlar için olduğu ve insanların, “gerekirse” en değişmez denilen kuralların bile değiştirebileceği mesajını vermekte. (Aslında bu benim arzum da olabilir).

Toparlarsak, Her ne kadar filmden sıkılmasam da “bu film sinemada izlenmeyi haketmiyor” diyebileceğiniz bir dönem filmi Büyük Sır. Ortalama.

ENES


http://www.kulturmafyasi.com/

Mafya Sinema Yazıları:http://www.kulturmafyasi.com/category/sine-mafya/

Kültür Mafyası’nın 3. hediye kitap kampanyası başladı… 25 Mart’a kadar Kültür Mafyası’nda yayımlanan herhangi bir yazıya yorum bırakan 3 kişi, April Yayıncılık’tan “Cıva Sanrıları” isimli kitabı kazanacak.

Festival Hakkında: https://sinemakenti.wordpress.com/22-ankara-film-festivali-2011/


Program İçin:http://www.tr.emb-japan.go.jp/T_04/Cultural_Activities/2011_Activities/Film_Festival/Brosur.pdf


Bilgi İçin:http://www.izaf.org/


Etkinlikler Ücretsizdir.

Program: http://www.akbanksanat.com/web/501-9823-1-1/akbank_sanat/7__kisa_film_festivali/program/7_mart


If İstanbul çerçevesinde düzenlenen film festivali bu yıl bir ayağını da Ankara’da gerçekleştirdi. Her ne kadar İstanbul’daki kadar sinema salonunda yer bulmasa da Ankara’da gerçekleşmesi bir kapının açılması bakımından iyi oldu. CEPA AFM’de gösterilen filmlere ilgi fazlaydı.Bunu her ne kadar film fiyatlarının ucuzluğuna bağlayanlar olsa da, Ankara insanının festivallere olan ilgisine ve özellikle entellüktuel seviyesine bağlamaktayım ben.

Meteorolojinin aksine güzel bir Cumartesi günü biz de arkadaşlarla bir filme gidelim hem iş yoğunluğu dolayısı ile yorgun olan beyinlerimizi dinlendirelim hem de festivale destek verelim dedik. Son of Babylon filmine gittik.  Babliin oğlu ismi ile Türkçeye çevrilen film Berlin, Sundance Film Festivalleri gibi festivallerce ödüle layık görülen 2009 yılı yapımı Mohamed Al Daradji imzalı bir film. Filmde Arapça ve Kürtçe konuşuluyor.

Yolda bir ninenin namaz kılması ile başlayan film kürt olan bir çocuk(Ahmed) ve çocuğun babaannesinin oğlunu(ibrahim) – ve dolayısı ile çocuğun babasını – aramasını konu edinmiş. Bir mektup ile oğlunun Nasiriye hapishanesinde olduğunu öğrenen nine torununu da alarak Nasiriyeye gidişini ve sonrasını anlatıyor.

Irak’taki bazı gerçekleri de göstermeyi ihmal etmeyen film,  Irak’ın nasıl harap düştüğünü, oradaki insanların nasıl bir sefil hayata mahkum edildiğini çok iyi göstermiş. Yolculuk esnasında gösterilen mekanlar Irak’ın harap halini çok iyi şekilde dile getiriyor. Bunu yaparken  ABD ne övülüyor ne de yeriliyor. Fakat olaya tersten baktığımızda Saddam Hüseyin karşıtı bir propaganda yapıldığını söyleyebiliriz. Çocuğun tuvalete giderken “Saddamı çağırmaya gidiyorum” demesi bunu gösteriyor.Bunu El-Enfal Operasyonunda Kürtlere karşı yapılan katliamı anlatması ile de görebiliriz. Film ayrıca savaşın yapabileceği yıkımları anlamlı bir şekilde gösteriyor. Çocuktaki  dikkate değer değişim savaş konusunda bizlere çok iyi mesaj veriyor.

Filmde Babilin asma bahçelerine de bir gönderme yapılmış. Tarihi milatan onceye dayanan Babilin Asma bahçeleri 2003 Irak savaşında ABD’li komutan tarafından askeri üs yapılmış ve büyük tahribat görmüş.

Sinemada insanlara baktığımda gerçekten filme kitlendiklerini ve pür dikkat izlediklerini gördüm. Başta film yavaş gitse de aralara katılan zeka ürünü espriler ile izleyiciyi sonuna kadar canlı tutmayı başaran ve son yarım saatte kendisine bağlayarak vermek istediği mesajı duygusal bir şekilde veren bir film. Ortalamanın Üstü…

ENES



Ankara 3.Rofife Kısa Film Festivali’nde izleme fırsatını buldum filmi. Bir kısa filmin kadrosunun bu kadar zengin olması insanda merak uyandırıyor. “Anı Yaşamak” kısa filmi ekim ayında Antalya Altın Portakal Film Festivalin’de de gösterilmişti fakat gala filmlerinden fırsat bulup izleyememiştik. Film gerçek bir hayat hikayesinden esinlenmiş. Ümraniye T Tipi Cezaevinde yatan hükümlü Hakan Metin Mercan’ın yazıp yönettiği ve başrollerini Bennu Yıldırımlar, Şevket Çoruh, Ceren Soylu ve Ercan Bostancıoğlu’nun oynadığı ‘Anı Yaşamak’ filmine 11.Uluslararası İzmir Kısa Film Festivali’nden Jüri Özel Ödülü verildi. Filmin galası ilginçtir, yönetmeni dışarıya çıkamadığı için cezaevinde yapılmıştır

Film, içerideyken oğluna Almanya’da olduğunu söyleyerek onun üzülmesini istemeyen babanın(Şevket Çoruh) acıklı hikayesinden bahsediyor. Yakın zamanda dedesini de kaybeden çocuk ölüm kavramına kendince anlamlar yüklemeye çalışıyor. Dedesi cennete, babası da Almanya’ya gitdiyse demek ki babası da bir yere giderek ölmüştür. Annesine bunu sorar: Babam da dedem gibi öldü mü… Annesi, kocasından artık bu yalandan vazgeçmesini yoksa çocuğun ölüm kavramını bir türlü anlayamadığı için psikolojik bunalım yaşayacağını söyler.

