Mesajlar Etiketlendi ‘Little Miss Sunshine’


-Çocukken pazar günleri, mahallenin genel aktivitesine uygun olarak, Pendikspor’un maçlarına giderdim. Bazı takımlarla oynanan maçlar çok olaylı geçerdi. Bu yüzden misafir takım taraftarı 15 dakika önce stattan çıkarılırdı. Bu gibi durumlarda biz de boş durmaz, “Kapılar açılsın, çatışmalar başlasın!!” diye tempo tutardık.-
O zamanki naif çığlığım ile aylardır dillendirdiğim sonbahar; sonunda geldi ve festivaller yavaş yavaş kapılarını açtılar. Biz İstanbul izleyicileri de Filmekimi sayesinde bunun tadını çıkarabiliyoruz. Fakat bu sene daha bir keyifliyim, çünkü bizden sonra Filmekimi beş şehir daha dolaşacak ve Türkiye genelini de bu zevkten mahrum bırakmayacak. Filmekimi’nin yeri zaten her zaman için ayrıdır. Bir jürisi yoktur, kazananı, yarışanı yoktur. Sadece seçilenleri ve başarılı filmleri vardır. İzleyici de bunların arasından filmleri kapışır. Konu buraya gelmişken, lale kartı sahibi Özlem’e teşekkür ediyorum. Sayesinde biz de kıyı kenardan filme bilet bulmayı başarabildik. Ayrıca lale kartı diye bir sistem çıkartan zihniyeti de kınıyorum, boğazlama isteği içerisinde yanıp tutuşuyorum. Festival gibi komün bir olguyu, liberalizmin zirvesine taşıdıkları için. Hadi lale karta para verdik diye bizi ayrıdın, diğerlerinden üstün kıldın da; bu kartlar da kendi içinde ayırımlara sahip. Yok sarı lalelere bi gün kala bilet alımı açılıyo, siyah lalelere 3 gün kala. 5bin liralık kart aldıysan kralsın, 5yüz liralık kart aldıysan, diğer sefillerden bir boy üstünsün. Tebrikler!!!
Neyse Özlem’in sarı lalesi sayesinde, bilet satışının başlamasından bi gün önce bilet almayı başardık ama bizden önce bilet alan daha büyük laleliler sayesinde Mehmet’in tavsiye ettiği filmlere bilet bulamadık çok şükür. Kendi adıma çok dert etmedim açıkçacı. Sonuçta programdaki bütün filmlere ayrım yapmadan gitmek istiyordum ve gidebileceğim 2-3 günümü herhangi biri ile doldurabilirdim. Üstüne üstlük bilet bulduğumuz filmler Sundance ödüllüleri olunca keyfim daha da yerine geldi.
Biraz da Sundance’den bahsedecek olursak, bu festival oldukça genç. Benim de tanışmam, 2006 yapımı “Little Miss Sunshine” ile oldu. Amerikan sinemasına göre çok düşük bütçeler ile, çoğu zaman ikinci el kameralar kullanılarak çekilen, oyunculuk odaklı minimalist filmler; anlattıkları küçük ve sıcak öyküleri ile her seferinde sinemadan gülümseyen bir yüz ile çıkmamı sağladılar. O yüzden afişinde Sundance işareti gördüğüm her filme karşı bir kulak kabartma ve beklenti artışı halim var.
Bu kadar yazı yazdık, biraz da filmimizi özetleyelim. Klasik bir Sunance filmi ile karşı karşıyayız. Fakat ilerledikçe biraz daha farklı olduğunu görüyoruz. Öncelikle bir ailemiz var. Anne, baba, iki erkek kardeş ve bir üvey ablaları ile mutlu, mutsuz, sorunlu bir Amerikan ailesi. Fakat bu aile ile tam tanışamıyoruz, çünkü günlük sorunlarının yanında, üvey ablanın öz kardeşi evleniyor. Ve aile olarak orda bulunmak zorundalar!! Burada işe öz baba, yaşlı büyükbaba ve anne, teyzeler, enişteler, kuzenler, vb. giriyor. Benzer bir çekirdek aile yapısına sahip olduğum için sorunları algılamam ve hikayenin içine girmem hiç uzun sürmedi. Fakat burada film; karakterleri uzun uzun tanıdığımız, herbirine ayrı ayrı yoğunlaştığımız klasik Amerikan bağımzıslarından sıyrılıyor. Bu kadar çok karakteri aynı yöntemle aktarmak zaten 12 saatlik bir film gerektirir. Filmin kalabalık hali iyi mi kötü mü bilemedim. Fakat, büyük aile ile tanıştığımız ilk andan beri bildiğimiz sonuna doğru oldukça dinamik bir gidişi var filmin. Sonuçta üç tane kaybetmiş kardeşin, karşılarında “300 Spartalı” filminden fırlamış kadar mükkemmel bir üvey kardeş olması fikri oldukça cezbedici.
Oyunculuklar da bu kalabalıkta boğulur diye düşünürken, çok öne çıkan ve başarılı karakterler ile film kendini kurtarıyor. Öncelikle hemen hepsi, daha önce benzer filmlerden veya yan rollarden tanıdığımız oyuncular, başarılı. Özellikle ailenin uyuşturucu bağımlısı büyük oğlu rolünde Ezra Miller çok başarılıydı. Donuk, umursamaz, çocuk tavrı film genelinde oldukça başarılı aktarımı ile tam puanı sonuna kadar hak etti. Bunun yanında annemiz Ellen Barkin ve intihara meyilli üvey ablamız Kate Bosworth de oldukça iyiydiler. Fakat filmdeki adı ile Elliot her sahnede hepsinden rol çalıyordu. Filmin sonunda güneşle parlayan yüzü bile ablasını gölgede bırakıyordu. Oyunculuk demişken, oynadığı her filmden nefret etmemi sağlayan, berbat kişilik Demi Moore, iyi/kötü kalpli mükemmel üvey anne rolünde; sadece bu filmi ile bile beni, “Ya bu kadın hakkında yanılış düşünmüşüm, eline fırsat geçince ne de güzel döktürüyormuş.” düşüncelerinin almasını sağlıyorsa eğer, en az  Elliot kadar tam puanı haketmiş demektir. Pişmanlığım ne zaman geçer bilemiyorum ama dönüp “Charlie’s Angels” veya “Streaptease” filmlerini bir daha seyredeyim bari. Bu kadar oyuncu kadrosunu başarı ile bir araya getiren ve yöneten Sam Levinson da bir alkışı hakediyor. Daha başarılı bi ürün de çıkarmış bu fikirden ama bu da oldukça tatmin edici.
Sonuç olarak, filmekimini diğer şehirlerde takip edecekler için güzel bir seyirlik. Denk gelirlerse seyretsinler. Fakat vizyona girme şansı çok olmadığını düşünüyorum ve dvd sini edinip yağmurlu bir pazar günü evde seyredilecek naif filmlerin arasına koymanızda fayda var. İyi seyirler.
7/10
CİLASUN