Fransız animasyon filmleri için herhangi bir özel ad kullanıyorlar mı bilmiyorum. Ama şöyle diyebiliriz: Amerikan sinemasının sıradan animasyonları, Japon sinemasının Miyazakisi ve Mangası varsa, Fransa’nın da Sylvain Chomet’i ve onun sineması var. Bu filmlerdeki estetik anlayışı, çizgiler, mizah, drama aynen coğrafyalar, kültürel kodlar, karakterler kısacası tüm “insan” ögesi ve o insanın tüm varlığı algılayışı kadar farklı yahut benzer.

Avrupa sineması ne kadar da kan kaybına uğrasa da, ahlaksızlığına, iğdiş edilmiş samimiyetine, kaybolmuş insaniyetine (Hümanizma değil, dikkatinizi çekerim) rağmen az sayıda olsa bile çok iyi eserler ortaya koymaya devam ediyor. Ama bu iyi eserlerde de çok sayıda kültürel kodlardan kaynaklanan rahatsız edicilikleri de barındırıyor. Misal, I’ve Loved You So Much, Tous les matins de monde.

Illusionist‘e gelirsek, artık 1959 da zamanına göre eskimiş (!) bir illüzyonist ile, küçük bir kız arasındaki hüzünlü hikayeyi, insani değerlere atıflarda bulunarak anlatıyor. Tabi bu değerler bizler için hayata hayat katan, vazife addettiğimiz, lüks saymadığımız, geçerlilikteki değerler. Değerler ki bizim hakikatine erdiğimiz, fıtratımızı sergilediğimiz, sadece bir beşer değil insan-ı kamil olarak taşımıza toprağımıza, ekmeğimize suyumuza, sanat sanat, desen desen işlediğimiz değerler. Biz kışları “aç kalan kurtları doyurma vakıf”ları kururken, her mimarimizde kuşlar için sığınaklar planlarken, (ve bunları “belirli ölçüde” acımasızca yitirsek dahi) birbirinin kanını içen Avrupa, şimdi, kaybettiğimiz değer diye, hayattan umudu kalmamış yaşlı bir adamın parasını, pulunu, sevgisini, her şeyini kimsesiz bir kıza feda edişini anlatıyor. Sahip olduklarını siz düşünün arık. Yine de bu sayılanları da azımsadığım zannedilmesin.

İşte tam da burada koca bir parantez açmamız gerekiyor. Bu çıkmazda gerçekten çok iyi yaptıkları bir şey var, düşünüyorlar, üretiyorlar, kolaya kaçmayıp izleyiciye güveniyorlar, vereceklerini seyirciyi aptal yerine koymadan, onların idraklerine güvenerek ve havale ederek yapıyorlar. Seyirciye sinemaya katkıda bulunma, sinemayı anlama imkanı tanıyorlar. Yerine göre noktayı, virgülü seyircinin koymasına imkan tanıyorlar. Söze gerek yok, hata bazen sese gerek yok, bunu sinemada nasıl yapılabileceğini, düşünüyorlar, yeni anlatım biçimleri üretiyorlar, filmi film yapan argümanları geliştirip, müthiş bir atmosfer ve ahenk oluşturuyorlar. Eseri izledikten sonra, işte bu sinema diyebiliyorsunuz. Ben bu hisse sanırım tek bir Türk filminde rastladım : BAL. ( Seyredemediklerim, yahut burada hatırlayamadıklarım mahfuz)

İllüzyonist’te herhangi bir diyalog yok, yönetmen, tüm bunlara ihtiyaç duymuyor, adeta tüm olayları görsel bir çığlığa çevirip, kalbimize, hissiyatımıza seslenebiliyor. Ve bunu gerçek bir takdir hissi ile karşılamak gerektiğine inanıyorum.

HÜSEYİN (http://journalofstalker.blogspot.com/)

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s