Baba da hapisteyken zamanın daha sonrası “an”ın kıymetini anlamaya başlar. Geleceği oluşturan küçük parçalardır ”an”lar. Geçmiş artık yoktur ve geleceği yaşamak “an”dan başlar. Kısacası her “an”ın kıymetini anlar. Çünkü içerdeyken insan her şeye sevinebiliyor. İçerdeki bir arkadaşının 6 ay ömrü kaldığını ve erken tahliye olacağını öğrendiğinde, yakınlarının yanında öleceği için sevinmesi onun aklını başına getirir. İçerde zaman farklı işler. Her “an”ı iliklerine kadar yaşarsın.

MEHMET


Bir SİYAD Ödül Törenini de geride bıraktık. Bırakmasak da olurdu hani.Baştan sona sinirle izlediğim tören tam anlamıyla fiyaskoydu.Organizasyon sıfır.Zaten salon da boştu..Galiba sadece içinden ödül alabileceğini geçirenler ve yakınları gelmişti törene.(Ama duyduğumuza göre ahirinde verilen parti daha kalabalıkmış.Millet akıllı arkadaş.Zaten Reha Erdem’den bize ödül kalmayacak, biz de eğlenmemize bakalım demişlerdir.)Öyle dağınık oturuyordu ki seyirciler onları izlemekten gözüm yoruldu.Birisi de kalkıp arkadaşlar biraz ön taraflarda toplanalım da birlik olsun,salon dolu gözüksün demedi? (Antalya Film Festivali’nin kapanış töreni de böyleydi. Her ne kadar salon dolu olsa da organizasyon çok kötüydü.)

Ödüller dağıtılmaya başlandı. Ödülü verecek kişi  ne yapacağını bilmiyor, sunucu arkadan fısıldıyor ekrandakileri okusana diye. Ödül sahibini buluyor kendisi salon da yok..Amcasının torunu geliyor ödülü almaya..Arkadaş madem gelmeyeceğini biliyosun ya da böyle bir olasılık var önceden kulağına çıtlatıver. Her neyse, sonra birisi ödül takdim etmek için çıkıyor, iki dakika sonra kendisi ödül almaya geliyor. Madem ödül alacak bu adam(Settar Tanrıöğen) bırakın da bir önceki ödülü başka bir sanatçı takdim etsin.(Memlekette sanatçı mı kalmadı da…Kalmadıysa blog sahibi bir insan olarak geleyim ben vereyim..)

Millet zaten dalga geçmeye başlamış törenle ilgili.İsmini değiştirmişler mesela.”Reha Erdem Ödülleri”. Reha Erdem’i severim, filmleri çok başarılı..Buradan aldığı ödülleri bence hiç önemsememeli…Onun gözü ayıda veya palmiyede olmalı…Ben kendisinin buralardan ödül alıncaya kadar bu tür SİYAD ödülleriyle sevinmemesini isterim.(SİYAD ödüllerini nerde muhafaza ediyor merak ediyorum.) Herhalde töreni yayınlayan Türkmax kanalı bir daha böyle hataya düşmez.Seyirciye de ayıp.Koskoca ödül sahipleri, sinemasever salonda izlememişken TV başında biz niye izleyelim. Gerçekten ama gerçekten izlemekle kaybettiğim zamanıma üzüldüm.Onun yerine Reha Erdem’in izlemediğim bir filmini izlerdim.

Sayın SİYAD yetkilileri ve çok değerli Atilla abim(Atilla Dorsay’ı kastediyorum…Kendisiyle Antalya’da fotoğraf çektirmişliğim de vardır hani) bu törene biraz daha izlenebilirlik katılmalı.Şimdi hatırladım..Gecede çalan bir grup vardı.İstanbul Arabesk Project gibi bir adı var.Gerçekten çok kötüydüler..Grup iyi olabilir ama cover ettikleri parçaları dinleyemedim ve kanal değiştirdim..Önce bir filmde Metin Akpınar ve İbrahim Tatlıses’in söylediği parçayı dinledik ardından da aynı parçayı grubumuz söyledi…Allah aşkına bir karşılaştırın kim daha güzel söyledi…Ama hakkını yememek gerek…Programın başındaki müzik harikaydı.

Kısacası bunları yazmasaydım çatlayacaktım.Radikal’den Kemal Yılmaz’ın yazısını da okuyunca ben de yazayım artık dedim.SİYAD, konusunda tekeli elinde bulunduruyor.Bunu sinemaseverlerin faydasına kullanmalı ve kullanırken de izleyiciye değer vermeli.Kendisine yakışır bir tören düzenlemeli.Bunlar alay etmek için yazmıyorum, gerçekten bu törenin daha karakterli olmasını canı gönülden istediğim için yazıyorum.Kimse alınmasın.

MEHMET

 


Bilgi İçin:http://www.dagfilmfest.org/