Mesajlar Etiketlendi ‘Martin Scorsese’


Öncelikle bir filmi oluşturan tüm öğelerin mükemmel uyumunun simgesi olarak gösterilebilecek film; ele aldığı dönemini hem zahiri yönüyle hem de ruhsal yönleri ile kusursuz işler. Oyuncularından yönetmenine, müziğinden görüntülerine, detayda boğulmayan ama onu da ihmal etmeyen senaryosundan kurgusuna kadar tüm bileşenleri ile zirvede olan film; bu öğelerden birinin aksaması ile kesinlikle bu bütüncül havayı yakalayamaz ve bu başarıyı da elde edemezdi. Zaten bu ekip birçok filmde beraber çalışarak başarıdan başarıya koşmuşlardır.

Taxi Driver; sinema tarihinin en iyi açılış sahnelerinden birine (belki de en iyisine) sahiptir. Filmin açılış jeneriği adeta filmin bir sinopsisi hüviyetindedir. Zira film kaotik (dehşetengiz) bir müzik eşliğinde, duman ve alevvari görüntülerle başlar. Duman bulutu; içerisinden bir Taxi’nin geçmesi ile dağılır. Bu filmin ilerleyen safhalarında çokça zikredilen ‘Yağmur’ imgesinin Travis kullanımındaki Taxi’ye işaret olduğunun apaçık bir göstergesidir. Aynı zamanda; hiç kuşkusuz jenerikte geçen isimlerin kırmızı aleve benzer bir fontta olması bilinçli bir seçimdir. Müziğin değişip romantik bir havaya bürünmesi Travis’in yüzünü gördüğümüz sahneye denk gelir ve romantik bir karakterle karşı karşı olduğumuzu bize belirtir. Travisin dehşete kapılmış bakışlarını ve bu bakışlarla kirin-pasın, ahlaksızlığın şehrini izleriz. İzlediğimiz şehir manzarası müziğin yine değişmesine denk düşer ve pek bulanıktır. Bulanık olması ise hem şehirdeki tefessüh etmişliğe hem de Travis’in pekte sağlıklı olmayan bakış açısına delalettir. Ve bu şehirde insanlar alevler içinde yanmakta; fakat bunun farkına varamamaktadırlar. Açılışta Scorsese bunu da enfes bir şekilde görselleştirir.

Travis’in iş başvurusu bizim onu tanımamıza yardımcı olur. Aslında kendisinin de ne denli sağlıksız olduğunu görürüz.

-Şoförlüğü neden istiyorsun? / -Geceleri uyuyamıyorum. /- Bunun için porno filmler var./- Biliyorum denedim. /             – …..  / -Sicilin nasıl? /- Temiz, ahlakım gibi tertemiz!

Travis’in günlüğü; Scorsese’nin, çoğu filminde kullandığı ve sinemada zirveye taşıdığı ‘anlatıcı’yı rolünü üstlenir. Bu vasıta ile hem filmin işleyişi kusursuzlaşır, hem de -daha da önemlisi- Travis’i en mahrem yönü ile tanırız: hayata bakışı, hadiseleri değerlendirişi, ne ve nasıl olmak istemesi gibi. Anlatımda yer yer öyle bir dinginlik hâkimdir ki; Scorsese ‘kötü’yü tasvir ettiği sahneleri pat diye kesmez ve adeta izleyicinin gözüne sokar. Ve bundan ötürü izleyici -Scorsese’nin istediği gibi- taraf tutmak gerektiğinde hemen Travis’in yanında yer alır.

Travis aslında tüm nefret ettiği insanlarla aynı batakta, o bataklığın birçok aşağılık ‘meta’sını kullanan biridir. Travis bir anti-kahraman olmadığı gibi kahramanda değildir. O arada kalmış, huzursuz ve tatminsiz  ‘aykırı’ bir tiptir. O’nu diğerlerinden ayıran şey çürümenin farkında olması ve meşru ya da değil bu pisliği temizleme gayretidir. Kendini bir çeşit ‘vazifeli’ olarak görür: Scorsese bu durumu; bir bardak su içerisinde eriyen, eridikçe tüm suyu değiştiren, harekete geçiren bir ilaç ile simgeler.

Travis bir ilişki yaşar. Betsy’nin cazibesi, onun bu rezil toplumda kirlenmemesi (‘bu pisliğin ortasında bir melek gibi görünüyordu’), Travis’in ise sıradan, düz biri olmamasıdır(daha önce senin gibi biriyle tanışmamıştım). Betsy’nin ‘düz’ insanlardan hoşlanmadığını; beraber çalıştıkları ve onu seven adama karşı davranışlarından (3 parmakla kibrit yaktırmak istemesi gibi) anlarız. Fakat bu ilişki Travis’in hastalıklı ruh yapısından ötürü daha ilk randevuda biter.

Kaderin cilvesi; arabasına binen Başkan adayı Palantine’e duyduğu huzursuzluğu anlatır ve başa gelecek kişinin bu pisliği bir an önce temizlemesi gerektiğinden bahseder. Yine Palantine Travis’inde izlediği bir televizyon programında ‘halk yönetmeye başlıyor, tabanda kıpırdanma hissediyorum’ der. Bu sözler karşısında Travis kendini görür, sorumluluk hisseder.

Derken Iris’i görür ve ondan etkilenir. Daha çok küçüktür ve pisliğe en derin noktasında batmıştır. Eline geçen bir fırsatı da kaçırdıktan sonra, onu kurtarmak için kendini daha da sorumlu hisseder ve operasyonuna buradan başlar.

Filmin siyahî (zenci)lere bakışı müthiş derecede olumsuz ve bir o kadar da keskindir. Diğer şoförler ile konuşurken iyi giyimli zencilere nefret edercesine bakışı, bir yerde hırsızın yine zenci oluşu, arabası ile ilerlerken zenciler tarafında taşlanması vs. hiçbir yerde zencilerle alakalı ‘iyi’ye rastlanmaz. Anlaşılacağı üzere bu; filmin bir eksiği değil, o zamanki Amerikan toplumunda zencilere bakışın temsilidir. 

Taxi Driver sözünü budaktan esirgemeyen ve sürekli gerilimi tırmanan bir filmdir. Olaylar peşi-sıra, hiç zaman fevt etmeden gerçekleşir. Akla kazınan birçok sahneye sahip olan filmde adeta boş tek kare dahi yoktur. Yan öykücükler öyle ayarlanmıştır ki; izleyiciyi finale hazırlar ve filmin genel ilerleyişine iğreti de durmaz. Film genelde ‘neden’lerden çok ‘sonuç’lara yönelir. Ahlaksızlığın, adaletsizliğin sonuçları gibi.

Filmin finali genelde anlaşılamamaya kurban gitmiştir. Travis’in ölmemesi, halk kahramanı haline gelmesi gibi sonuçlar, izleyiciye gerçekleşmesi pek mümkün olmayan şeylerin mümkün kılınarak tozpembe bir tablonun sunulması şeklinde algılanmıştır. Aksine Scorsese filme bu sonu vererek; asıl toplum taşlamasını yapar. Yani genel ahlak değerleri öylesine yıpratılmış ve toplumun basireti öylesine kapanmıştır ki; toplum Travis gibi birini halk kahraman olarak addedecek derecede muhakeme kabiliyetinden yoksundur.

Birçok filminde olduğu gibi bu filmde de kendini kamera karşısında (iki yerde) izleyiciye gösteren Scorsese; sinemada, senaryosunun bu derecede görselleştirildiği az sayıda yapıttan birinin altına imzasını atıyor.  

Hüseyin

Reklamlar